Sustum !!!

Nisan 25, 2009 by candandostluk

n1224296547_2340816_414

Sustum!
Ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
kendimle konuşuyorum şimdi yalnız…
yalnız yüreğimle dokunuyorum sesime
kimse duymuyor…

sustum
sustu dudağımdaki şarkı, gözlerimdeki şiir
yaraları yalayan rüzgar
sokaklarında kahrolduğum şehir
gözlerim konuşuyor yalnız!

sustum!
bin ah sürüp dudaklarıma
ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
sustu benimle deniz,
sustu deli dalgalar, sustu martılar…
umutlarımı sarıp rüzgarlara
uzaklara savuruyorum her gece
yıldız yapıp serpiyorum gökyüzüne
kimse görmüyor…

saçı ağarmış hayaller
nemli kirpiklerle
bulutlandığında gözlerim
gökte şimşek olup çakıyorum
kimse görmüyor…

Sustum!
tuz basıp yaralarıma!
sustum
içinde volkanlar taşıyan bir derviş gibi
yaslanıp yalnızlığın duvarına
gül döküp kalabalıklara
kimsesiz geziyorum gönül ülkemi her gece
kimse bilmiyor…

sustum!
tam sevdiğimi haykıracaktım ki, sustum
sustu benimle gök, sustu dağ, sustu toprak
acılar konuşuyor şimdi yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor
tutup öldürüyorum içimdeki sevdaları bir bir
atıyorum uçurumlardan
kimse görmüyor

sustum!
saçlarını kokluyorum rüzgarların
dudaklarından öpüyorum hayatı
içimde incecik bir sevgi ürperiyor
sarı hüzünler dökülüyor gönül bahçeme
gelmiyor beklediğim bahar
yaralar merhem tutmuyor
gözyaşı olup dökülüyorum kaldırımlara
mendil silmiyor
yağmur dinmiyor
sevdiğim bilmiyor

sustum
tam acılarımı haykıracaktım ki, sustum
sustu benimle sarı sabır, sustu hasret, sustu zaman
sustum
yalnız gözlerimle dokunuyorum hayata
kimse duymuyor

sustum!
İçimdeki dalgalar kabardıkça volkanlar gibi
sustum
sustu dudaklarım, sustu gözyaşlarım
sustu gözlerimdeki şiir
gönlümdeki nehir
bulutlar haykırdı isyanımı
şimşekler haykırdı
sadece ben duydum
sadece ben

ey beşiğini sallayıp boğduğum hayat
ey kucağımda büyütüp öldürdüğüm sevgi
yaralar merhem tutmuyor
geceler avutmuyor
ben sustum
acılarım konuşuyor yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor

ben sustum!
susmuyor yüreğimi kavuran kasırga
pencereme vuran yağmur damlaları
susmuyor her gece dışarda inleyen rüzgar
bahar gelmiyor
kuşlar sevinmiyor
yıldızlar küs
ay üzgün
güneş doğmuyor
acılar dinmiyor
içimde binlerce şiir kanıyor her gece
kimse bilmiyor

sustum!
sustu benimle sarı sabır, sustu hasret,
sustu hayat, sustu zaman
acılar konuşuyor yalnız
acılarım konuşuyor
kimse duymuyor…
duymuyor…
duymu…
duy…

Nuri CAN

güzellikler…

Nisan 16, 2009 by candandostluk

merhaba
geçen yıl okulumuzn gelişimi ve tadilatı için açmış olduğumuz kampanya ve milli eğiitm müdürlüğüün katkıları  öğretmen arakdaşlarımızn çabası ile okulumuz yeni çehre yeni soluk almış öğrencilerimize “güzel günler göreceğimizi” bir kez daha innadırabildik.
sizlere “sizin” katkılarınızla oluşmuş  okulumuzun yeni fiziki yapısını fotoğraflarını yolluyorum.
bu çalışmlar  sizin ve sizin dostlarmız ve öğretmenlerimiz ile ilçe milli eğitim müdürlüğümüzün eseri
 
okulumuza ve eğitime yapmış olduğunuz katkı ve destekelrden ötürü öğrencileirm adına teşekkür edrim.
 
iyi günler iyi çalışmalar

Mehmet YALÇIN

http://guzelli.meb.k12.tr/

güzelli köyü ilköğretim okulu
güroymak bitlis

05057470688

” Bir Köy Okulu Yardımınızı Bekliyor!‏

Nisan 8, 2009 by candandostluk

Odaönü Çallıoğlu İlköğretim Okulu yardımlarınızı bekliyor.

MERHABA;

Çocuklar geleceğimiz, Onlar için tüm çabamız, Hele bir de garibansa, Çocuklarımıza yardım etmeliyiz. Bu duyuruyuköy okulumuz için 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda çekiliş yaparak öğrencilerimizi sevindirmek ve okulumuza katkı sağlamak amacıyla hiçbir menfaat beklemeksizin yapıyoruz. “Bizim de küçük bir katkımız olsun.” derseniz onların sevincine ortak olursunuz.

Yardımlaşma duygumuzun var olduğunu bilerek, şimdiden teşekkür ediyoruz.

OSMAN DERE

OKUL AİLE BİRLİĞİ BAŞKANI

TEL:0537 477 91 10

ADRES: ODAÖNÜ ÇALLIOĞLU İ.Ö.O. MANAVGAT/ANTALYA

Okul Telefonu:0(242) 751 53 56

Bugün muzipliğim üstünde,

Nisan 7, 2009 by candandostluk

 

manzara131

 

Bugün muzipliğim üstünde,

Aşkdan bahsedenler güldürdü

Kimi bavulunu toplamış,kimi üzgün

Hayat sadece aşk demek değil ki…

 

Sevdim denilince saygı duymak gerek..

Sevgi emek ,fedakarlık demek..

Aşktan üstünlüğü tartışılmaz..

Aşk bir mevsimse, sevgi  bir ömürdür..

 

Herkes aşık, ölüyor aşkından J

Yere göge sığamıyor aşığım diye

Güldürmeyin yine beni

Bugün muzipliğim üstünde..

İzmir

Nisan 1, 2009 by candandostluk

dscf91191

Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben.

Simite gevrek deriz biz…

Çekirdeğe çiğdem.

Kordon elektrik aleti değildir.

Kumru da kuş değildir bizim için…

Yengen’i yeriz.

Sen sigorta dersin…

Biz asfalya deriz.

Uzatmayız…

Gidiyom geliyom deriz.

Domates dediğin, domat işte.

Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan
gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta
60′ar 80′er midye yeriz, istifno severiz, cibez’e bayılırız; gece 3-4
gibi boyoz’a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur
bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır…

  • Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da

tavlayamazsın ha… Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının
erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı
vardı lisede… Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense,
İzmirli kadınlar alır kupayı… Erkekleriyle kahveye giderler çünkü…
Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler… Askılı giyerler,
şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan
yersin… Gönül Yazar’ız, Sezen Aksu’yuz; bir gül takıp da saçlarına,
çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina’yız… Sensin
Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.

  • Erkeklerimiz de fena değildir hani… Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık,

Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana… Ertuğrul
Özkök’ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış… Ayıptır
söylemesi, Mahsun Kırmızıgül’le Alişan’ı ayırt edemeyiz biz.

  • Gülümseriz.
  • Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri… 78 çeşit

köftemiz olduğu için, McDonald’s’ın bunalıma girdiği tek şehirdir…
Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek,
zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz… Sana ne birader,
keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık;
Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili,
Foça, çipurayız… Pak Bahadur’u özleriz… Durup dururken faytona
bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız… Hava güzel,
daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh
tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir’de.

  • Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi’ne bakanı

bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz,
birbirine sorar saati! Rahatızdır… Çocukları Kemeraltı’da
kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir,
çıkışta Kemeraltı Karakolu’ndan alırız… Ağlayıp zırlamak bi yana,
çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi
mi… Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22
Ağustos saat 20′de tiyatro başlıyor… 20.30′da geliriz… Sanatçılar
da İzmirliyse, tiyatro zaten 21′de filan başlar… Uçak 6 saat rötar
yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir
bu… Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider.
Pratiktir… 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202′dir. Tek tek isim
vermeye üşeniriz.

  • 35′imiz var.

35 buçuğumuz da var.

34 plaka gördük mü, kapışırız… Arkadan sirenleriyle isterse
Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına
yol vermeyiz.

  • Özetle, arızayız!
  • Erkek çocuklarına en çok “Efe” adı konulan şehirdir orası… Zeybek

duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada,
Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize…
Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız… Sokak sokak, bulvar bulvar,
Milli Mücadele Müzesi’dir… İstanbul’daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi
falan yoktur orada… Ankara’daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin
Caddesi de bulamazsın pek… Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı’nı teklif
etmez hiç kimse.

  • Bakın, Tayyip Erdoğan dedim, aklıma geldi…  İzmir’de miting

yapacakmış Başbakan.

  • Kendisine ev sahibi olarak, Ayla Dikmen’in Kordon’da üstü açık

otomobille gezerken söylediği ve Türkiye’nin anca yıllar sonra
keşfettiği parçasını armağan ediyorum: “Ben söylerken gülmedin mi?
Falımızda ayrılık var demedim mi? Anlamazdın, anlamazdın…”

 

 

Netten alıntıdır.

Eski Bir İTLAFçının Pişmanlık Dolu İtirafları

Nisan 1, 2009 by candandostluk

(Yüreği dayanamayacaklar okumasın lutf.)

Sokak hayvanlari itlaf ekibi’ sefi belediye emeklisi, yeni hayvansever.

yazdigi yazıyı aynen aktariyoruz ,

adim yaşar berberoğlu
eski bir sabikali
eski bir katil
eski bir katliam saniğiyim…
(gerçek bir hayvanseverseniz aşağidaki yaziyi sonuna kadar okuyacak zamani kendinize mutlaka ayirmalisiniz)
bir hafta kadar önce sizlere imdaaaat; diyerek gönderdiğim mesajda:
………emekli bir memurum.. zeynepkamilde iki köpeğimi üsküdar belediyesi zehirlemek istiyor… bana yardım edin lütfen. onların öldürüleceklerini bilmenin çaresizliği içinde yüz kiloluk cüssemle sadece ağlayabiliyorum……….; diye yazmıştım..
bir çok insan, özellikle mimar meral olcay hanım ve sokaktaki melekler ilgilendi. sağ olsunlar..
oysa…
oysa ben de eski bir üsküdar belediyesi çalışanı ve üsküdar belediyesinin maaşlı katiliydim.
aşağıda yazacaklarım noktasına kadar gerçek olup asla bir kurgu ve hayal ürünü değildir.
ister kızın
ister küfredin
ister gülün, gerçek bu…
ibret olsun diye yazdığım geçmişimi okursanız acımasız bir katliam sanığının acınacak öyküsünü öğrenmiş olacaksınız.

yıl 1983
20 li yaşlardaydım.
üsküdar belediyesi ümraniye şubesinde zabıta memuruydum.
yaka numaram 6641

sicil numaram 28700
aynı zamanda istanbul üniversitesinde okuyordum.
bir gün zabıta amirliğine bir şikayet telefonu geldi.
adamın biri bahçesine bağladığı köpeğinin gözlerinden kuduz diye şüphelenmiş.
amir sen karadenizlisin tabancayla o işi üzerine al; dedi
gururum okşandı.
tamam; dedim,
arabaya atlayıp zanlının! adresine gittik.
7.65 çapında bir tabanca verdiler elime
hadi; dediler..
köpeğe yaklaştığımda önce elimdekini yiyecek bir şey sanıp kuyruğunu sallamaya başladı.
iyice yanaşıp alnına nişan aldım.
son birkaç saniyede onu öldüreceğimi anlamış gibi canhıraş ipini çekmeye çalıştı.
tetiği düşürdüm.
alnının tam ortasında bir beyazlık gördüm sanki, ardından kan fışkırdı.
hayvan geriye doğru bir takla attı.
sürünerek zincirinden kurtulmaya, benden kaçmaya çalışıyordu..
bir daha sıktım.
boynu düştü..
beni tebrik ettiler.

belediyenin temizlik işlerine bağlı iki kişilik köpek itlaf ekibi vardı.
bu kişiler köpek zehirlemeye çıktıkları zaman vatandaşın tepkisini
çektiklerinden beni onların başına hem koruma hem de amir olarak vermişlerdi.
silahla yaptığım şov amirimin beni ödüllendirmesine yetmişti.
sabahleyin belediyenin altındaki kasaptan 3-4 kilo kıyma alır içine zehri iyice karıştırır ve infaza çıkardık.
aslında duygusal bir insandım.
hatırı sayılır dergi ve gazetede yayınlanmış onlarca şiirim vardı.
dalida, rodrigo; beethoven bile dinlerdim.
işin garibi yakında psikoloji öğretmeni olacaktım.
ama bunlar hayvan katliamı yapmamı engellemiyordu.
öldürdüklerimiz ne de olsa köpekti..
bir köpek için üzülmenin mantığı olabilir miydi..
o zamanlar ümraniye köpek cenneti gibiydi.
her tarafta koloniler halinde köpekler mevcuttu.
genellikle şehrin dışındaki gecekondu mahallelerinde öldürmeye giderdik.
oradaki köpekler kuru ekmeğe hasretti.
bizim kıymanın kokusunu metrelerce uzaktan alır etrafımızda pervane olurlardı.
heyecanla kuyruk sallar “ne olur bize bir tutam verin” diye adeta yalvarırlardı.
kıymayı attığımızda bu karşılıksız iyiliğimizin mantığını çözemeden, minnet dolu şaşkın bakışlarla onu havada kaparlardı.
damaklarına bulaşan et kokusunun mutluluğuyla kuyruklarını sallar, bize teşekkür etmek için üzerimize sürtünürlerdi..
sonra..
sonra titremeye başlarlardı.
ardından nefes almaları zorlaşırdı.
boğulur gibi hırıltılar çıkararak nefes almaya çalışırlardı..
ağızlarından burunlarından köpükler çıkmaya başlardı.
bazen kan kusarlardı..
soluk borularını, midelerini parçalardı zehir..
bunlar olurken genellikle gözlerimize bakmaya çalışırlardı
bana bir şey mi yaptın..;
beni kurtarabilir misin; der gibi bakarlardı.
lütfen bana yaradım et;
beni neden kandırdın;
bana bunu neden yaptın; der gibi bakarlardı
en çokta çırpınırlardı ölürken.
vücutlarının bir kısmı felç olur
bir kısmı kasılır
bir kısmı titrer..
çok karmaşık bir olaydır zehirlenen köpeğin ölümü.
bazıları çığlık çığlığa can çekişirken
bazıları hafif iniltilerle
bazıları da sessizce ölürlerdi..
nedense hepsi ağlardı can verirken..
bakışları bir bilmece gibi olurdu hep..
bakışlarının okunmasına asla izin vermezlerdi ölürken.
kıyma yetsin diye az az atardık..
az attığımız için daha zor ölürlerdi..
çırpına çırpına ölürlerdi..

can çekişmeleri dakikalarca sürer, çocuklar onları izlerdi..
şişmiş cesetlerini bir kamyonete atıp çöp sahasına götürürdük.
iki kişinin amiri olmak beni fazlasıyla mutlu ederdi.
bir sorumluluğumun olması önemliydi benim için.
düşünebiliyor musunuz; öldürme emri verebiliyordum.
hayvanların kaderleri iki dudağımın arasındaydı..
zabıta şapkamla gurur duyuyordum.
ekiptekilerin biraz önlerinden yürürdüm hep.
amirleriydim ne de olsa..
koskoca ümraniyenin bu büyük sorununun sorumluluğu benim üzerimdeydi.
az iş değildi bu: yöneticilik yeteneği ve dirayet isterdi..
öyle sıradan insanın yapacağı kadar basit bir iş değildi.
bir ilçenin köpek sorununu çözen önemli bir memurdum ben..
akşamları rakı masasında süsler süsler anlatırdım bu infazları..
çeşitli maskaralıklarla ölen köpeğin taklidini yapar güldürürdüm herkesi..
bir cellattım ben.
dilediğimi öldürtüyordum.
yok etmenin psişik cazibesi beni sarmıştı.
gücün doruklarında hastalıklı bir mutluluk yaşıyordum.
köpeklerin tanrısıydım ben.
asırlardır süren bastırılmış vahşi duygularımı tatmin ediyordum.
avlanma çağlarından beri genlerimden silinmeyen ilkel duygularımı besliyordum.
ölüm emri vermenin girdabıyla karanlık, sadist duygularımı doyuruyordum.
sanırım 20 gün kadar sürdü bu katliamlara katılmam.
benim için biçilmiş kaftandı bu iş.
çünkü işimizi kısa sürede bitirip ellerimi yıkayıp üniversiteye gidebiliyordum.
ben bir toplumbilimci adayıydım..
felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji dersleri verecek formasyonla donatılıyordum.
bir gün infaz için ümraniye kazım karabekir mahallesine gidecektik.
orada çok köpek vardı.
dolayısıyla zehirli kıymayı daha çok hazırlamıştık.
ilk iki köpeğe kıymayı attığımı hatırlıyorum.
yaşlı bir adam bizi kömürlüğüne götürdü.
orada tanımadığı bir köpek doğurmuş 7-8 yavru yapmıştı.
onları öldürmemizi istiyordu.
yavrular ananın memelerine yumulmuştu.
ana bizi görünce tedirgin oldu.
yavrularını korumakla kaçırmak arası kıvranmaya başladı.
ancak kıymayı görünce sevindi.
çocuklarına süt verecekti
yemeli sütü çoğalmalıydı.
üstelik bu gecekondu semtinde kıyma onun için olağanüstü bir ziyafetti.
mutlulukla ete uzandı.
kuyruğunu salladı.
bakışlarıyla teşekkür etti.
bir tane daha attık.
onu da bir hamlede yuttu..
titreme nöbetleri başladı..
sarsıldıkça yavrularının ağzı memesinden kopuyordu; onları patisiyle tekrar memesine iterken ölüm nöbetleri sıklaşıyordu.
ihtiyar.
yavrularına da yavrularına da verin.. ben ne yapacağım onları..; diye sürekli söyleniyordu..
kıymadan küçük parçalar koparıp yavrulara yedirmeye çalışıyordum.
ama çok miniklerdi ve yemekte zorlanıyorlardı.
bu arada ağzından köpükler çıkmaya başlayan anne bana doğru sürünerek geldi. isıracak diye bir elime aldığım taşı kafasına vurmaya hazırlanıyordum ki olağanüstü bir şey oldu: ayağımı, ellerimi kanlı diliyle yalamaya başladı..
bir yandan burnunun ucuyla yavrularını iterek yerdeki zehirli kıymadan uzaklaştırmaya çalışıyor
diğer yandan gözlerime yalvararak bakıp ;ne olur onlara zehirli kıyma verme; der gibi başını sallıyordu..
iki-üç kıyma yediği halde ölmemekte direniyordu.
ağzından kanlar gelmeye başladığı halde can havliyle yavrularının uzaklaştırmaya çalışması, ellerimi yalvarır gibi yalaması ilginç bir sahne oluşturuyordu.
sanırım manzara şuurumu biraz bulandırmıştı..
ihtiyar adam yavruları gösterip.
;memur bey ağzını parmaklarınla açıp öyle sok kıymayı… ağzını açıp öyle sok..; deyip duruyordu..
birdenbire bir şeyler oldu bana..
devletin memuruydum ve adam bana emir veriyordu..
sinirlendim.
ben devlet memuruyum. bana nasıl emir verir gibi konuşursun lan; diye bağırdım.
yavruların hali sanırım etkilemişti beni.
içimdeki insani duygular canlanmıştı sanırım.
sonra ben ne yapıyorum yahu; dedim kendi kendime.
sapık mısın lan; dedim kendi kendime
yavruları var daha gözleri açılmamış, bu şerefsiz ihtiyarın sözüne bakıp onları nasıl öldürüyorsun lan; dedim kendi kendime..
adama daha çok sinirlendim.
öldürmüyorum lan pezevenk. defol git; diye bağırdım
emrimdeki itlaf işçilerine;bugün bu kadar yeter, hadi gidiyoruz; dedim.
uzaklaşırken yavruların, yerde son çırpınışlarını yapan annenin memelerini emmeye çalıştıklarını gördüm en son..
birde; kıyma yediği için yerde çırpınan, gözleri henüz açılmamış yavrunun o durumdayken bile annesini arandığını gördüm..
belediyeye döndüğümüzde moralim bozuktu..
mutsuzdum.
garip bir hüzün çöreklenmişti içime..
elbisemi değiştirip meyhaneye gittim.
o gecesabaha kadar kabus gördüm..
insanların beni zehirlediklerini, ağzımdan kanlar geldiğini, nefes alamadığımı…
sabaha kadar o yavru köpeklerle uğraştım.
onların ;anamı neden öldürdün amca; diye ağlaştıklarını gördüm..
ertesi gün zabıta amiri zaim sancak;a bu ekipte çalışmak istemediğimi söyledim.
ve o ekipten böylece ayrıldım.
sonraki günlerde vicdan azabı beni kuşatmaya başladı.
bu azap gün geçtikçe çığ gibi büyüdü
orman yangını gibi büyüdü.
bu azap gün geçtikçe işkence olmaya başladı
bu azap boynuma bir kement gibi
beynimde bir yangın gibi
alnıma bir leke gibi kaldı hep..
hiçbir zaman aklımdan çıkmadı yaptığım katliamlar.
otururken, kalkarken, yerken, uyurken..
gülme yeteneğimi kaybettim o günden sonra..
daha suskun
daha içine kapanık bir insan oldum. sürekli bir kabusun içinde yaşadım
üniversiteyi bitirdiğimde pendik belediyesinde şube müdür yardımcısı oldum..
bugünkü başkan yardımcısı düzeyi yani..
temizlik işlerinden de sorumluydum.
itlaf ekibi bana bağlıydı.
asla köpek öldürtmedim.
belediyede yıllarca müdürlük yaptım ve cinayetlerimin diyetini vermek için vatandaşın hiçbir şikayeti kaale almadım.
onları çağırıp nasihat ettim.
onlara köpeklerin asla öldürülmemesi gerektiğini, öldürmeye hakkımız olmadığını anlattım.
her insanın içinde bir katil vardır.
genlerinde mağara döneminden kalma öldürme güdüleri vardır.
insan beyni bilimle, sanatla, sevgiyle aydınlandıkça bu güdüler azalır ve yok olur.
sonraki yıllarda yaptığım katliamların azabı daha çok büyüdü
cinayetlerimin acısı beni daha çok kuşattı.
karınca ezmemek için yolumu değiştirmeye başladım.
odamdaki sivrisineklerini camları açıp çıkarmaya çalıştım. asla öldürmedim.
akrep yakalasam emin bir yere bıraktım.
ama köpekler
köpeklerin karşısında kendimi hep suçlu hissettim.
onlarla asla göz göze gelemedim.
onlardan utandım.
onlardan kaçtım.
nerede bir yalnız yavru görsem içim kan ağladı.
annemi sen mi öldürdün…? diye hep sorguluyorlardı beni sanki..
bir an olsun yakamı bırakmadı o yavruların haykırışları..
beynimden zehirlenen köpeklerin çığlıkları eksik olmadı hiç..
bir katilin suçluluk duygusu içinde, aşağılık duygusu içinde yaşadım hep.
bunları yazmaktaki amacım tüm katillere seslenmektir.
katillere, katil adaylarına sesleniyorum: öldüreceğiniz hayvanın gözlerine bakın; orada zavallılığınızı göreceksiniz..
orada ben sana ne yaptım.. seni korumanın, sana köle olmanın dişinde ne yaptım; diye yakaran bir ana bir baba bir kardeş göreceksiniz..
orada sessiz bir çığlık
orada çaresizlik
orada acı göreceksiniz..
orada merhametsizliğinize karşı sevgi
canavarlığınıza karşı saygı göreceksiniz..
itlaf ekibindeki arkadaşlar..
lütfen öldürmeyin..
öldürmek size ve ailenize uğursuzluk getirecektir.
psikolojiniz bozulacak, hayat size zehir olacaktır.
o hayvanların çırpınışları sizi çarpacaktır.
o hayvanların ağızlarından çıkan köpükler
o hayvanların ağızlarından dökülen kanlar sizi boğacaktır.
amirler, müdürler size sesleniyorum: siz isterseniz hayvanlar ölmez..
inanın asla öldürmeye mecbur değilsiniz..
onların yaşamı iki dudağınızın arasında.
onların yaşama haklarına saygı duyar ve birazcık fedakarlık yaparsanız ne olur sanki..
küçük dağları ben yarattım demeyin asla..
ben nasıl çırpınıyorsam şimdi zehirlenmiş bir köpek gibi
nasıl boğulur gibi yaşıyorsam 24 saat
her anım bir yangının içinde nasıl geçiyorsa
sizde öyle olacaksınız yarın..
inanın içinizde bir damla insanlık varsa
her öldürdüğünüz köpek için, bin kez öleceksiniz..
bende müdürlük yaptım sizin gibi
öldürtmedim ve hiç bir şey olmadı..
hayvanları şikayet eden ruh sağlığı bozuk bazı kişilere alet olmayın lütfen.
sevgisiz büyüyüp toplumda canlı bomba gibi gezen canavarların şikayetlerine kulak asmayın lütfen..
sokağını bekleyen, orayı sahiplenen köpekleri öldürtmek isteyen psikopatların maşası olup masum canlara kıymayın lütfen..
ve siz köpekler..
katiline bile sevgiyle yaklaşan
katilini bile koruyan müthiş canlılar.
sizin karşınızda insanlığımdan utanç duyuyorum.
siz olmazsanız yaşamak için sebebim kalmayacak biliyor musunuz.
hiçbir ilaç dindiremez size yaptıklarımın acısını
hiçbir psikiyatr teskin edemez, kandıramaz beni suçluluğumdan dolayı
hiçbir tanrı kurtaramaz beni vicdan azabından
hiçbir cehennem yeterli gelmez günahlarımın kefaretine..
siz köpekler
sizleri kalleşçe kandırıp öldürdüm hep
arkanızdan vurdum sizi
alçakça vurdum sizi..
zavallının biriyim ben.
şerefsiz bir mazisi olan katilim ben..
acıların okyanusunda çırpına çırpına boğulmak yetersiz benim için.
şimdi sadece intihar kokuyorum
şimdi her hücremde bir köpek mezarı var .
zehirlenirkenki çırpınışınızı yaşıyorum sürekli
sürekli yavrularınızın çığlıkları kulaklarımda
ne çıldırabiliyorum, ne ölebiliyorum.
ben köpekleri değil, kendimi zehirlemişim meğer..
biriniz beni silkeleyip uyandırsın lütfen bu kabustan.
ve asla hayvan öldürmedin, bir karabasandı gördüğün; desinler lütfen.”

YAŞAR BERBEROĞLU

KAYNAK

aksam gazetesinin 31.03.2004 tarihli sayisinda cikmistir

BEN ÇOK DEĞERLİYİM……..

Mart 28, 2009 by candandostluk

image001

 

Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş:
‘Nasıl bir erkek arıyorsun?’
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine
bakarak sormus: ‘Gerçekten bilmek istiyor musun?’
Adam biraz isteksiz, ‘Evet’ demiş.
Ve kadın baslamış anlatmağa…
‘Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak, bir erkeğe onun benim için
benim kendime yapabilecegimden fazla ne yapabileceğini soracak
konumdayım.
Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum; bir erkeğin yada bir başka
kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum.
Böyle olunca, ‘Sen masaya ne koyuyorsun?’ sorusunu sorma
konumundayım.

Adam kadına bakmış. Paradan söz ettigini düşünüyormuş.
Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş: ‘Sözünü ettiğim, para değil.
Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti
arayan bir erkeğe ihtiyacım var.’

Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz
daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmağa:

‘Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum,
çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok.

Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz
bir birleşmeye ihtiyacım yok.

Inananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar.

Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı,
ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum.

Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için
onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam,
onunda bana dürüst ve açık olması gerekir.

Kendi işini , hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem.
Boyun eğme konusunda sorunum yok… yeter ki buna değer biri olsun.

Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış.
Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.’

Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış.
Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle oturakalmışmış:
‘Çok fazla şey istiyorsun.’ demiş.
‘Değerim çok fazla.’ diye yanıtlamış kadın.

 
Değeri çok fazla olan bütün kadınlara…

Kişilik..

Mart 28, 2009 by candandostluk

resimlerim7

 
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.
Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
“Bakın” diyor. “Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…”

Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor:

“Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar”.

Bir (0) daha…

“Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz”.

Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: 

Yetenek… disiplin… sevgi…

Eklenen her yeni (0)’ ın kişilişi 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca… Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor.

Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:

Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir.

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür…

 

İçimdeki çocuk…

Mart 28, 2009 by candandostluk

10404_07-01-2008-13-33-17

 

Adın ,yaşadığın şehir aklıma geldiğinde uzaklara dalıp, gözlerimden akan yaşa engel olamıyorum, senin yanında çocuk olmayı başarabildiğim,  içimdeki o yaramaz, sevecen, muzip çocuğu ortaya çıkarabildiğin  için belki de..büyümek ya da öyle görünmek zorunda olmak  ne kadar da yormuş beni..senin yanında kısa bir süre de olsa çocuk olmanın tadını buldum..

Bir çocuk bayramı daha geliyor, içimdeki çocuğu göremiyorum artık…

Büyüttük o çocuğu el birliğiyle, büyüdü, büyüdü o kadar büyüdü ki, terketti sonunda… bir umut ortaya çıksın diye, pamuk şeker alıyorum, topladığım kır çiçeklerini vermek istiyorum ama yok..

Çayda çıra oynayalım diyorum, yine ses yok..dikkatimi çeken , uçurtmalar..uçan bir uçurtma görsem

İçimden gelen yaşlara engel olamıyorum, o zaman anlıyorum ki, buralarda bir yerde.. ama, büyümüş, belli ki…

Çocuk olmanın bedelini ödemiş, bir daha asla o çocuk ortaya çıkmayacak, bildiğim her çocuk bayramında içimden  gelen yaşlara engel olamayacak olmam, sessizce ağlayacak, yalnız olarak..ona ulaşmanın imkanı yok biliyorum, bir daha kırılmamak adına ortaya çıkacağını zannetmiyorum..hoşçakal çocuk..yaramaz, sevecen , muzip çocuk…ben yine burada yanında olacağım, her şeye rağmen…

netten..alıntıdır..

Korkuyoruz! (Doğan Cüceloğlu)

Mart 22, 2009 by candandostluk

   Yarın gözümüzü ekonomik krize açıp bir anda borçlarımızın katlanmasından… Durakta beklerken bir bombayla paramparça olmaktan… Hiç beklemediğimiz bir anda işsiz kalmaktan… Tüm yaşamımızın bir anda değişmesinden… Çocuklarımıza karanlık bir dünya bırakmaktan… Korkuyoruz! Korktukça içimize kapanıyoruz, yalnızlaşıyoruz, mutsuzlaşıyoruz! Tam da mutsuzluğun dibine vurduğum bir günde Bir kitapçı vitrininde karşılaştım Doğan Cüceloğlu’nun son kitabıyla. Kitap adıyla tavladı beni : Korku Kültürü! Kitabın alt başlığı adından bile güzel: Niçin Mış Gibi Yaşıyoruz? Psikoloji Profesörü Cüceloğlu ile TV8′de Cumartesi sabahları yayınlanan programının çıkışında konuştuk. Uzun ve epey öğretici konuşmanın sonunda anladım ki Türkiye’nin suyu hasta! Niye mi? İşte Doğan Cüceloğlu’nun ağzından nedenleri… Bir arkadaşım anlatmıştı: Japon balığı almış. işten sonra evine gidip balığını seyrediyormuş. Şahaneymiş seyretmesi, böyle dalga dalga gidiyormuş balık. Ama bir süre sonra balık yan yatmış, debelenmeye başlamış.Kavanoza koyup deniz biyoloğu olan bir arkadaşına götürmüş. Biyolog incelemiş, demiş ki; – ıyi haberim var, kötü haberim var, hangisinden başlayayım? – Hangisinden istersen – ıyi haberim balık hasta değil. Kötü haberim suyun hasta. – Su hasta olur mu ya? – Evet olur, iyi oksijen almıyor bu su. Bundan dolayı bir bakteri girmiş . Ve bu bakteri balığın sinir sistemini böyle etkilemiş. – Ne yapmam lazım? – Balığın suyunu, bir de pompanı değiştireceksin. Su değişince, pompa sistemi değişince gerçekten de balık iyileşmiş bir süre sonra. Balık yine şahane biçimde dalga dalga gitmeye devam etmiş! Bizim suyun hastalığı ne peki? Korku kültürü. Korku kültürü kavramını biraz açabilir misiniz? Korku kültürü yaşamda gücü temel olarak kabul eder… Hayatta en önemli şey güçtür. Bu nedenle yaşam sürecinin kendisini sıfırlar. Mutluymuşsun, coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun hiçbir önemi yok. Seni güçlü kılıyor mu kılmıyor mu ona bakacaksın. Bu da sonuçlarla belli olur. Mevki edindin mi, para kazanıyor musun, şöhretli misin, göster bana! Böylelikle yaşamın bir süreç olarak değeri yok, güç temel değerdir. Güçlü olan haklıdır, çünkü o güçlüdür. Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü o güçlüdür. Yönlendirir. Böylelikle tüm ilişkiler ve yaşam onun üzerine oluşmaya başlar. O nedenle böyle bir toplumda insan insana ilişki yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Kadın erkek ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Patron işveren ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Bir toplumda “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye soruluyorsa o toplumda “güçlü-güçsüz” ilişkisi vardır! Korku kültüründe insanların ilk karşılaştıklarında akıllarından geçen şudur: şimdi burada kimin borusu ötecek? O yüzden kolay kolay gülümsemezler, başka tarafa bakarak el sıkarlar. Yani diyor ki: Yersen, burada baba benim. Böyle durumlarda ben kendimi nasıl tanıtacağım: Ben, Profesör Doktor Doğan Cüceloğlu. Mutlaka mevkimi söyleyeceğim. Yani işte 15 kitap yazdım, tv programı yapıyorum, filan, filan… Bir kıdem listesi yapacağım sana güçlü olduğumu göstermek için. Çingeneler kavga ettiğinde “bende bu var, sende ne var ” diye atışırlarmış ya… Bizdekinin aynı.Adam kitap yazıyor, üzerine Profesör, bilmem kim diye titrini yazdırıyor, Ne gerek var? Korku kültüründe eşit ilişki yoktur, Kim daha güçlü, kim daha üstün ilişkisi var. Daha evlenirken bu karı koca ilişkisinde kendini belli eder, ilk gece gözünü korkutuyor, ilk gece. Anne baba çocuk ilişkisinde de öyle. Anne baba ilişkisinde nasıl? Çocuk bir kere 0 – 7 yaş arasında müthiş bir mücadele veriyor. Ne mücadelesi veriyor? Varolma mücadelesi veriyor. “Yemiyeceğim” diyor, “Doydum” diyor. “Yiyeceksin” diye ağzına tıkıyoruz kaşığı. “Aç değilim” diyor. “Hayır açsın” diyoruz. Düşünebiliyor musun ya? şu işkenceyi düşünebiliyor musun? Geçen gün üniversite öğrencilerinden oluşan 70 kişilik bir gruba konuştum. Bir kız öğrencinin önüne gittim. “Merhaba” dedim ama görüyorum nasıl korkuyor. inşallah doğru cevap veririm kaygısı var yüzünde. “Sabahleyin karşılaşsak ben sana sorsam ‘Uykunu alabildin mi?’ diye.Uykunu alıp almadığını bilebilir misin?” dedim.”Bilmem, belki” dedi. Bu çok acı bir şey. “Peki” dedim “Senin uykunu alıp almadığını senden daha iyi bilecek kim var?” Ona da cevap veremedi.Üniversite öğrencisi bu! Yandaki arkadaşa döndüm. “Aç mısın tok musun bilir misin?” dedim.Cevap veremedi, ııığğğ filan yapıyor. “Senin aç ya da tok olduğunu senden daha iyi bilebilecek biri var mı?” dedim. “Lokantacı “dedi. Bunlar üniversite öğrencisi! Bunlar, bu kadar sınavdan sonra üniversiteye girebilmiş seçilmiş insanlar! Ama düşünün öyle bir yaşamı boşaltma durumu var ki çocuk aç mı uykusuz mu bilmiyor. Ve ben psikolog olarak şunu söylüyorum. Bir insanın yaşamının temeli 0-7 yaş arasında atılıyor. Bir vatandaşın vatandaşlığının temeli de 0 ile 7 yaş arasında atılıyor. Neye benziyor bu biliyor musunuz, eğer siz bir çocuğa 0 – 7 yaş arasında Türkçe öğretemezseniz, ondan sonra da düzgün Türkçe konuşamaz, ona benziyor. Eğer çocuklarınıza 0 ile 7 yaş arasında vatandaş olma bilinci veremezseniz ondan sonra ikinci dil öğrenirmiş gibi zorlukla ağır ve aksak öğreneceklerdir. O zaman o üniversitelinin aç olup olmadığını bilmemesinin nedeni de annesinin çocukken aç olmadığı halde zorla yedirmesi mi? Onun adına kararlar vermesi mi? Bu ufak bir örnek. Genel olarak çocuğa verilen mesaj önemli. “Sen küçüksün bilmezsin, büyükler bilir. Sen kimsin ki…?” Bu genel mesaj yerleşince ” Ben kimim ki, otorite daha iyi bilir” inancına dönüşüyor. Korku kültürünün özü bu! Öyle olunca yaşam tamamıyla gerçeğin araştırılması değil, özgürce bir yolculuk değil, bireylerin, grupların, cemaatlerin birinden daha güçlü olma mücadelesine dönüyor. Türkiye’de siyasal anlamda yaşanan da bu değil mi? Evet! ışte bu korku kültürünün aksi olan saygı kültüründe çok temel bir değer vardır. O da gerçeğe saygıdır. Üniversite neden vardır? Gerçeği keşfedip, öğrenip, yaymak için vardır. Oysa bu korku kültürünün umurunda değil. Korku kültüründe üniversite makam için vardır, mevki için vardır, daha güçlü olmak için vardır. Araştırma yapmaktan daha çok nasıl kulis faaliyetleriyle, ayak oyunlarıyla makam elde edileceği öğrenilir.Ayakta kalanlar, mevki, makam sahibi olanlar bunlardır.Ve bunlar, bir öğrenci çok akıllı ve yetenekliyse korkarlar, onu asistan almazlar. Sadece üniversitelerde değil, hiçbir yerde çok akıllı adam istemezler, Türkiye’de. Evet, çünkü tehlikesin. Ama, ben 25 yıl yurtdışında bulundum. Orada adamın seni sevmesi veya sevmemesi üçüncü dördüncü derecede ilgilendiği bir şey. “Sevmem ama harika bir kafası var, ondan dolayı buraya getirmek zorundayım” diyor. “Arkadaşım olarak görmem ama hakkını veririm” diyor. Şöyle düşünmek lazım. Hepimiz bir ekibin parçasıyız. Ben şu çocuğun ( parkta oynayan çocuğu işaret ederek) daha mutlu olmasının bir parçasıyım. Herkes böyle düşünmeli. O çocuk mutsuzsa emin ol şu veya bu şekilde o mutsuzluk benim hayatımı etkiler. Trafiği düşün, her bir kişinin araba kullanışının kalitesi diğerinin hayatını etkiler. Sarhoş ise, yorgun ise, hızlı ise trafikteki herkes etkilenir. Toplumda da öyle. Ben buna “biz bilinci” diyorum. Korku kültüründe biz bilincinin gelişmesi mümkün değil. Ya “ben bilinci” denilen “arsız, saldırgan kültür” gelişir, ya da “sen bilinci” denilen “ezik, kişiliksiz kültür” gelişir. Arsızlar ezikleri daha da eziyor yani o zaman? Zaten sen diyenler “Meee” diyor, “Çoban yok mu? Uykum var mı yok mu bana söylesin, biri benim hakkımı korusun.” Mesela sınıfa girin öğretmen olarak. Korku kültürüyle yetişmiş çocuğa güleryüzlü davranın, “Günaydın çocuklar nasılsınız?” filan deyin. Üç dört ders sonra size parmak atmaya kalkarlar. Siz üzülürsünüz ben bunlara insan muamelesi yapıyorum, yaptıklarına bak diye. Size süratle öğretirler nasıl öğretmen olunması gerektiğini. Demek ki korku kültüründe korkutulma ihtiyacının giderilmesi için korkutan birisinin olması lazım. El ve eldiven gibi. Ve bu bir yaşam felsefesi. Mesela korku kültüründe yetişmiş kadınlar da korkutan erkek ister.Onları korkutmayana “Ne biçim erkek” derler. Türkiye’de yüzde kaç korku kültürü hakim? şimdi belirli bir azınlık grup var.İnsan hakları, çocuk hakları diyen, insanca bir yaşam isteyen, birbirlerine “Günaydın” demek isteyen, trafik kurallarına uyan… Benim gördüğüm kadarıyla çok az…Ve bu insanlar çok yalnız. Eğer Türkiye’de “uygar insan” gibi yaşamaya çalışırsanız süratle kendinizi “keriz” olarak görürsünüz. O sınıfa girip de “Günaydın” diyen öğretmenin durumuna düşersiniz. Başınıza gelmedik kalmaz yani? Kendinizi korursunuz ama o zaman da kendinize yabancılaşırsınız. Bir mutsuzluk yaşamaya başlarsınız. Ve altını çizmek lazım. Kimsenin kabahati yok. Kimse kötü niyetle yapmıyor bunu. Bildiği başka bir şey yok. 0 – 7 yaş aralığında bunu öğreniyor. Bildiğini de gelecek nesle bağırta çağırta aktarıyor. Bu böyle gidiyor… Nasıl ki alfabeyi değiştirmek için seferberlik yaptık, köy köy gezip anlattık. Bence bizim ana babalığı öğrenmemiz için de aynı şey lazım. Çok ciddi olarak ve bilimsel olarak….. Ve bunu herhangi bir ideolojinin, herhangi bir güç kapma yarışının parçası haline getirmeden yapmak çok önemli. Türk politika tarihinde korku kültürü ne kadar hakim? Hep korkutularak mı yönetilmiş Türkiye? Korku kültürünün dışında başka bir akım olmamış. Avrupa’nın yaşadığı aydınlanma, birey olma hakkı mücadelesi olmamış.ışte Atatürk devrimleriyle bunu yapmaya çalışmış. Fakat korku kültüründe yetişmiş insanlar onu da hemen bir canavar haline getirip iki kampa ayrılmış, hangisi güçlü olacak mücadelesi yapıyor. Iki tarafın da anlaştığı temel değerler nedir konusunda bir araştırma içerisine girmiş değiliz. Ben şimdi olanların hepsini korku kültürü içinde bir mücadele savaşı olarak görüyorum, Bu da bana acı veriyor. Bir de bu savaşın, bu en tepedeki güç savaşının bizlerde, sıradan insanlarda yarattığı korkular var. Herkes endişeli, kaygı içinde ve mutsuz. Gerçeğe saygı bir değer olarak kurumlarda yaşamıyorsa o zaman benim çok dikkat etmem gereken şeyler var. Ailem var, işim var, düzenim var. Yaşamımı devam ettirmek için benim ya çok güçlü olmam lazım ya da çok güçlü bir ekibin parçası olmam lazım. Bütün mücadele böyle dönüyor şimdi Türkiye’de. Karşı tarafın hakları umurunda değil, zerre kadar ilgilendirmiyor. Bir onların gözüyle bakayım diye kimse demiyor. Çünkü bakarsa gücünü kaybediverir. O yüzden herkes yüzde yüz haklı olduğunu iddia ediyor. O yüzden de diyalog imkânı ortadan kalkıyor. Diyalog imkânının olabilmesi için herkesin “Arkadaş sen de ben de farklı bakıyoruz ama müşterek bir gayemiz var” diyebilmesi lazım. Müşterek kabul ettiğimiz kriterler olması lazım. Bu kriterler yok. O yüzden ben sana baktığımda acaba hangi taraftan diyorum. Sana da sormuyorum, güvenim yok, alttan alttan anlamaya çalışıyorum. Benim gördüğüm kadarıyla hem parti içi, hem partiler arası politika güç mücadelesinden başka bir şey değil. Kim mevkiye makama gelirse nemalanma durumu olarak görüyor bunu. ıçten içe hepimiz de bu böyle olur diye kabul etmişiz. O nedenle korku kültürünü bizim en önemli baş belamız olarak görüyorum. Henüz daha farkında değiliz nasıl ki balık suyun farkında değil, biz de korku kültürünün farkında değiliz. Bizim de suyumuz mu hasta? Aynen öyle, akvaryumun suyu aynı olduğu sürece yeni balıklar koysan bile bir süre sonra onlar da hastalanır. şimdi biz ne yapıyoruz?Milletvekillerini suçluyoruz. Sanki onlar gökten zembille indi. Onlar da bizim balığımız! Peki suyu iyi etmek için ne yapmak lazım? Suyun ilacı ne? Değerler! İlk değer gerçeğe saygı.Anne baba olarak çocuğunun gerçeğine saygı duyacaksın. İkinci değer, gerçeğe sevgi.Anne baba olarak çocuğunu seveceksin. En önemlisi de yaşama saygı. Çocuğun kendi yaşamında kendisi olarak var olabilmesine saygı duyacaksın! 23.03.2008

Doğan CUCELOGLU