Archive for Şubat 2009

MURADİYE KÜLLİYESİ’NİN ÇİNİLERİ ÇALINDI

Şubat 28, 2009

MURADİYE KÜLLİYESİ’NİN ÇİNİLERİ ÇALINDI

 

muradiye-kulliyesi

MURADİYE KÜLLİYESİ’NİN ÇİNİLERİ ÇALINDI

Haber: Muradiye Külliyesi'nin Çinileri Çalındı

 

Bursa’da Muradiye Külliyesi’ndeki Kanuni Sultan Süleyman‘ın Oğlu Şehzade Mustafa’ya Ait Türbedeki 500 Yıllık Paha Biçilmez İznik Çinileri Çalındı.

 

Bursa’da Muradiye Külliyesi’ndeki Kanuni Sultan Süleyman‘ın oğlu Şehzade Mustafa’ya ait türbedeki 500 yıllık paha biçilmez İznik çinileri çalındı.Türbedeki çinilerin blok halinde çalınması, Sultan 2. Murad Han, Fatuh Sultan Mehmet Han‘ın eşi Gülşah Hatun ve çok sayıda şehzadenin türbelerinin bulunduğu külliyedeki güvenlik sorununu ve bakımsızlığı gündeme getirdi.

Tarihi Muradiye semtinde bulunan külleye de Sultan 2.Murad Han, Cem Sultan türbesi, Kanuni Sultan Süleyman‘ın oğlu Şehzade Mustafa, Şehzade Ahmet, 2.Murad Han’ın oğlu Alaaddin, Fatih Sultan Mehmet‘in eşi Gülşah Hatun’un türbeleri de bulunuyor.

Külliye içerisindeki türbeye, kapıyı zorlayarak giren kimliği belirsiz kişi ya da kişiler, 500 yıllık çinileri kırmadan blok halinde sökerek yaklaşık 15 parça çini ile kayıplara karıştı.

Sabah saatlerinde türbiye açamaya gelen özel güvenlik görevlisi H.K., olayı hırsızlık olayını fark ederek müze müdürlüğüne bildirdi. Olay yerine gelen polis, hırsızlıkla ilgili soruşturma başlatırken, müzedeki güvenlik zaafıda tepkilere neden oldu.

2 kez proje ihalesi yapılmasına rağmen 5 yıldır restoresyonu yapılamayan Muradiye Külliyesi’nde türbelerin duvarlarının yıkılmış, mezar taşları kırılmış, türbe içleri köhne ve yıkılmış durumda. Külliyedeki mezar taşları yıkılmış, harab vaziyette bulunuyor.

Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim görevlisi Dr. Hasan Basri Öcalan, türbenin çinilerinin blok halinde çalınmasının yapanların profesyonel kişiler olduklarını gösterdiğini söyledi.

Muradiye’nin bir açık hava müzesi olduğunu vurgulayan Öcalan, bahçede çok değerli eserler, mezar taşaları, çiniler bulunduğunu ancak bunların bir envanterinin bile bulunmadığını ifade etti.

Bu konuda çalışma teklif edilmesine karşın sonuç alamadıklarını vurgulayan Öcalan, şunları söyledi: “Muradiye de sadece türbelerin girişinde bir bekçi bulunmakta ve türbelerin anahtarları da o kişidedir. Ziyaretçiler ondan anhtarları alarak geziyorlar ve kimi zaman da kapıları kilitlemeden anahtarları teslim ediyorlar. Ayrıca bahçede bulunan tarihi eserler için de yeterince güvenlik önlemi alınmamıştır. Bunlarların envanterinin çıkarılması için başlatılan bütün teşebbüsler sonuçsuz kalmıştır. Bunlar çok büyük hatalardır.”

 

“ÇİNİLERİ ÇALINAN ŞEHZADE MUSTAFA TÜRBESİ”

 

Muradiye Camii’nin bahçesinde bulunan türbe, Kanuni Sultan Süleyman‘ın 1553 yılında boğdurularak öldürülen oğlu Mustafa için, II. Selim tarafından yaptırılmıştır. Sekizgen bir plân üzerine yapılan türbenin üzeri kubbe ile örtülmüş, duvarları ise taş ve tuğla ile yapılmıştır. Duvarlarında bulunan XVI. Yüzyıl çinilerine işlenmiş lale, sümbül ve karanfil çiçekleri oldukça kıymetlidir. Türbenin kapısı mermer sövlelidir. Türbe içinde Şehzade Mustafa’dan başka, kardeşleri Ahmed (öl.1513) ve Orhan (öl.1562) ile Mustafa’nın annesi Mahidevran (öl.1580) ve bir de kime ait olduğu bilinmeyen bir çocuğun sandukaları vardır. (CİHAN)

Yıldırım Medresesi..

Şubat 27, 2009

37

38

1399 yılında Yıldırım Beyazıd tarafından yaptırılmıştır..Şimde dispanser olarak kullanılmaktadır..

Yıldırım Beyazıd Türbesi..

Şubat 27, 2009

36

 

Yıldırım Beyazıd Türbesi, 1406 yılında oğlu Süleyman tarafından yaptırılmıştır..

Yıldırım Camii…

Şubat 27, 2009

yildirim-sadirvan323

351

341

Sultan Yıldırım Beyazıd tarafından yaptırılmıştır..

Bursa Kent Müzesi..

Şubat 27, 2009

21122111

121

13

14

15

16

17

18

19

20

 

Bursa Kent Müzesi, daha önce Bursa Adliye binası idi..Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından müze haline getirilerek 14 Şubat 2004 tarihinde açılmıştır..

ATATÜRK MÜZESİ…

Şubat 27, 2009

1

22

32

4

5

6

7

8

Atatürk Müzesi..Burası 1923 yılında Bursa Belediyesi tarafından Atatürk’ e hediye edilmiş, Atatürk Bursa’ ya geldiğinde burada kalmıştır..

17.Y.Y. KALMA OSMANLI EVİ..

Şubat 27, 2009

osmanli-evi1

21

3

getattachmentcadyn8fw

l

getattachment

getattachmentcabutvfhosmanli-evi3

ossevi

17.Asır Osmanlı evi..Müze olarak kullanılıyor..

Yağmur Öncesi..

Şubat 27, 2009


Senden bu mesajlar bana dost,aymağa durdum
Hiç böyle derin gönlüme düşmezdi bu sevda!
Yerden ayağım kurtuluyor, saymağa durdum…
Hiç böyle derin gönlüme düşmezdi bu sevda !

Ben, sende bulup kendimi, yalnız sana verdim
Savruldu bu yangınla dumanlar gibi derdim..
Ruhum uçuyor, kuşların esrarına erdim;
Hiç böyle derin düşmezdi bu sevda !

Sönmez bu ateş; aşk ile beslenmişim özden..
Kim böyle şakır; nazıma heveslenmişim özden..
Artık susamam, bir kere seslenmişim özden,
Hiç böyle derin gönlüme düşmezdi bu sevda !

Bekir Sıtkı Erdoğan.

Bekir Sıtkı Erdoğan İle Söyleşi…

Şubat 27, 2009

bekirsitkici0

Edebiyat konusunda üstat Bekir Sıtkı Erdoğan’ la bir söyleşi yapmak üzere, yayın kurulumuzdan bir gurup arkadaşla Erenköy’ de ki evine gittik. Bekir Sıtkı ve eşi Zeliha hanım güler yüzle karşılayıp bizleri misafir ettiler. Şöyleşimiz beş saat sürdü.Bu zaman diliminde ikramlarda bulunup bizlere çalışma odasını gösterdi, kayıtlar ve çekimler yaptık, şair geçmişte ve bu gün yaptıklarını bize tek tek anlattı. Yeni hazırladığı eserlerini ve çoğu kişinin bilmediği yönlerini örneğin tahta yontularını ,hat sanatı ile yazılarını ve resimlerini bizlere gösterdi. Bekir Sıtkı Erdoğan’ ı şairliği dışındaki yönleri ile de tanımış olduk.
Şöyleşimize sade döşenmiş,ancak çam ağaçları üzerinden güzel bir Erenköy manzarası sergileyen salonda sıcak bir ortamda başladık.
Üstadım kısaca bize özgeçmişinizi anlatır mısınız?
-Karaman’ da 8 Aralık 1926 da doğdum.Karaman Gazi İlkokulu ve Ortaokulundan sonra II. Dünya savaşı nedeniyle Konya’ da bulunan Kuleli Askeri Lisesini bitirdim.Ankara’ ya gelerek 1946 da Harp Okulu’ na girdim. 1950 yılında Çankırı Piyade sınıf Okulunu tamamladım.Aynı yıl kura ile Erzurum’ da göreve başladım.Türk ordusunda uzun yıllar hizmet verdim. 1953-1957 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldum. Edebiyat öğretmeni olarak ilk tayin yerim,İstanbul /Beylerbeyi’ n deki Deniz Astsubay okulu oldu. 1963 te Heybeliada Deniz Harp Okulu edebiyat öğretmenliğine tayin oldum. Kıdemli Albay iken 1974 te kendi isteğimle emekli oldum.Ayrıca gerek görevli olduğum yıllarda gerekse emeklilik dönemimde ; İstanbul Atatürk Kız Lisesi, Site Koleji , Marmara Koleji, Moran Lisesi ve 12 yıl İstanbul Alman Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptım.Eşim Zeliha hanımla 1949 da evlendim,Yahya Gündüz ve Sahil isimli iki çocuğum ile Ebru,Tuğba,Alper isimli üç torunum var. “Dostlar Başına” ve “Sabır Sarmaşıkları”isimli iki kitabım yayınlandı.” Gönül kavşağı” isimli bir kitabımla yeni hazırladığım “Divan “ yakında yayınlanacaktır. Şiirlerim kadar sevdiğim hat ve resim çalışmalarıma zevk ve hevesle devam etmekteyim.
-Sayın hocam sizce şair kime denir?
-Şair şiiri gören adamdır.
-Şiirin tanımını yapabilir misiniz?
-Şiir aslında bir potansiyel enerjidir. Yani baldır.Nazım petektir. Ama bal peteğe yakışır. Onun için petek yani nazım şiiri gelecek nesillere taşıma güzelliği verir. Bal yapma işi bütün böcekler içinde yalnız arıya verilmiştir. Şairde birikimi ile şiiri üretendir. Yani diğer insanlardan farklıdır. Tekrar ediyorum. Şiir baldır. Şiir vardır. Onu nesire çevirsen de şiir değişmez her zaman için vardır. Şiir sanatçının duygusuyla oluşur, yorumcunun ifadesi ile dinleyiciye ulaşır. Şairlerin şiir anlayışları farklı da olsa ,önemli olan ortak nokta hissi mesajdır.

-İlk şiirinizi hatırlıyor musunuz?
-İlk şiirimi ilkokulda yazdım.O yıllarda yerli Malı Haftası yeni başlamıştı. Pek çok şair yerli malı şiirleri yazmışlardı. O şairlerin şiirlerini çok okumuştum. Kim bilir belki anılarda kalanlar olmuştur. Sene 1934-1935 İlkokulun II. Sınıfındayım. Hocamız da İlk öğretmenliğine bizim sınıfta başlamıştı. Hepimiz ona aşık olduk.Yerli malı Haftası dersini anlattı.Anladıklarınızı eve gidince tekrar etmek üzere tahrir (kompozisyon) yazacaksınız dedi. Son akşam ödev yapmak için arkadaşıma gittim. Onlarda radyo vardı. Bu da benim çok hoşuma gidiyordu. Çünkü o yıllarda radyo çok azdı. Arkadaşımla dersi karşılıklı birbirimize anlattık. Yazalım dedik. Herkes kendi anladığını bir köşede kağıda yazdı. Karşılıklı okuduk. Arkadaşım sen ne yapıyorsun Bekir dedi. Öğretmenimiz kendiniz yazın demişti, sense başka yerden aldığın şiiri ezberleyip bu kağıda yazmışsın dedi. Ancak benim dayım şairdi. Şiire düşkünlüğüm nedeniyle hafta ile ilgili çok şiir okumuştum.Bu konuda bilgim vardı.Şiirim şöyleydi;
Hiç durmadan tütüyor
Fabrika bacaları
Ardından çıkarıyor
En güzel, en sağlam
Yerli malı .
Şiirde ölçü tam yerleşmişti. 5-6 kıta tam anlamıyla yerli malı kullanmayı anlatıyordu. Arkadaşım sen bunu hocaya verme dedi. Ama ben heyecanlandım ve verdim. Hoca kağıtları topladı, okudu ve sonra geri dağıttı.Benim kağıdım çıkmadı. Hocama benim kağıdım yok değince ,dur bakalım seninki şu galiba dedi. Hocamın yanına gittim. Kulaklarımı çekip beni azarladı. Ben ne dedim. Sen ne yaptın,dergiden kopya çektiğin şiiri bana getirdin dedi. Ben yemin ederek kendimin yazdığını söyledimse de o inanmadı.Hem ağlıyor hem yemin ederek kendim yazdım diyordum. Hocam ağladığımı görünce duygulandı.Eski Türkçe birkaç satır yazı yazarak Yeni gelen edebiyat öğretmenine beni gönderdi. Latif bey okulun hatip ve edip hocasıydı.Şiirimi okuyup 4. sınıf öğrencilerine dönerek ; bakın arkadaşınız size bir şiir okuyacak dedi. 2. sınıf öğrencisi olarak heyecanla ilk şiirimi 4. sınıf arkadaşlarıma okudum. Çocuklar beni coşku ile alkışladılar.O kuvvet bana çok adımlar attırıp, okul gazetesine pek çok şiirler yazdırdı. Yıllar sonra Latif hocama bunu anlattımsa da hatırlayamadı. Oysa benim için çok önemliydi.
-İlkokul sıralarında başladığınız şiire hiç ara verdiniz mi?
-Babam 5. sınıfta ölünce şiiri boykot ettim. Ortaokulda hiç şiir yazmadım. Çünkü babamın ölümü ile öksüz kalan kardeşlerime bakmak yükümlülüğünü hissettim
-Şiire boykot ettikten sonra çok sevdiğiniz Edebiyatın başka dallarında çalışmalar yaptınız mı?.
-Ortaokulda Mehmet Ali Gençağ isimli hocamız benim çok iyi kompozisyon yazdığımı bilir, ancak şiir yazdığımı bilmezdi. Ben Edebiyat sevgisini ondan aldım. Çok güzel şiirler okurdu. Faruk Nafiz ve Yahya Kemal gibi şairlerden yorumlar yapardı. Hocamız bir gün kompozisyon konusu olarak hindiyi verdi. Kağıtları kontrol ettikten sonra herkesin kağıdını verdiği halde benim kağıdımı alıkoydu.Ben hindiyi aynen şöyle anlatmıştım.”Boynu bir kol gibi uzanıp, sonuna bir yumruk sıkılmıştır ki, o da koca cüssesine hiç yakışmayan küçücük kafasıdır.” Hocam bu satırların altını kırmızı ile çizmişti. Oğlum bunu nereden aldığını söyleyeceksin dedi. İyi düşün bir okuduğun yazıdan aklında kalmış olmasın dedi. Bende hayır bu benim kendi buluşum dedim. Hocam bu kompozisyonuma not vermedi.Kağıt bende dursun düşüneceğim dedi. Sonraki kompozisyonlarda bu durumu anlamış olacak ki 10 numara yazarların, 9 numara öğretmenlerin ve 8 numara da senin derdi. Ama sen henüz yazar olmadın sana 9 numara veriyorum derdi.Arkadaşlar o tarihten sonra Edebiyat ödevlerinde evimize gelerek yardım istediler.
-Şiire zaman içinde yeniden döndünüz bu dönüşünüzü bize anlatır mısınız?
-Şiire yeniden Kuleli Askeri Lisesinde başladım. O günlerde Lisenin son sınıfında öğrenci iken rahatsızlandım. Doktor yatacaksın dedi. Revirde hiç kitap almadan dinlenmek için yatırıyorlardı.O günlerde dersimiz Cenap Şehabettin idi ve onun “Senin İçin” isimli şiiri verilmişti . şiir çok hoşuma gitmişti. Kitabı yanıma alamadığım için sadece şiiri alarak defalarca okudum. Şiir şöyleydi;
“Sesin işler gibi bir şuh kanat gamlarıma
Seni dinlerken olur uçan kuşlara eş
Gün batarken sanırım o gölde bir başka güneş
Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma”
Şiirdeki şu akışa ve dile bakın. Şair o tarihlerde aruz veznini bu günün dili ile yazıyordu. Aruzu bulmak kolay, ancak Türkçe aruzu bulmak çok zordu. Yahya Kemal’ in bu konuda denemeleri vardı. Bir süre sonra ateşim düştü yemeğe izin verdiler. Merdiven başında bir ayna vardı. Aynanın sırları silinmişti. Aynada kendimi tuhaf bir şey olarak görünce duygulandım. Dışarıda bir ağacın altına oturdum. Bir bahar günü günlük güneşlikti.O anda aklıma şu mısralar takıldı.
“Seneler saçlarımın üstüne bir toz ekiyor
Feri yok gözlerimin gönlüme bir gam çöküyor
Orada şimdi hazan var camı yaprak döküyor
Ebediyet yoluna doğru yuvarlanmaktayım.”

Şiiri 5-6 kıta yazdım.Ancak şiiri aruz vezni ile yazdığımın farkında değilim.Şiirimi okudukça hoşuma gidiyordu. Burada kulağıma tanıdık gelen bir ifade Feilatün feilatün idi. Burada ortak olan şey Feilatün dü. Birden aruz vezni ile şiir yazdığımı anladım. Askeri Lisedeki edebiyat hocamız Ali Rıza Koralp sinirli bir kişiydi. Ona soramazdım çünkü çok sertti. Arkadaşım Ümit Yaşar Oğuzcan’ ı bir çok defalar haşlamıştı. O sırada 10. sınıf edebiyat öğretmeni yeni gelmişti. İlk defa okuldan kaçıp başka kışlada olan 10. sınıfa gittim. Okul forması olduğu için girmesi serbestti. Edebiyat öğretmeni Apti bey tenefüste çay içiyordu ona yaklaştım.Şu şiirime bakar mısınız dedim.Bu şiir kimin dedi. Bende şiiri ben yazdım dedim.Bir şey söyleyeceğim utanacaksın.Ayıp bu şiir aruzla yazılmış sen yazamazsın evladım dedi.Ben de teşekkür ettim.Şiirin aruzla olduğunu duymak için size geldim dedim. Durumu anlattım. O da beni kutladı.
-“Şiire dönüşünüzde sizi etkileyen akımlardan söz eder misiniz?
-Kuleli’nin son sınıfında iken Dr. Mehmet Kaplan İstanbul dergisini çıkarıyordu. Kendisine şiirlerimi gönderiyordum Oda bana cevap veriyordu şairane yazıyorsunuz, kafiyeye çok değer veriyorsunuz diyordu. Atatürk Devrimleri ve yenilikler hızla yayılmaktaydı. Bir çok yazar ve şair, heceyi, aruzu bir kenara bırak, Halk Edebiyatını, Divan Edebiyatını bir kenara bırak, edebiyat sanatlarını at. Sadece batıdan gelmiş bir serbest nazımı kullan. Tesiri büyük oldu. Orhan Veli ve Garip dönemi doğdu. Orhan Veli İstanbul’u dinliyorum şiiri ile meşhur oldu. Bir çok şair serbest vezin denemesine katıldı. Bu dönemde bende serbest nazımda şiirler yazdım. Ancak hece ve aruz veznini hiçbir zaman bir kenara bırakmadım… halen yazmaktayım.
-Şiirde zaman içinde değişiklik yapmak sizce doğru mudur?
-Şiir de değişebilir. Çünkü şiir maddi değil manevidir. Ruhsal duruma göre değişir. İnsan nasıl olgunlaşıyorsa şiir de aynı şekilde yavaş yavaş olgunlaşır. Şiir üzerinde ufak tefek değişiklikleri hoş görmek lazımdır. Bunu Yahya Kemal gazellerinde, Necip Fazıl şiirlerinde yaptı. Bende Mevlâya Mevlâya şiirimde yeniden düzenleme yaptım. Camilerde ilahi olarak okunan bu şiirimin içinde geçen “Urum” kelimesi nedeniyle o kıta okunmuyormuş. Halbuki aruzun ahengi ile musikinin birleştiği bu kıtanın da ilahide okunmasını istiyordum . Bunun için düşündüm taşındım. Şiirde :
“Dolaştım beldeler,boylar,
Urum,Türkmen, Arap köyler…
Pınarlar, Çeşmeler, Çaylar,
Akar Mevlâya Mevlâya…”
Diye yazılı iken kıtanın ikinci mısrağını yeniden değiştirerek:
“Şehirler,Yaylalar, köyler” diyerek şiirdeki Urum kelimesini kaldırıp ahengin bütünlüğünü tekrar sağladım. Camilerde okunan ilahinin şiirin bütününde okunmasını temin ettim. Şiirdeki değişiklikle bütünün ahengini bozmadan halkın isteğine uymuş oldum. Kafiye(uyak) bazen öyle bir denk gelir ki insanı sarhoş eder. Kafiye uğruna yapılmayacak hata yoktur.
-Kışlada Bahar, Hancı ve Marya isimli şiirleriniz edebiyatımızın “Anıt Şiirleri” arasındadır. Bu şiirlerinizin yazılış öykülerinden söz edebilir misiniz?
-Kuleli Askeri Lisesini bitirince kendi isteğimle piyade sınıfına seçildim.O dönemde uzun süreli kamplarda eğitim görüyorduk. Bizi Samsun’ a verdiler. Kampta koğuşlar düzenlenirken bir öğrenci ve bir nefer olarak tanzim edildi. Bu düzenleme ilerde subay sınıfında görev aldığımızda erler hakkında daha geniş bilgiye sahip olmak için yapılıyordu. Er- subay adayı birebir birlikte askerlik yapıyorduk.Askerin psikolojisini ve hayatını bilelim istiyorlardı.Bu beraberlikte onların memleketlerine gönderdikleri mektupları dahi biz yazıyorduk.Yazdırdıkları mektupların sonuna bir mani düşürürlerdi. Genellikle bu maniler köylerinden ezberledikleriydi. Onları yaza yaza kafamda biter-bitmez, olur – olmaz, Çatar -çatmaz, tüter tütmez vs. ifadeleri kafamda Kışlada Bahar şiirini oluşturdu. Çünkü mektuplarda askerler Tezkereyi alır almaz ordayım diyorlardı. Onların sözlerinde umut yoktu. Ancak ben şiirimde umudu işledim. “İbibikler öter ötmez ordayım” ifadesinde bahar anlatılmakta, “Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım” ifadesinde de köyde olacak olayları anlatmaktayım. Yani onun yaşayacağı olayların arkasında ben varım. Sevindirici şeyler anlatmaktayım. “Tüfekleri çatar çatmaz” yani istirahat anlarında “Daha güneş batar batmaz” derken hayal kurma saatlerinde, “Yatağıma yatar yatmaz ordayım” mısralarına ise rüya saatlerinde oradayım demektedir. Şiir Samsun’ da 1948 yılının Mart ayında başladı. Zaten Ağustos ayında subay çıktık ve şiir tamamlandı.
Hancı şiirinin esas adı “ Binbirinci Gece”dir .Hancı adını halk koymuştur. Ben bu şiiri binbir gece masallarını düşünerek oluşturdum ve” Binikinci Gece” ile de tamamladım. Şairler bir birini etkiler ve etkilenmelidir de. Şair diğer bir şairden ateş alır gibi etkilenmelidir.Yani onun etkisiyle yola çıkıp sonrasını kendi getirmelidir. Annem Niğde’ li babam Karaman’ lı olduğu için Ulukışla yolundan çok geçtim. Ben Ulukışla yolunda giderken Faruk Nafiz Çamlıbel’ in “Han Duvarları” şiirini hep düşünmüşümdür. En azından bende böyle güzel bir şiir yazayım demişimdir. Burada dikkat edilecek bir husus Faruk Nafiz Çamlıbel hanları yazmıştır. Ben ise şiirimde yolcuyu yazdım.

Marya şiirine gelince:Batıya bir sesleniştir. Marya ismi Ayşe’ ye veya Fatma’ ya benzer sıradan herkesin tanıyacağı bir isimdir. Erzurum’ dan beni İzmir’ e komando kursuna gönderdiler. Evliyim ve bir yaşında çocuğum var, hatta kardeşim yanımda okuyor. Bir şairin komando ile ne ilişkisi olabilir? Ama hayat bu. Komando kampını bir Fransız yüzbaşı yönetiyordu. Gündüzleri eğitim , geceleri ise İzmir’ de coşkulu bir eğlence hayatı içindeydik.Komandoluk yarın öleceğini bilerek, bu geceden delicesine eğlenmek olarak yorumlanıyordu. Bize verilen mesaj iyice eğlen sabah ölüm var deniliyordu. II. Dünya Savaşı’ nın tüm acılarını çektik. Kaybolmuş bir romantizm vardı.Acılar içinde o savaş ruhlarımıza öğle bir etki yaptı ki kampta olduğumuz o tarih 1953 tü. Yani Marya kamptaki acımasız ortamın içinde yazıldı. Ayrıca Marya şiirine aruz vezninin kalıpları yerleştirilmiştir. Örneğin “Kor tenli kızıl saçlı kanarya” mısraında Feilatün Feilatün Feilün kalıbı , yine “İnan ki sevgili Marya inan ki sen gideli” mısraında ise Mefailün Feilatün Mefailün Feilün kalıbı işlenmiştir. Serbest vezinle yazılan ve değişik kalıplar değişik sesler kullanıldı ama şiirde hep ahenk vardır. Koşmada veya gazeldeki gibi; Arya ,Marya, skalarya vs. Marya şiiri “Bizim yokluğumuzdan ne çıkar, aşkımız var ya” diyerek umutlu bir sonla biter.
-Edebiyatımızın bir çok dalında hizmet veren yazarlar başarılarında (Örneğin: Attila İlhan) özellikle şairlik yönlerinin etkili olduğuna inanıyor musunuz?
-Attila İlhan iyi bir şairdir. Onun Edebiyatın şiirden başka yönlerinde eserler vermesine hep üzülürüm. Sadece şiire ağırlık verseydi çok daha güzel olurdu. Bu nedenle ancak birkaç şiiri meşhur oldu.Bazı şairler edebiyatın şiir dışında ki diğer dallarında da meşhur olurlarken şairliklerine yazık etmişlerdir. Bakın Yahya Kemal bunu yapmadı. Şiirin dışında uğraşmadı. Yapamaz mıydı? Ama sırf şiire verdi kendini. Tanzimat’çılar ve Servetifunun’ cular her dalda eser vermişlerdir. Bu bize batıdan geçmiştir. Batıdan yeni görmüşler aman bize de geçirelim demişlerdir.Cumhuriyet döneminde her dalda eser vermeğe gerek yoktur. İyi şairse şiir, romancı ise roman dalında eser verseler olur.Sanatçı her dalda yazdığında gücünü gösteremez.
-Edebiyat türleri konusunda neler söylemek istersiniz?
-Edebiyat bir bütündür.Halk edebiyatı , Milli edebiyat veya Servetifunun edebiyatı diye ayırım sadece o günlerin daha iyi anlaşılabilmesi için bölümlere ayrılmasıdır. Bakınız Servetifinun edebiyatı dönemi 6 yıl sürmüştür. Rejim ve eğitim halk edebiyatı ile diğer edebiyat türlerini bir araya getirmiştir. Bu gün için Van’ da doğup büyüyen çocuklar dahi İstanbul ağzı ile konuşabilmektedir. Ağızlar bile değişti. Onun için halk edebiyatı, okumuş edebiyatı diye bir ayırım yoktur. Konu itibariyle hamasi şiir, lirik şiir diyebilirsin. Ancak yine de tekrar ediyorum Edebiyat bir bütündür.
-Edebiyat yönünden çağdaşlığı yorumlar mısınız?
-Aktüel konulara hakim olan kişi çağdaştır. Güncel çağdaş demek değildir. “Buğday”ı ele alalım. Adem babamız zamanından günümüze kadar gelen bu maddeye çağdışı diyebilir miyiz? Hayır o bir kültürün yansımasıdır. Ancak ben eski çağların kültürünü çağdaşlık olarak kastederken, dilini kabul etmiyorum. Dil yabancılığını yani eski edebiyat derken, eski dili kabul etmiyorum. Kültür bir soluktur. Dil ise farklıdır. Bence yaşayan ve bu gün için anlaşılan dil çağdaştır. Çağdaşlık birkaç yıla veya yıllara sığdırılamaz.Çağdaş şairler o çağı yaşamış şairlerdir.İçinde bulunduğu çağı yaşayan şair çağdaştır. Şair eski çağları da okuyarak, inceleyerek onu hazmeden ve aldıklarını da bize verendir. Yani çağdaş şair bir çok kültüre sahip olan bütün bir adamdır.
-Soyut kavramını yorumlar mısınız?
-Bir sözü derinlere götürmek için ara sıra böyle kavramlar modüle edilerek şiir yazıyorsanız o şiire güzellik katar, tatlı olur.Ama bütün bir şiiri anlaşılmaz hale getiriyorsanız o sizin tercihinizdir.Bana Picasso’nun resimlerini satmak isteseler ben ucuz ise alırım. Duvara asmak için değil. Çünkü onları ilerde para kazanmak üzere satın alırım. Defolu pul gibi. Benim algım bu ,yanlış deyin, hatalı deyin ,ne derseniz değin.Soyut resim yapan bir ressama, bu resimde ne anlatmak istiyorsunuz diye sorduğunuzda ben bilemem yorum sizin deyip çıkıyor. Benim anlayışımda sanat zevktir. Resim hoşuma gidiyorsa duvara asarım.
-Şiirleri yazılım biçimlerine göre nasıl sınıflarsınız?
-Bana göre şiir üç sınıftan oluşur. 1-Lirizmini ahenginden alan şiirler. 2-Lirizmini manasından alan şiirler. 3- Lirizmini değim ve deyişlerden yani halk kültüründen alan şiirler.
-Şiir felsefeyi hangi boyutlarda kullanmıştır? Örnek verebilir misiniz?
-Bu konuda en güzel örneği Yunus Emre vermektedir. Şiirinde kullandığı “garip” kelimesini yabancı bir dile nasıl aktarabilirsiniz. İşte bu bir kültür meselesidir. Yalnız adam, hasta adam, düşkün adam ve yabani adam anlamındadır. Garip ifadesi yukarıda kullanılan değimlerin komple bir ifadesidir. Zaten “garip” kelimesi yabancı, batılı anlamında kullanılmıştır. Çünkü batıdan aforoz edilen kişiler Türkler’ e sığındığında giysi ve yiyeceklere alışamadıkları için düşkün ve zavallı bir duruma düşmüşlerdir. Bu nedenle Türk halkı onlara garip yakıştırmasını kullanmıştır. Örneğin : Garip gibi adam, garptan yani batıdan gelmiş adam vs. İkinci bir örnek olarak ; Rabindranath Tagore’ ın şiirleri Hint dilinden İngilizce’ ye çevrilmiş, ingilizce’ den de Türkçe’ ye çevrildiği halde kendi felsefesinden ve lirizminden hiçbir şey kaybetmemiştir. Çünkü mana zenginliği ve güzelliği vardır.
– Sayın üstadım son bir soru olarak şiirin halka inmesi veya halka mal olması ne demektir.
-Ben halkın her bölümüne ulaşabilmek için değişik şiirler yazıyorum.Örneğin; gazel konusunda, benim hem meyhanede hem de cami de okunan, genç ve yaşlı çeşitli toplum kesimlerinin okuduğu şiirlerim vardır. Kısaca ben halkımın her bölümüne şiirimi götürüyorum. Halkın benden istemesini beklemeden ben halka gidiyorum.
Yazan: Özlem – Mehmet AĞIRGAN

İşte Bizim Masalımız..Feridun Erdoğan

Şubat 27, 2009

54ll

 

Herkesin bir hikayesi yada masalı vardır. Masalında kahramanı, ne zaman çıkıp geleceği hiç belli olmaz. Birgün kapınız çalıverir, hiç tanımadığınız ve o güne kadar hiç görmediğiniz, masalınızın kahramanı karşınızda durmaktadır. Masal bu ya… Diye başlar her masal, sonra gökten üç elma düşer. Nineler, dedelerin beşiğini tıngır mıngır sallarken, pireler deve olur,  develerse tellal olur. Bir vardır bir yoktur bu masal diyarında. İşte var olduğunda dalıvereceksin içine, yaşayacaksın kendi masalını, zaman seni kovalamaktan vazgeçene kadar. Sonrasında herşey senin, ister pamuk prenses ol istersen dev. Sen seç rolünü. Kim bilir belki masallar gerçek biz masalızdır. Birileri anlatıyordur bir varmış bir yokmuş diye. Ve işte bizim masalımız;

Ne sen beni tanırdın, ne de ben seni.

Bir yerlerdeydin ve mutlaka gelecektin,

Belki çok çok uzaklarda,

Belkide bana çokta yakındın.

Ben seni nasıl bulacaktım ?

Bildiğim tek şey gökyüzünde,

Aynı yıldıza bakıyorduk ikimizde,

Birbirimizi görmesekte,

Birbirimizi duymasakta.

Diyordu ki falcı kadın;

Ve o gökten üç elma yerine

Üç yıldız düşecek

Biri yüreğine,

Biri gözlerine,

Bir ellerine.

Diyordu ki o falcı kadın;

Çok yakında birisi, çalacak kapını,

Bu düşlerindeki sevgili.

Düğününüz çok yakın,

Ve bir gün çıktın karşıma.

Günlerden Cumartesi yada Pazardı,

Çıkıp gelivermiştin ansızın kapıma,

Seni ilk kez görüp,

Bir kapı aralığında , “merhaba” dediğimde;

Ürkek, gizemli, buğulu;

İstanbul gibi bakıyordu gözlerin.

O gün hani seni ilk gördüğüm gün,

Yıldızlardan düşüp kapımı çaldığın gün,

Gözlerinin gözlerime,

Ellerinin ellerime değdiği o gün.

İşte o gün doğuyordu yeni gün.

Senin ellerinde, senin gözlerinde

Ben sen oluyordum,

Sense ben …

Ve o ilk gün uzun ama upuzun bir yoculuk başlayacaktı seninle ellerin ellerimde. Misafir değildin, ev sahibiydin yüreğimin ta orta yerinde. Nasılda çabuk sevdi o ürkek buğulu gözlerini. Nasılda çabuk kabullendi seni yüreğim. Biliyordum artık yıllarca beklenen o sevgili sendin, beraberce baktığımız yıldızda asılı duran göklerde, senin gözlerindi.

Ve gökten o yıldızdan

Üç parça yıldız düştü,

Gözlerin gözlerime,

Yüreğin yüreğime,

Ellerinse ellerime..

Yeni bir hayat yeni bir yaşama koşacak nice mevsimler ve baharlar yaşayacaktık. İlk yürüyüş maraton olacaktı hayat yolunda sevgi çiçeklerini büyüterek. Seninle tüm mevsimleri bahar tadında yaşarken, çiçekler açmıştı gönül bahçelerimizde, Önce iki kişiydik üç olduk sonra da dört. Sanki beşinci mevsimi yaşıyorduk. Hep birlikte. Ve akıp geçecekti seneler.

Sen sevdiğim can yoldaşım,

Sen geldin hayat ve can verdin.

Sen geldin ben öldum aşk oldum.

Sen geldin ben sevdalın oldum.

Sen iyiki geldin.

*

Sevdamın diğer ortağı,

Bak duyuyormusun dinle;

Yüreğimden gelen sesler sana ait.

Her nefes alışımda içime akan sen,

Her soluduğumda can olan sen,

Hayat bulan ben !

**

Hayat yolunda

Hangi yoldan yürümüşsem,

Hangi sokağa sapmışsam,

Tüm yollar ve sokaklar sana çıktı.

Seni gösterirdi tüm mecburi istikametler.

Sana gelişlerimde,

Yeşil yanıverirdi bütün ışıklar.

*

Artık senle bir sevdanın iki ortağıydık.

Hiç kimse sevdama senin kadar yakışmadı,

Sevdam hiç kimseyi senin kadar yaşatmadı yüreğimde.

Adınki şiir oldu dudaklarımda,

En güzel mevsimleri seninle yaşadım.

Baharımsın , kışımsın, yazımsın,

Senki benim son baharımsın.

Sen dilimden hiç düşmeyen,

Bitmez tükenmez şarkımsın.

Sen benim hem gerçeğim,

Hiç bitmesini istemediğim düşümsün.

Bitmeyen masalım

Her gece uykum, sabahsa güneşim,

Bitmez yolculuğum, sonsuzluğum

Sen gözüm, elim, yüreğim, bebeğim sen.

Senki bana tanrının en güzel armağanısın.

Feridun Erdoğan