Archive for Şubat 2007

YAĞMUR BULUTLARI

Şubat 27, 2007

13er21.png

Yağmur Bulutları

‘Zeynebe..’

yağmur bulutları..
ağır ağır..dolaşıyor..
ak saçlı dağların üzerinde.
arar durur..
suya hasret..yürekleri..
gün batımında..bir akşam vakti..

umut..hep böyledir..zeynep..
serüvenden serüvene koşan..
çılgın bir sevda gibidir.!

an olur…
yorgun savaşçı misali..
yıkılıp..düşer..
kavuşur hasretini çeken toprağa..
2001-pozantı
(Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar-şiir kitabı:Karahan Kitabevi yay.2005/Adana)

 

Melih Baki

ÇİKOLATA PARASI..

Şubat 26, 2007

image0072.gif

Bülent, avucunu açmis kendisine dogru elini uzatan adama ters ters bakti.
Elli yaslarinda gösteren adam, görmeye alistigi hirpani kiyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve saglikli görünüyordu.
‘Sapa saglam adam gidip çalisacagina dileniyor, belki benden daha zengindir’ diye düsündü. Zaten cani çok sikkindi, birde sinirlenmisti.

Alayci bir ses tonuyla:

– Ekmek parasi mi istiyorsun? diye sordu.

– Hayir çikolata parasi lazim!

Bülent’in kizginligi saskinliga döndü. Espri yetenegi olan dilencinin hali de baska oluyor diye düsündü.

– Niye siz ekmek bulamayinca çikolata mi yiyorsunuz?

– Hayir. Ekmek bulamadigimiz günler genellikle bulgur pilavi yeriz, onu da bulamadiysak aç yatariz.

Bülent adamin ciddi mi konustugunu yoksa dalga mi geçtigini anlayamamisti.

– Bu gün karniniz doydu üstüne tatli mi istedi caniniz?

– Fakirin cani mi olur ki, tatli istesin beyim.

– Bu bir kamera sakasi mi yoksa sen is bulamamis stendapçi misin?

– Hiçbiri degil. Sadece fakirim. Bugün karimin dogum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

– Dogum gününde yas pasta alinir bildigim kadariyla.

– O bizim için degil zenginler için. Otuz yillik evliligimiz boyunca ona bir kez bile yas pasta alamadim. Ama her dogum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayi çok sever.

Adamin söyledikleri Bülent’in dikkatini çekmisti. O aksam karisiyla kavga etmis, kapiyi çarpip kendini sokaga atmisti. Arabasina da binmemis sahile kadar yürümüstü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamisti. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardi. Dalgalar sikintisini alip götürürdü.

Fakat karisinin evde agliyor oldugunu bildigi için olsa gerek, hiçbir sey onu rahatlatmiyordu.

Dilenciyle konusurken biraz kafasi dagilmisti. ‘Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu’ diye düsündü.

– Cebinde bir çikolata alacak para yok mu simdi?

Bülent’in sorusu üzerine adam ceplerini bosaltti, bir nüfus cüzdanindan baska bir sey çikmadi.

– Ben dilenci degilim. Isim yok. Günlük çalisirim, ne is bulursam yaparim. Fakat bu gün bütün gün is aradim, aksilik bu ya, hiçbir is bulamadim.

Bülent oturdugu banki isaret ederek yer gösterdi.

– Oturun biraz dertleselim bari, dedi.

Adam çekingen çekingen oturdu yanina.

– Yok mu esin dostun, borç alacak akraban?

– Fakirin akrabalari da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karinlarini doyururlar.

– Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karini?

– Hem de çok seviyorum. Otuz yilimi aydinlatti o benim.

– Himmmm. Ask hem de otuz yil süren ask. Hayret dogrusu! Askin ömrü en fazla üç yil diyorlar oysa. Sen otuz yildan bahsediyorsun.

– Evet. Geçen yillar sevgimi azaltmadigi gibi artirdi.

– Söyle o zaman nedir evlilikte mutlulugun sirri? Söylediklerine bakilirsa sen mutlulugun formülünü bulmus gibisin.

– Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

– Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canim. Bende alti yillik evliyim. Sevdigim kadinla evlendim, fakat mutlu degilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapiyi çarptim çiktim. Evimiz, arabamiz,isimiz, gücümüz, her seyimiz var, ama mutlu degiliz. Senin hiçbir seyin yok, ama mutlusun. Para mi acaba bizi mutsuz eden?

– Hiçbir seyim yok mu? Hayir benim her seyim var. Benim karim her seyim. Sevgilim, esim, arkadasim, hayat yoldasim. Hayatimi paylastigim insandan daha degerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, is diye her sey dediginiz seylerdir aslinda hiçbir sey olan.

– Öyle deme, su kadar varligin içinde bile karim her seyden sikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

– Altin tasin, kan kusana faydasi yoktur beyim. Sen kadin ruhunu hiç anlamamissin. Hiçbir kadin iyi bir evde oturdugu, hergün çesit çesit yiyecekler yedigi için mutlu olmaz. Bir kadin, kocasinin her seyi oldugunu bildiginde ancak mutlu olur.

– Sizin mutlulugunuzun sirri bumu?

– Olabilir. Ben karima degerli seyler alamiyorum ama ona benim için ne kadar degerli oldugunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

– Bir kadina degerli oldugunu nasil hissettirilir?

– Küçük kizi severek.

– Küçük kiz mi? Hangi küçük kiz?

– Yasi kaç olursa olsun her kadinin içinde hiç büyümeyen bir küçük kiz vardir. O kizi ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadini da o kadar mutlu edersin.

– Nasil yani?

– Küçük kiz neleri sever, nelerden hoslanir bir düsünün. Küçük kizlar hep begenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarini duymaya bayilirlar. Kendilerine prensesmis gibi davranilmasini beklerler. Küçük kizlar hep prenses olmayi hayal ederler. Sürprizlerden hoslanirlar. Biraz simartilmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kizlar. Öyle degil mi?

– Haklisin. Benim dört yasimda bir kizim var. Adi Aylin. Her aksam boynuma sarilir ‘babacigim beni ne kadar seviyorsun? ‘ diye sorar. Giysisini degistirdigi zaman etrafimda ‘Baba güzel olmus muyum? ‘ diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. ‘ Harikasin prenses gibiolmussun’ demeliyim. Dünyanin en güzel kizi demeliyim.

– Iste kadinlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yasindaki karima böyle davraniyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yil da yasarsak ben ona böyle davranmaya devam edecegim. Ona ‘bebegim’ diye hitap ediyorum çok hosuna gidiyor. ‘Bebegim bana bir çay yapar misin? ‘ dedigimde çay yapmak için nasil kosturdugunu görmelisiniz.

– Hiç kavga etmez misiniz siz?

– Kavga evliligin tadi tuzu. Arada biz de tartisiriz. Küsüp barismanin tadi ayridir. Benim karim bir keçi kadar inatçidir. Onunla barismak için ugrasmak ayri bir keyif verir bana.

– Benim esim çok ciddi kadindir. Hiç küçük kiz havasi yok onda.

– Küçük kizlar büyüdükleri zaman artik sevgi, ilgi istemeye utanirlar. En ciddi yada en yasli kadinin bile o küçük kiz mutlaka vardir. Yeter ki sen o tatli kizi sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kizi asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuskuyla bakar. Küçük kizlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kirilirlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumusak dokunuslari severler.

– Bu tavsiyeni deneyecegim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen islerim çok yogun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

– Bu sadece bir bahane. O küçük kizi mutlu etmek dünyanin en kolay isi. Çogu zaman birkaç tatli söz yeterli olur. Sen o küçük kizi mutlu ettiginde karsiligini fazlasiyla alirsin. Artik o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir.

Karisi mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadasini mutlu etmelidir.
Düsünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuga çiksan ne kadar mutlu olabilirsin.
– Haklisin da ben de bütün gün ailem için çalisip yoruluyorum.

– Yine para, yine dis sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadinlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadinlar hediye almayi severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasini bekleme. Hediyenin yanina sevgini katmazsan hediyenin bir anlami yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadi. Günlük kazandim günlük yedik. Bazen aç kaldigimiz günler oldu. Hiçbir zaman karimin kulaklarina altin küpe takamadim ama her zaman ask sözleri fisildadim. Hiçbir zaman boynuna pirlanta gerdanlik alamadim ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumusacik sardim bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayaga kalkti.

– Bana müsaade, artik gitmeliyim, karim merak eder. Sende git evine küçük kizin gönlünü al, belki o küçük kiz simdi evde aglayip duruyordur.

– Bülent de ayaga kalkti. Kuvvetlice elini sikti.

– Sizi tanidigima çok memnun oldum.

Elini birakti koluna girdi. Yolun karsisindaki pastaneyi gösterdi.

– Hadi gel esin için suradan çikolatali pasta alalim, dedi.

Pastayi aldilar. Adam hayatinda ilk defa karisina yas pasta götürmenin mutluluguyla, bin bir tesekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanindaki

manavdan karisinin en sevdigi meyvelerden aldi.

Evine geldiginde karisi sismis gözlerle mutfak masasinda oturmus su içiyordu. Bülent hiç konusmadan meyveleri büyükçe bir tabaga döküp yikadi.,sonra esinin önüne koydu.

– Bunlar dünyanin en sansli meyveleri, dedi.

Inci hiç konusmadi.

– Sorsana ‘niye’ diye.

Inci kizgin kizgin:

– Niye? Diye sordu.

– Çünkü dünyanin en güzel ve en tatli kadinin midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci sasirmisti. Bir anda yüzünün ifadesi yumusamisti.

– Bunlar senin sevdigin meyveler, senin için aldim.

– Hayret bir sey! Her zaman kendi sevdigin meyveleri alirdin. Benim hangi meyveleri sevdigimi iyi hatirlamissin. Aslinda bu bekledigim istedigim bir seydi. ‘bak senin sevdigin meyveleri aldim’

Ama simdi kiymeti yok. Çünkü sana çok kirginim, meyve alarak gönlümü alamazsin.

– Özür dilerim seni kirdigim için.

Sonra Bülent yere diz çöktü.

– Cezam neyse raziyim. Ama bir tek sey istiyorum senden. Seni delice seven bu adami senden mahrum etme.

– Bülent yere çömelmis, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.

Inci kikir kikir gülmeye basladi.

– Affetmek o kadar kolay degil. Bakalim hangi cezalara katlanabileceksin, dedi

Bülent iste o zaman ona muzip muzip bakan esinin içinde sakladigi küçük kizi gördü.

Bundan sonra her sey daha farkli olacak diye düsündü.

ÖRÜMCEK AĞI

Şubat 26, 2007

5000000001058830.gif

Dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı ölünce cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama şöyle seslendi: “Hayatta iken tek bir gün bile birisine iyilik yaptıysan buraya girmeyeceksin. ”
Günahkar adam uzun süre düşündükten sonra, bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırladı. Balta girmemiş ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti.

Heyecan içinde o günü meleğe anlattı. Melek adama gülümsedi ve ardından elini şaklattı. Gökten bir örümcek ağı inmişti.

Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti. Adam neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalıştılar. Ama adam ağın o kadar çok insanı taşımayacağından korkarak onları itmeye başladı. Tam o sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme düştü.

“Yazık” dedi melek. “Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiliği de kötülüğe dönüştürdü.O insanlara şefkat gösterebilseydin eğer, ağın herkesi taşıyabileceğini de görecektin.”

‘’YAŞAMIN ÖRÜMCEK AĞINI ÖREN İNSANIN KENDİSİ DEĞİLDİR. O, BU AĞDA SADECE BİR TELDİR VE BU AĞA YAPTIĞI KATKIYI ASLINDA KENDİ YAŞAMINA YAPMAKTADIR…..”

Alıntı (Musa ÜLKER)

SAKIN KİMSEYE ” ANGUT ” DEMEYİN,İLTİFAT ETMİŞ OLURSUNUZ !…

Şubat 25, 2007

SAKIN KİMSEYE “ANGUT” DEMEYİN, İLTİFAT ETMİŞ OLURSUNUZ!…
(
Bu yazı, bu cennet vatan için can baş koyan tüm yurtseverlere; “Yiğit Turnalar”a adanmıştır.)
 
           YİĞİT TURNALAR  (Vefa-1)   Vefa nerde diye, düştüm yollara; çok oldu, kervanı geçti dediler.
  Bir de dostluk sordum, şaştım kullara; toprağa karıştı, göçtü dediler.
                                                          (“Vefaaa!” adlı şiirimden)
  Vefa da dostluk ta fedakarlık gerektiriyordu. Maddi ya da manevi.
Cüzdandan, zamandan, bedenden, hayattan…
Dağda, taşta “ÖNCE VATAN!” yazıp dururken;
“Önce can, sonra canan!” düşüncesi sarmıştı kulları.
Daha da kötüsü, “Herkes kendi başının çaresine bakmalı”, “gemisini kurtaran kaptan”dı.
“Menfaat dünyası, kardeşim!”di… “Mühim olan, çıkarlar!”dı.
En kötüsü de, “Düşene bir tekme de sen vur!” telkiniydi.
Hasılı, “çıkarlar” Ademoğlu’nu insanlıktan çıkarıyordu.
Oysa biz bu aleme insan olmaya gelmiştik; “Kal-u bela, Ahde vefa” diye birşey vardı…
Acaba “vefa” denen şey, en son, Fatma hanımın Beyrut’taki mezarı başında mı görülmüştü (veremden-1885).
Abdülhak efendi’nin, günlerce kabri başında geceleyip gözyaşı döktükten sonra “Makber” şiirini yazdığı…
Bir büyük efendi’den işaret geldi:
  “Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
   Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir.” diyordu koca Akif…
Evet evet… Cevabı göklerde aramalı; turnalara, kazlara sormalıydım.
Para pul, makam mevki, şan şöhret derdinde olmayan, yoldaşını satmayan kuşlara yanmalıydım derdimi…
Yaban kazları pek yamandılar: zeki, uyanık, eşine sadık, hisleri çok kuvvetliydi.
Fırtınaları, depremleri önceden algılar; bekçilik yapar; hava saldırılarına karşı radar gibi iş görürlerdi.
Fedakarlıklarına şahit olan kullar, “Acaba biz insan mıyız?” diyerek kendilerine sorar; gözyaşlarına mani olamazlardı.
Onlar, “önce can” diyenlerden değildi. “Anca beraber, kanca beraber”, “Ya canan, ya ölüm!” diyorlardı.
“Ya istiklal, ya ölüm!” der gibi.
Hayat yoldaşları için canlarını vermekten çekinmiyorlardı.
Hele angıtlar (Angut- Tadorna ferruginea)…
Eşleri ve yavruları için canlarını sebil eden angıtlar…
Vurulmuş veya yaralı eşlerini terketmemek için avcının kalan kurşunlarına bedenini hedef edip, canını telef eden angıtlar…Ademoğlu, kuşların bu fedakarlığını, “Ahmaklık, budalalık, aptallık” olarak değerlendiriyor; enayi ve aptal yerine “Kaz ve angut” diyordu.Fedakarlığın, vefanın adı, ne zamandan beri aptallık olmuştu?
Bir de turnalar…
Türk milletinin kültüründe, geniş ve köklü bir yer tutan turnalar…
“Bir yazdan, bir güzden derdimizi deşen” turnalar…
Dosttan, yardan, sıladan haber sorduğumuz turnalar…
Gelirken pek ses vermeyip te, giderken feryat eden; ayrılığın acısını bilen turnalar…
Eşleri, can yoldaşları vurulunca çığlıkları vadileri çınlatan, deli divane olan ve avcıya hedef olarak sevdiğiyle beraber mahşere yollanan…Yiğit turnalar… Vefakar turnalar… İnsan olanı duyguya boğan, kalplere rahmet çağıran turnalar…
Onlara göre, “hayat” dediğin şey neydi ki?
Ya, “adam gibi” yaşanırdı ya da Ademi imrendirip utandıracak şekilde can verilirdi. Yiğitçe… Yüreklice… “Türk gibi”…Pek nankör olan Adem, turnayı da argoya bulaştırmış; kumarda batıran şahsa “turnaya döndü” demiştir.
Oysa, turna hangi davayı kaybetmiştir; kumarbaz hangi davayı?…
……………………………………………….
Hayattan geçen başka turnalara gelince:
“Önce vatan!”, “Vatan sana canım feda!”, “Ya istiklal, ya ölüm!” diyen… Bu ülkeyi karşılıksız seven…
Ömrünün baharında, bu uğurda organlarını, bedenini ve canını feda eden…
Elleri, kolları, bacakları kopmuş, yüzü parçalanmış, gözlerini de kaybetmiş.
“Bir isteğin var mı?” diye soran komutanına:
“Gözlerimi istiyorum komutanım… Bana gözlerimi geri verin komutanım.” demişti.
“Bana, önceki sağlam bedenimi geri getirin.” dememişti.
“Ben onu bunu bilmem komutanım!. Alemin enayisi, aptalı ben miyim?… Ben anlamam!… Benim sağlığımı geri getirin!!!…”demek istediğini hiç düşünemem. Şehadet yolcusuna yakışmaz…
Vatan için nöbet tutan neferin, önce gören gözlere ihtiyacı vardı.
Hakkını helal et, Levent yiğidim. İsteğini vaktinde yetiştiremedik.
Başımız çok kalaba, işimiz başımızdan aşkındı… Feryadın kargaşaya karıştı…
İrtica kökü kazımaktan ve baş örtüsüyle uğraşmaktan fırsat bulamadık.
Ne inatçı kökmüş; sittin (altmış) senedir kazı kazı bitmiyor.
Bir de Hatçe’nin baş örtüsü yok mu, ayaklarımıza dolaştı koşturamadık.
Hatçe de amma inatmış haa!… Canını verecek, örtüsüne dokundurtmayacak.
Kapkaççılar, çantasını bırakmak istemeyenleri sürüklüyorlardı yollarda;
Biz de, örtüsünü bırakmak istemeyen Hatçeleri süründürüyorduk kaldırımlarda.
Bunlar, terörist filan değillerdi, öç alma peşinde hiç değillerdi.
Devletine bağlı, ülkesini seven ; bu vatana asker yetiştiren analar, bacılardı. Senin gibi vatan evlatlarını yetiştiren. Cephede “Allah Allah” diye kutsal vatanı savunan yiğitleri doğuran; binbir çile ile yetiştirip askere yollayan…
Garib insanlardı; Mevla’larından başka kimseleri olmayan…
(O’na malik olanlar, neden yoksun; O’ndan yoksun olanlar neye maliktir).
 Ağlamaktan başka ellerinden birşey gelmiyordu… İstismarcıların ise, her zaman olduğu gibi işleri tıkırındaydı.
Zaten bu millet, farklı kutuplardaki istismarcıların arasında ezilip sindirilmiyor muydu?
Birileri bu milletten intikam alıyordu; düzeni, kendi çıkarları doğrultusunda uydurup duran.
Şehid cenazeleri başında ağlaşanlar hep başörtülü Türk ana bacıları değil miydi?
Onlar bu vatana evlatlarını kurban verirken, biz onlara ambargo uyguluyoruz; ayaklarının altını öpmemiz gerekirken…
Atatürk’ün hiç istemediği kepazelikler sergileniyor; Türk, öz yurdunda köle yapılmak isteniyordu…
Bir kamusal (salak diyesim gelir) alanı ziyarete gelen kadına:
“Teyze, başınız bu şekilde kapalı olursa buraya giremezsiniz. Eğer çıkarıp yeniden şu şekilde bağlarsanız, mesele yok.” denildi.Kadıncağız bu duruma karşılık (kendisinin; bütün operasyonlardan yara bile almadan sıyrılıp, bir uçak kazasına kurban giden özel harpçi şehidin anası olduğundan hiç söz etmeyip) ziyaretten vazgeçtiğini söyledi.Ardından da; Anadolu’nun yiğit analarına yaraşır şu hatırlatmayı yaptı:
“Gidin de, bu kuralı koyanlara şunu söyleyin:
BENİM BAŞIMI NASIL KAPATACAĞIMA ONLAR KARAR VERİRSE;
OĞULLARIMIN NEREDE VE NE ŞEKİLDE ASKERLİK YAPACAKLARINA DA BEN KARAR VERİRİM!!!…”
(Ayak altları öpülesi gazi ve şehid yakınlarımız!!!… Duygu ve hatıralarınızı bizimle paylaşınız… torlakon@yahoo.com) Her neyse Levent astsubayım… Her neyse…
3 Kasım 2004’te uçurduk seni Arş-ı Ala’ya… Önden giden turnaların yanına…
Selam eyle Bahtiyar Aydın’a, Bedri Karabıyık’a, Mesut Kuru’ya, Recep Güngör’e, Hüseyin Güvercin’e ve cümle yoldaşlarına.Anadolu’nun yiğit turnalarına…
Orada; yeryüzünde olan mercan gözlülerin göremediklerini de görürsün, gözlere ihtiyaç duymadan.
Belki, geride bıraktığın gazi, yaren ve yoldaşların da yanına gelmelerini arzuluyorsun tez elden.
Yakınlarının, mezar başlarındaki gözü yaşlı, mahzun halleri sana ızdırap veriyordur şüphesiz.
Vefayı umuyor, kadirbilirleri gözlüyorsundur;
Bedenini feda ettiğin vatan toprağını geriye bıraktığın kullardan.
Müsterih ol… Sahipsiz kalmayacak şehidin emaneti.
Son turna arşa doğru uçmadan…        13 Mayıs 2005
       TORLAKON  
 torlakon@yahoo.com
Günün önemi: “Şimdengerü hiç gimesne; kapıda, divanda, mecliste, seyranda TÜRK DİLİNDEN ÖZGE SÖZ SÖYLEMESİNLER.”
13 Mayıs 1277  ( Karamanoğlu MEHMET BEY )

 

43 Yıldır sorulmayan soru…Yılmaz Özdil..

Şubat 25, 2007

Yılmaz Özdil.. .ağzına sağlık..

  43 (kırk üç) yıldır sorulmayan soru
 
  “AB için referandum yapılsın.”
  Madem millet için AB’ye girmek istiyorsunuz. .. Yetti
  artık, emrivaki…
  Millete sorun.
  İstiyor mu, istemiyor mu?
 
  Çünkü benim bildiğim, AB’nin bir numaralı kriteri,
  millet ne istiyorsa, onu yapmak…
  Aksini değil.
  Bu nedenle onlar kendi milletlerine sordu… İsteyen
  girdi, istemeyen girmedi.
  Mesela, Norveç…
  Seçilmiş bir hükümet vardı iktidarda.
  Yani milletten “yetki” almıştı.
  Ama buna rağmen, referandum yaptı.
  “Hayır” dedi millet… Girmediler.
  Bir zarar gördüklerini de, görmedim.
  
 
  Peki ya biz?
  İlk başvuru, 1959’da.
  Menderes… Rahmetli…
  Kimseye başvurdu mu, “başvuralım mı, başvurmayalım
  mı” diye?
  Başvurmadı.
  Başvurmadan başvurdu…
  Sonra?
  Hatırlayın…
  Demirel, Ecevit, Özal, Yılmaz, Çiller…
  Hepsi birer defa girdi AB’ye…
  Hepsi, ayrı ayrı kutlama yaptı AB’ye girdiğimiz için.
  E baktı ki millet, bir yere girdiğimiz falan yok…
  “N’oluyor” demeye kalmadı…
  Tayyip Erdoğan iki defa daha girdi.
  Patlattığımız havai fişeğin haddi hesabı yok, AB’ye
  girdiğimiz için.
  En fazla defa biz girdik!
  Ama hâlâ dışardayız.
  Hatta, dışarda bi tek biz varız.
  Bu arada bize giren girene…
 
  Ve işte bugünkü soru…
  Siyasilere değil, size.
  Herkes kendine soracak.
  Herkes kendine verecek cevabı…
 
  1963 Ankara Anlaşması’nı milat kabul edersek… Dile
  kolay, 43 yıldır…
  Ekonomiden hukuka, tarladan gökyüzüne, aklınıza
  gelen gelmeyen her konuda
  “AB’ye uyum için” yasa çıkardık.
  Hayatınızda olumlu yönde ne değişti?
  Size ne faydası oldu?
 
 
  Çünkü şöyle bir manzara var.
  Çıkarılan AB’ye uyum yasaları…
  Bölücüye yaradı.
  Apo’ya yaradı.
  Fehriye’ye yaradı.
  Köktendinciye yaradı.
  Takıyyeciye yaradı.
  Diasporaya yaradı.
  Rum’a yaradı.
  Cari açığa yaradı.
  Kapkaççıya yaradı.
  Katile, ite, uğursuza yaradı.
 
  Peki…
  Aynı AB’ye uyum yasalarının…
  Vergisini ödeyen, karıncayı incitmeden hayatını
  sürdürmeye çalışan, yargıya güvenen, devletini seven, bayrağına saygı
  gösteren, namuslu, yurtsever vatandaşa nasıl bir faydası oldu?
 
  Açalım biraz…
  Bu nasıl ortak?
  Sınıflar sardalya kasası gibi…
  60’şar 70’şer kişi sığışıyor çocuklarımız.
  Öğretmenlerimiz, ameleden az kazanıyor.
  Bu şartlarda AB’ye girmemiz mümkün mü?
  Değil.
  Peki siz hiç, bugüne kadar Avrupa Birliği’nin bir defa
  olsun, “bu sorunu çöz, çözmezsen olmaz” dediğini duydunuz mu?
  Ben duymadım.
  Ama eğitimle ilgili ne duyuyoruz hep?
  “Ruhban Okulu’nu aç.”
 
  Sabahın 4’ünde giriyoruz hastane kuyruğuna… Kalp
  ameliyatına bile 6 ay sonraya gün veriliyor…
  Temel insan hakkımız yok yani!
  “Al şu fonları, hastane aç” diyor mu?
  Demiyor… Ne diyor?
  “Limanları aç.”
 
  Bayramda 104 kişi daha öldü. Her yıl küçük bir
  Avrupa kenti kadar
  insanımız yollarda heba oluyor.
  “Yollarını düzelt” demesi gerekmez mi?
  Gerekir… Ama o ne diyor?
  “Ermenistan’ a yol aç.”
 
  Resmi olarak 2.5 milyon, gayriresmi olarak 10 milyon
  işsiz var Türkiye’de.
  Fas’ın Tunus’un Cezayir’in işsizini alıyor.
  Bize duvar.
  Bi tek kimi alıyor bizden?
  PKK’lıyı.
  İşçi suçlu. Terörist mağdur.
 
  Bölücü posteri taşıyana “dokunma” diyor.
  Atatürk posteri asana “indir onu” diyor.
  
  AB üyesi İngiltere, kendi genelkurmay başkanına göre
  bile, “elalemin ülkesinde işgalci.”
  Çıt çıkmıyor.
  Bizim asker, “kendi toprakları üzerinde” uçak
  uçuruyor… Şiddetli itiraz.
  Kınama.
 
  El ele verip, Çanakkale’den Antep’e, İzmir’den Urfa’ya,
  katlettikleri Türk’ün haddi hesabı yok.
  “Soykırımcısın” diyor.
  “Değilim” demek yasak üstelik.
 
  Kendi ülkesinin şartlarına göre kanun çıkarmakla
  yükümlü olan Meclis, “tercüme bürosu”na döndü… Trafik suçu bile
  işlenmeyen ülkelerin kanunları bire bir Türkçe’ye çevriliyor.
  Sonra ne oluyor?
  İt, uğursuz kol geziyor.
  Namuslu vatandaş korku içinde.
 
  Farz edelim, Akmerkez’e gittiniz.
  Üstünüz aranıyor mu?
  Aranıyor… Çocukların bile aranıyor.
  Ama polis, şüphelendiği bir kişinin üstünü
  arayabiliyor mu?
  Arayamıyor.
  Neden?
  Çünkü artık, hakim kararı gerekiyor.
  Akmerkez’deki güvenlik görevlisinin hakim kararına
  ihtiyacı yok…
  Devletin polisinin hakim kararına ihtiyacı var.
  Buna “AB’ye uyum” deniyor.
  
  Tatile gideceksiniz. ..
  Mesela, Belçika’ya.
  Vize vermek için, tapu istiyor, banka cüzdanı istiyor,
  gidiş-dönüş uçak bileti istiyor, kalacağın otelin rezervasyonunu
  istiyor, şimdi yeni moda çıktı, kulaklarını gösteren fotoğraf istiyor.
  Ama Fehriye orada.
 
  Hâlâ bir terslik yok mu burada?
 
  Cumhuriyet 83 yaşında…
  AB kaç yaşında?
  “AB için referandum yapalım” dedik…
  Ali Kemaller çok kızdı.
  Devam o zaman…
 
  Temel sorun şu aslında…
  Yıllardır diyorsun ki, “AB, AB…”
  E görüyorsun ki, iş boka sarıyor.
  Şimdi çıkıp, nasıl diyeceksin.. .
  “Bu iş yanlışmış.”
  Nasıl diyeceksin?
 
  İnsanın, yanıldığını kendisine bile itiraf etmesi
  zordur.
  Ama yanıldıkları nokta, AB değil.
  “Türkiye’yi adam edecek” bütün güzelliklerin, ancak
  ve sadece, “dışardan gelebileceğini” sanıyorlar.
  “Bizi kurtarsa kurtarsa, yabancılar kurtarır”
  zannediyorlar.
 
  Yanıldıkları nokta bu.
 
  Zihniyetlerinin dedeleri de, İngiliz Muhipleri
  Cemiyeti’ydi. .. Amerikan mandacılarıydı.
 
  Hatta, başka versiyonlarını da yaşadık, yakın
  geçmişte…
  Hatırlayın…
  Sovyet’e sarılmıştı çoğu.
  Kendi devrimine dudak büküp, elalemin devrimini
  alkışlıyorlardı.
  Gorbaçov çıktı, pardon dedi…
  Harç bitti, yapı paydos, herkes yoluna…
  Ayazda kalakaldılar!
  Savruldular.
  Kimi “eşitlik meşitlik” falan derken, en vahşi
  patrondan daha kapitalist oldu…
  Kimi daha düne kadar Allah’a bile inanmazken, takke
  taktı kafasına.
 
  Nereyi tuttularsa, kurudu!
  “Yabancıların” becerebileceğine inandılar…
  Mustafa Kemal’in “kalıcı” olabileceğine inanamadılar
  bir türlü.
  Bakar kör çünkü bunlar. Görmüyorlar.
  Ama dünya görüyor…
  Geçen yüzyıldan bu yüzyıla “ayakta geçmeyi başaran
  tek ideoloji” O ufak tefek, sarışın adamın devrimi oldu.
  İlelebet payidar.
 
  Ben de şunu görüyorum naçizane…
  Ve gurur duyuyorum…
  Bunlar nereye sarıldıysa, kurudu.
  Ama özellikle lise ve üniversite gençliğimizin
  yüreğinde yeşeriyor
  Kemalizm hergün… Her genç, yeni bir fidan… Kökleri
  Asya’da, dalları
  Avrupa’da, yaprakları ABD’de Avustralya’da.
 
  Bu gençlerden cesaret alarak, soruyorum…
  Cumhuriyet 83 yaşında.
  AB kaç yaşında?
  Milletlerin ömrüne bakacaksak eğer…
  Bizim devletimiz varken, bunlar mağarada yaşıyordu,
  mağarada.
  Sen kime akıl öğretiyorsun?
  Hıyarağası!
 
  Asabım bozulduğu için ağzımı bozdum, kusura bakmayın.

ÇANAKKALE…

Şubat 25, 2007

bulent_ecevit1.jpg

 

Söyle Arkadaşım’ dedi Anadolulu Mehmet
yanıbaşındaki Anzak erine
‘nereden kopup gelmişsin,
neden çökmüş bu mahsunluk üzerine?’

‘DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDAN’ dedi gencecik Anzak
‘öyle yazmışlar mezar taşıma.
doğduğum yerler öylesine uzak,
örtündüğüm topraksa gurbet bana.’
‘dert edinme arkadaşım’dedi Mehmet
‘değil mi ki bizlerle birleşti kaderin,
değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet,
sende artık bizdensin,
sende bencileyin bir Mehmet’

Çanakkale’de toprağının
üstü cennet altı mezar
kavga bitmiş mezarlarda
kaynaş olmuş yiten canlar.

‘ya sen dedi Mehmet
oyun çağındaki İngiliz erine,
‘yaşın ne senin kardeş
böylesine erken buralarda işin ne?’
‘yaşım sonsuza dek onbeş’
dedi ufak tefek İngiliz eri.
‘köyümde askercilik oynar
coştururdum trampetimle bizimkileri
derken kendimi cephede buldum
oyun muydu, gerçek miydi anlamadan,
bir sahici kurşunla vuruldum.
Sustu boynumdaki trampet,
son verildi böylece oyundan bozma işime
Gelibolu’da bana da bir mezar kazıldı
mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ’ yazıldı.
öyküm de künyem de bundan ibaret.’

yağmur yağıyordu usul usul toprağa
gozyaşları düşerek üstüne sanki
damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
sahibini yitiren bir trampet.

‘ya sizler’ dedi Mehmet
dünyanın dört kıtasından
mezarlar dolusu erlere,
‘hangi rüzgar savurdu sizleri
bu bilmediğiniz yerlere’

kimi İngilizdi, kimi İskoç
kimi Fransızdı, kimi Senegalli
kimi Hintli kimi Nepalli
kimi Avustralya’dan kimi yeni Zelanda’dan Anzak
gemiler dolusu asker
her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu’nun oya gibi koylarından şizarak
tırmanmışlardı dağa bayıra
siper siper yara gibi yarılan toprak
mezar olmuştu savaş ardından onlara.
Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ
kiminin de mezar taşında
on altı on yedi on sekiz yaşında
EBEDİ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı.
Çanakkale topraklarında,
her birinin erken biten yaşam öyküsü
eski yazıtlar gibi taşlara böyle kazılı.
‘anlamaz mıyım’ dedi ‘halinizden kardeşler’
adına yazılı taşı bile olmayan asker
anadolulu Mehmet
‘ben de yuzyıllarca yaban ellerde
neyin uğruna bilmeden can vermişim
kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
ilk kez Çanakkale’de ermişim.
uğrunda can verdikce vatandı ancak
ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
değil mi ki sizler alamasanız bile
bu topraklar almış sizi sizleri basmış bağrina
sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale.

Çanakkale’de toprağının
üstü cennet altı mezar
kavga bitmiş mezarlarda
kaynaş olmuş yiten canlar.

bir garip savaştı Çanakkale savaşı
kızıştıkça kızginlığı dindiren
ara verildikçe ateşe
düşmanı kardeşe
döndüren bir savaştı.
Kıyasıya bir savaştı
ama saygı üreten bir savaş
yaklaştıkça birbirine
karşılıklı siperler
gönüller de yakınlaştı
düştükçe vurusanlar toprağa
dostlar gibi kaynaştı.

savaş bitti.
ölenler kaldı sağlar gitti
köylü köyune döndü evli evine
kır çiçekleri geldiler akın akın
çekilen askerlerin yerine
yaban gülleri, dağ laleleri, papatyalar,
kilim kilim yayıldılar toprağa.
siper siper
toprağın savaş yaralarını örttüler
koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine.
çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
silah yerine saban tutan elleriyle
geri aldi savaş alanlarını doğa
can geldi toprağa silindikçe kan izleri.
yeryüzünde cennet oldu öylece
o cehennem savaş yeri
şimdi Çanakkale Gelibolu
bahçe bahce, ülke ülke
mezar dolu.

üstü cennet altı mezar
Çanakkale toprağının
kavga bitmiş mezarlarda
kaynaş olmuş yiten canlar.

Huzur içinde uyusun
vuruştukları toprakta
kavgadan kinden uzakta
yanyan dostça yatanlar.

 

Bülent ECEVİT (28 Mayıs 1925 – 5 Kasım 2006)

GÖRDESLİ MAKBULE..

Şubat 24, 2007

Yunanlılar Sakarya Meydan Muharebesi’ni kaybetmiş, Afyon mevzilerine çekilmişlerdi. Hummalı bir faaliyetle yeni mevzilerini kuvvetlendirmeye çalışıyorlardı. Fakat Yunan Başkumandanlığı’nın canını sıkan en mühim neden; en emniyetli olması lazım gelen cephe gerisi hareketlerinin, bilakis büyük bir huzursuzluğa maruz kalmasıydı.
Cephe gerilerinde gerilla harbi vardı. İşgal altında kalan Türkler mücadeleden vaz geçmemişlerdi.
Küçük küçük gruplar halinde çalışan Türk çeteleri fırsat buldukça, Yunan geri hizmet ve ikmal birliklerine baskınlar yapmaktaydılar.
Cephe gerilerinin emniyetini sağlamak için buralarda kullanılan muharip birliklerin bütün dikkati Akıncılar müfrezesindeydi. Zira en büyük zararı bu müfrezeden görmekteydiler.
Gördes–Sındırgı–Akhisar üçgeni içindeki sahada, bir Türk, (Gördesli Halil Efe) Akıncılar çetesi kendilerinden çok üstün bir kuvvetle çarpışmaktaydı. Nâmüsaid şartlar içinde meydana gelen bu karşılaşmada Akıncılar müfrezesinin tek avantajı araziyi iyi tanıması ve bu sûretle manevra yapabilmesiydi. Buna rağmen, muharebeyi kesip sıyrılmaya imkân yoktu ve çetenin cephanesi gitgide tükenmekteydi. Saatlerce süren bu gayrî müsait çarpışma, muhariplerin moralini bozmaktaydı. Fakat, çetenin içinde bulunan bir kadın kahramanın, zaman zaman kükremesi onlara, yeni bir mücadele ruhu ve cesaret aşılamaktaydı.
Kükremiş bir aslan
16 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bu çarpışmada durum gittikçe çetenin aleyhine dönmekteydi. Birçok muhariplerin gözü düşmandan çok, çekilecek bir istikâmet aramakla meşguldü. Her zaman olduğu gibi bir ara Makbûle’ Hanım’a yeni bir heyecan ihdas etme fırsatı çıktı. Düşman ateşinin durakladığı bir sırada Makbûle’yi kükremiş bir arslan gibi düşmana saldırırken görüyoruz. Bu hareketin ruhlarda yarattığı ateşin parlaması ile sönmesi bir oldu. Çünkü bu genç ve cesur kadın, alnından aldığı bir mermi yarası ile yere yıkıldı. Başta Halil Efe olmak üzere, bu acı kayıp bütün erkekleri sarstı. Cesaret kaynaklarını kaybeden çete için muharebeye devam etmek, artık mümkün değildi. O kadar değildi ki, bu mukaddes ve muazzez şehidenin mubârek naşını bile kaçırmaya imkân yoktu. Onu gömmediler bile. Mevcut siperlerden birine olduğu gibi yatırılan Makbûle’nin cesedi, birkaç avuç toprakla ancak örtülebildi.
Gördesli Makbûle, Halil Efe ile 1921 senesinde evlenmişti. Fakat bir çokları gibi bu bedbaht çiftin de balaylarını düşman karşısında geçirmeleri mukaddermiş. Silaha sarılan genç karı–koca; kurdukları çete ile dağlara çıkarak; aylarca düşmanla çarpışmıştı. Çok zaman baskın yapan, bazen da baskına uğrayan Akıncı müfrezesi bir uğur ve kahramanlık sembolü gibi yanlarından ayrılmayan bu kadın kahramandan örnekler aldı.

 

ALINTI..

 

ŞEHİT ŞERİFE BACI..

Şubat 24, 2007

efa61af377.jpg 

İşte Şerife gelin bu köylü ve 21 yaşında. O’nu 16 yaşında evlendirmişlerdi. Düğünden iki ay sonra Harbi Umumi patlak verdi. Kocasını askere aldılar. 6 ay sonra da Çanakkale’den kocasının ölüm tezkeresi geldi. Kimsesizdi, hiçbir geliri yoktu. “Bu tazeliğiyle yapayalnız durması yakışık almaz” diyen köyün yaşlıları, onu sakata ayrılmış bir asker gazisi olan Topal Yusuf ile evlendirdiler.

Üç yıl sonra Şerife Gelin’in bir kızı oldu. Küçük kıza Elif adını koydular. Elif anasını emiyor, emdikçe Şerife Gelinin sütü artıyordu. Bunu fırsat bilen komşular, o günlerin salgın hastalıkları yüzünden anası ölen, yetim kalan, süt ememeyen hangi çocuk varsa, Şerife Gelin’e getiriyorlar; Köyün yetimlerini hep O emziriyordu. Belki de bunlar çile günlerinin tabii bir yansıması idi. Sonuç olarak bu köyde yetimlerin tamamı süt kardeşi, Şerife Gelin de süt anası olmuştu… Evdeki işlerle birlikte dışarı işlerini de Şerife gelin yapardı. Öküzlerle çift sürmek, merkeple dağdan odun getirmek, orakla ekin biçmek, döğen sürmek hepsi hepsi Şerife Gelin’i gözlüyordu. Kocası Topal Yusuf’un sadece adı vardı. Savaşta sol bacağı kopmuş, yakınında patlayan bomba bir gözünü kör etmişti… Kulaklarının duyması ise günden güne ağırlaşıyordu. Bu haliyle O’nun iş yapması zaten mümkün değildi. Günlük işlerini ve hizmetini de Şerife Gelin yapıyordu.

Çile demet demet, hicran gökleri tutmuş, gözyaşı diz boyu olmuş akıyordu. Nice şehit anaları oğlunun acı haberiyle ciğerini dağlarken nice gelinler hayata küsmüş, nice umutlar baharında solmuştu. Açlık, yokluk, perişanlık kol geziyordu. İnsanlar saadeti sadece ölümün kollarında açan bir çiçek sanır hale gelmişlerdi. Artık gözler taa uzaklara, umutlarsa bir başka bahara kalmış gibiydi.

Bir akşam üzeri köyde tellal bağırıyordu.

“– Eyyyyy ahali! Duyduk duymadık demeyin. Cuma günü her haneden bir kağnı, İnebolu’ya yük taşımak üzere gidecektir”… Aynı tellal bir daha, bir daha olmak üzere 3 sefer bağırdı. Bu, konunun önemini vurgulamak içindi. Üç sefer aynı şeyin bağrıldığı pek vaki değildi. Demek ki bu konu olağanüstü bir önem arzediyordu.

Herhangi bir sebeple tellal bağırmışsa, o akşam konunun görüşülmesi için köy odasında toplantı yapılırdı. Bunu herkes bildiğinden, toplantı için ayrıca duyuru yapılmamıştı. Akşam yapılan toplantıda Muhtar şu açıklamayı yaptı:

– Ankara’da açılan yeni Meclis ve kurulan hükümet, Anadolu’ya saldıran Yunan askerine son darbeyi vurabilmek için kış boyunca hazırlık yapıyormuş. Kulakları çınlasın iki ay kadar önce köyümüze gelen M. Âkif, camimizde verdiği vaazda:

– “Bir milletin hayat hakkı ve varlığını sürdürme konusunda üstünüze bir görev düşerse, yerine getirmekte aslâ tereddüt etmeyiniz. Vatana sahiplenmek için gerekirse herbirimiz, toprağın koynuna girmeye aday olabilmeliyiz ki, bu vatan bizimdir diyebilelim,” demişti. Komşular! Sizin anlayacağınız, deniz yoluyla İnebolu’ya getirilen cephane ve top mermilerinin cepheye taşınması için bütün çevre köylere görev verilmiş. Adına ister imece, ister salma, ister başka birşey deyiniz; taşıma işi muhakkak halledilecekmiş. Bizim köyün taşıma sırası Cuma günü olarak bildirildi. O gün, İnebolu’dan 80 kağnı cephane yüklenerek Kastamonu’ya doğru yola çıkmamız gerekiyor. Herkes hazırlığını buna göre yapsın. Muhtar, bir de liste hazırlamıştı. Listeyi baştan sona okudu. Sonra da:

– Burada olanlar olmayanlara haber versin, dedi.

Herkes birbirinin yüzüne “Burada kimler yok?” der gibi baktı… Toplantıda sekiz isim yoktu. Bunlar adına da zaten kadın veya çocuk yaşta gençler gidecekti. O akşam köy bekçisi sekiz kişinin evini dolaşıp yola ne zaman ve nasıl çıkılacağını bildirdi. Her evden bir kağnı duyurunun yapıldığı şekilde Cuma günü vardı. Şerife Gelin de bunlar içerisinde idi.

Tarih, 1921 yılının son günleriydi. Birdenbire bastıran kar yolları kaplamıştı. Sıra ile cephaneler yüklendi. Yüklemesi yapılan kağnı yola çıkıyordu. Şerife Gelin, köyde bakacak kimsesi olmadığı için Elif’i yanına almıştı. Şerife Gelin’in kağnısına top mermileri yüklendi, yol verildi… Şerife Gelin, İnebolu çıkışında kağnıyı durdurdu. Oraya kadar sırtında taşıdığı kızı Elif için top mermilerinin arasında bir yer ayarladı. Tek korunma aracı yün yorganını da top mermilerini ve kızını yağıştan korusun diye, kağnı üzerine örttü. Sonra tekrar kağnı başına geçip “Bismillah” diyerek öküzleri çekmeye başladı. Bu görevi onlarca köy, binlerce kağnı yaptığı için yol güvenliği konusunda bir sorun yoktu. Soğuğa karşı korunaklı oldun mu tamam! Hele hele öküzlerin iyi ise, işin kolay! Şerife Gelin, öküzleri çekiyor, kar ise yağıyor, yağıyordu. Kağnı tekerleri karla karışık çamurlu yollarda makamsız bir gıcırtının zevksizliğiyle ilerliyordu. Şerife Gelin’in bir korkusu vardı; kendinden bile sakladığı bir korku. Kalbinde kocaman bir çıban, çaresiz bir dertti bu… Ama onu hatırlamak istemiyor; azimle, hırsla kağnı arabasının önünden tüm engelleri delercesine yürüyordu. İçten içe duâ etmeyi de ihmal etmiyordu. Bu halde epeyce yol aldıktan sonra kağnı birden durdu. Şerife Gelinin yüreciğindeki yara deşilmişti. Evet kara öküz yürümüyordu. Bu her zamanki huyu idi. Zorlamaya, yüke hiç gelemezdi. Şerife Gelin yuları asıldı. Hayır! Gelmiyordu. Öküzün ardına geçip gâh! dedi. Üvendire ile dürttü. Kara öküz biraz yürüyüp tekrar durdu. Bir saat kadar önce yağan kar durmuş, hava soğumaya başlamıştı.

Şerife Gelin:

– Kurbanın olayım kara tosun, beni perişan etme. Arabam top mermisi dolu; Cepheye yetişmesi lazım. Haydi n’olur yürü. Haydi n’olur. Kara öküz az daha yürüyüp boynunu eğdi, eğdi. Sonra olduğu yere gürpüden çöküverdi.

Şerife gelin:

– Eyvahhh! Ne yapacağım ben şimdi, diyerek tekrar kara öküzün yanına vardı. Yalvarırcasına başını okşadı. Gözlerinden öptü, titreyen sesiyle:

– Haydi kara tosunum. N’olur yatma kalk. Boyunduruğa ben de koşulayım. Yeter ki sen yatma. Kara öküz nice zorlamayla yerinden kalktı. Boyunduruğu kaldıramaz gibi boynunu yere eğiyordu. Bereket öbür eşi sarı öküz güçlü idi; zaten kağnı buraya kadar onun sayesinde gelebilmişti. Şerife Gelin, öküzlerin yularını arabanın okuna taktı. Sonra kara öküz tarafına geçip eğik boyunduruğa öyle bir yüklendi ki, göğsünden bütün vücudunu kaplayan bir ıslaklığın yayıldığını fark etmedi bile.

Kaç defa kara öküz yatmış, kaç defa boyunduruğu Şerife gelin göğüslemiş, bunların artık sayısını unutmuştu… Ne kadar yol aldığını ise hiç bilmiyordu. Şerife Gelin’in karnı açtı. Lâkin açlığı dert etmiyordu. Biricik Elif’i aklına geldi. Tabii ki O’nun da karnı zil çalıyordu. “Elif’imi azıcık emzirebilseydim” dedi. Ama Elif uyuyordu; zaten uyansa da bu soğuk havada çocuk emzirilmezdi. Kendi kendine: “Elif uyanmadan Kastamonu’ya varabilseydim bari”, dedi. Böyle söylenirken, içindeki bir ses karşı dağdan yankılanırcasına gürledi:

– Ya sonra? Şerife Gelin şaşırdı birden. Etrafına bakındı, kimsecikler yoktu. Bu gizli ses ile cedelleşmeye başladı:

– Sonrasına Allah kerim.

Meçhul ses:

– Âmennâ! dedi, önce. Sonra da Şerife Gelin’in belki de çaresizlikten hep görmezlikten geldiği bir gizli derdi ham bir çıbana iğne sokup patlatır gibi deşiverdi:

– Peki Ilgaz Dağı’nı nasıl tırmanacaksın? Bu kara öküzle, bu kağnı oradan çıkar mı?

– Çıkarrrrrrr, diye bağırdı Şerife Gelin; gerçi yüküm Kastamonu’ya kadar ama bu araba Ilgaz dağını da çıkar, Ankara’ya da varır… Cepheye de… Şerife Gelin’in göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Soğuktan donmak üzere olan elleri şimdi sinirinden titriyor, iki de bir üvendireyi elinden yere düşürüyordu. Ilgaz Dağı’nı geçilmez, aşılmaz diyen kimdi? Az önce kendisiyle cedelleşen sesi, sesin sahibini aradı. Hiddetinden dudaklarını kemiriyor, elindeki üvendireyi gart! gurt! diye kürtün öbeklerine saplayıp saplayıp çıkarıyordu. Kendini korkutmaya, caydırmaya, azmini kırmaya çalışan bu sese hınçla bağırdı:

– Heyyy! Bre çılgın ses! Hey bre meçhul korkak! Karınca fıkrasını duymadın mı? Derler ki karınca İstanbul’dan yola çıkmış, mübarek beldeleri görmek ister. Sormuşlar:

– “Nereye gidiyorsun?

– Hacca gidiyorum.

– Sen bu cılız gövdenle, bu çöp bacaklarınla, İstanbul’dan Hicaz’a kadar nasıl gidersin?

– Varamazsam hiç olmazsa yolunda ölürüm ya”, demiş. Ben de öyle… varamazsam yolunda ölürüm. Lâkin bu mermiler yollarda kalmaz, bıraktığımız yerden birileri yüklenir ve cepheye mutlaka ulaştırır. Şerife Gelin böyle söylese de, çok iyi bildiği Ilgaz Dağı’nı ve onunla geçen hatıralarını sisli puslu camdan bakar gibi bir süre seyre daldı. Bu seyir, ne durup bakmaya, ne bakıp görmeye benziyordu. Bir hissedişti bu; bir duyuş, bir anlayış… Çookkk uzaklardan gelen, fırtınaya binmiş, dağlarda yankılanan, tepelerde savrulan bir ses; kimbilir belki de Şerife Gelin’in duymak istediği, yahut istemeden duyduğu bir ses… Ilgaz Dağı için, oranın kendi has evladına bakınız, neler fısıldıyordu:

– Ilgaz Dağı, çilenin harman olduğu yer. Ilgaz Dağı; yetimleri, dulları, kimsesizleri ağlatan mekân; gözyaşını kaynağında donduran fırtına seli. Ilgaz Dağı; ümitleri söndüren, hayalleri sükûta erdiren bir hengame…

Nice garibanın çıplak ayakla yürüdüğü bayır. Vardıkça dikleşen, çıktıkça yokuşa vuran yollar… ve içinizdeki aşka, merhamete, sevgiye inat acımasızlaşan dağ… Eşkıyalara taş çıkartan kurt sürüleri. Karıyla kışıyla, geçit vermeyen engebeleriyle, Ilgaz Dağı bir muamma… Kağnıdaki küçük Elif’in ağlaması duyuldu birden. Hıçkırıklara karışan bu feryat, Şerife Gelin’in beynini zonklattı. Yavaş giden kağnıyı durdurmadan düşe kalka telaşla arabanın ardına koştu. Yorganı açıp baktı; Elif kızın sesini duyuyor, kendini göremiyordu. Gözlerini yuvasından patlatırcasına açıp bir daha baktı. Elini uzatıp ot kurularını karıştırdı:

– Yavrum! Elif’im, diye bağırdı.

Zavallı yavrucak otların arasındaydı. Boğuk boğuk ağlıyor, hıçkırıyor, kendini yırtıyordu âdeta. Soğuk, dondurucu bir hal aldığı için yorganı Elif kızın ve top mermilerinin üstüne iyice sıkıştırdı. Şerife Gelin’in esas korkusu, top mermilerinin göçüp kaymasıydı. Bu halde zaten Elif kız ezilir yamyassı bir et parçasından farksız hale gelirdi. Tekrar aceleyle arabanın önüne koşup, öküzleri çekmeye başladı. Nice öne geçenler uzaklaşıp görülmez olmuş, nice arkada kalanlar Şerife Gelin’e yetişmiş, geçip gitmişlerdi. Kimse kendisine zimmetlenen cephaneyi yerine teslim etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Şerife Gelin’in çektiği kağnı tekrar durdu. Kara öküz yine yürümüyor, başını geri geri asılıyordu. Şerife Gelin, iyice üşümüş ağzından burnundan gelen salyalar birbirine karışmıştı. Çene kemikleri birbirine vuruyordu. Kağnının kara öküz tarafına geçerek “yazıklar olsun sana; çekil boyunduruktan, çekil de ben koşulayım” dercesine bir süre baktı. Gözleri kısılmıştı. Bütün vücut azaları titriyordu. Hiddetinden dolayı üvendireyi kaldırdı, kaldırdı; sonra da arka üstü kardan adam gibi göçüverdi.

Şerife Gelin, donmakta olduğunu işte o anda farketti. Yıkıldığı kar içerisinden çabalayarak kalktıktan sonra, yine zor bela kağnı arabasının üzerine çıkabildi. Elleri ve ayakları donma noktasına geldiği için kağnıya binerken kaç defa kayıp yere düştüğünün sayısını bilemiyordu. Şerife Gelin, bindiği kağnıdan öküzlere kısık sesiyle ve belki de son defa “gah!” dedi. Sesi yavaş yavaş kayboluyordu. Elif çatlayacak gibi ağlarken, Şerife gelinin kolu kanadı âdeta robotlaşıyordu. Kağnı serseri bir mayın gibi, şehrin dışındaki Kastamonu kışlasının yakınına kadar gelip orada durdu.

Kar dinmişti; Elif ağlıyordu. Anlaşılan, bütün kuşlar Elif’in yasına, onun feryadını dinleyenlere iştirak ediyorlardı. İşte bu yüzden bu akşam, cümle kuşlar suskun, güvercinler sanki taş kesilmiş; sığırcıklarsa hıçkırmadan son damla gözyaşlarını içlerine akıtıyorlardı. Besbelli ki öyle; öyle olduğu için de sükût, bu mahalle matem gibi siyah otağını kurmuştu.

Bu kimsesiz kağnının yanına giden görevliler karşılaştıkları acıklı manzarayı şöyle not ettiler:

“Kağnı üzerinde soğuktan donan bir kadının cesedi vardı. Donmuş kadının cesedini arabadan indirirken, yorganın altında ağlayan bir çocuk sesi işittik… Top mermilerinin arasında, otlara sarılı eski çulların içinde bir kız çocuğu ağlamaktan bitkin hale gelmiş, boğuk ve kısılan sesinin sanki son feryadını ediyordu.

Hepimizin ortak kanaati şu oldu; Bu Türk anası, evladını ve top mermilerini korumak için kendini feda etmiştir.”

Grup vaktinin kar üzerindeki yansıması, bu kağnının yanına gelenlerin yanaklarından süzülen damlacıkları çiğdem rengine boyamıştı. Batan Güneş ise, Şerifeler, Elifler, Zeynepler ve kardelenler için yeniden doğmak üzere, kızıllığını saklarcasına karanlığın göğsünde yavaş yavaş kayboluyordu.

Tuba Akkuş

SÜREYYA SÜLÜN HANIM..

Şubat 24, 2007

İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım…Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve tarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, biraraya gelen beşyüz civarında cengaver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır.
…Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazıd’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalimi yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün hanım vardı…
Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beşyüz yiğit, yılmadan, kaçmadan döğüştüler. Ölüyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü

alıntı.

BİNBAŞI AYŞE..

Şubat 24, 2007

İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır:
“…Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukâvemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilâhare Nuri Çetesi’ne katıldım. Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Koçarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim.
İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahır Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”…
Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yâdigârı olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir

alıntı.