Yağmur’un Sesi…

Nisan 22, 2010
 

Yağmur’un Sesi

Var mıdır yağmurun sesi …
Bence yok….
Buluttan inen yağmur damlaları sessiz sedasız
Kendini yerçekiminin kollarına bırakır….
Ve toprağa düşer …
Toprak sevinç naraları atmaya başlar,
Çıkan ses, toprağın özleminin sesidir,
Bazen bir dala,
Bir ağaca,
Ya da bir yaprağa düşer
Ve ses, umudun sesidir,
Yağmurun sesi değil..
Kimi zaman kiremit,
Ya da çinko bir dama düşer
Bir melodiye dönüşür
Ve ses, yağmurun değil
Yağmurun değdiği yerlerin sesidir……
Yağmur,
Cama değer aşkı,
Toprağa düşer umudu,
Dama düştüğünde ise,
Bazen hüznü,
Bazen korkuyu,
Bazen de sevgiyi anımsatır …
Yağmurun sesi dediğimiz aslında
Değdiği yerin sesidir ….

Ve Yağmur bazen gönüle düşer
Gönül dile gelir
ŞİİR olur

 
Oya Özpoyraz

Bu şiirin hikayesi: https://i1.wp.com/i175.photobucket.com/albums/w146/elvisgirl1972/MIX/SUPERBEAUTY%202/4eg48.gif 

Kalemi ile yüreğini koyan can dosta teşekkürlerimle……

Gökyüzünden düşen yağmur tanecikleri adını bilmediğimiz bir enstrumantal çalgının çıkardığı ilahi bir ses gibidir. Öyle huzur verirki çok uzaklara götürüverir seni, bazende çok uzaklardakini sana getiriverir.Bazen umudun sesi olur bazense hüznün sesi, bazen korkuyu bazense sevgiyi hatırlatır.
Bazen çok düşünürüm yağmur yağarken, gökyüzünden yağmur tanecikleri düşerken yere, belkide gökyüzünde ağlayan biri vardır diye..Belkide oda hasrettir birilerine..Belkide oda ağlıyarak gözyaşlarını dökerek rahatlıyordur.Oda hüznü,sevinci, korkuyu sevgiyi yaşıyordur.Belkide sevdiğine koşuyordur kavuşmak adına.
suyun toprağa hasreti,
toprağın suya hasreti gibi…

Feridun ERDOĞAN

 

 

 

…Siyah Beyaz Bir Resim

Nisan 22, 2010

 
 
…Siyah Beyaz Bir Resim

Eski bir kitaptı aradığım
Bulduğumda bir resim düştü arasından
Sararmış, siyah beyaz bir resim.
Baktım,
Biraz gurur,
Biraz mutluluk
Ve birazda yorgunluk la bakan
Bir çift yeşil göz…
Bu gözleri ortaya çıkaran
Yeşil elbiseli annem…gülümsüyordu..

Yanı başında,
Bakışları aynı, renkleri farklı gözlerle
Şakakları ağarmış babam…

Rengarenk balonlar sarkıyordu,
Annemin günler,geceler boyu uğraştığı
El emeği göz nuru ile işlenmiş,
Rengarenk çiçeklerle bezenmiş,
Çin iğnesi yorganın örttüğü yatağa…

Siyah elbiseli,
Yaşına inat simsiyah saçlı bir kadın
Tutmuştu ellerini,
Göğsü mavili kırmızılı kurdelelerle,
Sapsarı altınlarla bezeli,
Gözleri ağlamaklı,
Ruhu delikanlı telaşında olan çocuğun..

Dede uzandı gururla,
Grili,lacivertli gömleğinin cebindeydi
Söz verdiği saat
Taktı koluna

Ve ben
Biraz kıskanç ve bir o kadarda mutlu.

Ağlıyorsun, dedi oğlum
Alt tarafı bir resim
Biraz sararmış siyah beyaz bir çocuk resmi
Evet
Sararmış, siyah beyaz bir resimdi baktığım
Ama rengarenk anılarla dolu….

 
Oya Özpoyraz

 

Gün Atatürkçülerin günüdür !!

Ocak 25, 2010

Gün Atatürkçülerin günüdür!..

Atatürkçüler!.. Atatürk Cumhuriyetinin sahipleri.. Laik, çağdaş, batılı, demokrat Türkiye Cumhuriyeti’ne inanan insanlar..
Eğer bugün susarsanız, bugün sinerseniz, bugün koparılan gürültüler, toz duman edilen ortamda Atatürk ve Cumhuriyeti’nden şüphe ederseniz hele, biteriz.
Atatürk biter. Atatürk Cumhuriyeti biter..
Yıllar önce İkinci Cumhuriyet sulandırmasıyla ortaya çıkıp, aslında Ortadoğu ve Orta Asya’ya göz dikmiş Amerika’nın ihtiyaç duyduğu tampon, uydu “Ilımlı İslam” devletine döneriz.
O zaman yeni bir Atatürk de bekleyemeyiz. Çünkü Atatürkler tarihte kolay yetişmiyor.. En azılı düşmanı Llo yd George’un dediği gibi, yüzyılda bir geliyorlar dünyaya.. Geçen yüzyıl bize nasip olmuştu. İki yüz yıl üst üste şansın bize dönmesini ummayın..
Bakın, Ortadoğu ve Orta Asya siyasetini tamamen bir Ilımlı İslam Türkiye’ye bağlamış Amerika’nın niyetleri nasıl açık!..
Ne diyor gayri resmi sözcüleri Newsweek dergileri..
Türkiye’de iki derin devlet var. Biri temiz.. Onlar Atatürk Cumhuriyetçisi laikler.. Kimler?.. Ordu.. Yargı.. Üniversiteler. Yani tüm dinamik güçler ve tüm Atatürk bekçileri.. Bunlara dil uzatamıyor. Ne diyor..
B ir de Kirli derin devlet var.. Temiz derin devlet varlığını devam ett irebilmek için kirliye muhtaç. Yani eninde sonunda o da bulaşık.. O da kirli..
..Ve baklayı ağzından çıkarıyor..
“Ey Türk milleti.. Bu derin devletten kurtulmak için tek yol var önünde.. Mart ayındaki seçimlerde oyunu AKP’ye ver. Yüzde 47’den daha fazla ver ki, onlar iyice coşsun, ötekiler iyice pıssınlar..”
Yani, Deniz Baykal’ın göstermelik, Devlet Bahçeli’nin “Yavru” muhalefetine bile tahammül edemiyorlar, görünüşte.
Aslında Amerika’nın sorunu muhalefet değil. Bir Kemal Derviş müdahalesiyle işi nasıl başarıp, darmadağın ettikleri tüm öteki partiler yanında iktidarı AKP’ye nasıl altın tepside sunduklarını bilmeyen var mı?.
Amerika’nın sıkıntısı Atatürk’ün ve ilkelerinin yılmaz bekçisi Ordu.. O orda, öyle dimdik durdukça, cumhuriyetin laik ilkelerinden ödün vermek, Ilımlı İslam devleti kurmak mümkün olmayacak..
O zaman hedef ne?..
Ordu!..
Türkiye’nin derin devleti var da Amerika’nın yok mu?.. Onlar salmazlar mı kendi derin devletlerini Türk Ordusunun üzerine.. O ordu yıpratılır, o ordunun Türk halkı nezdindeki başından beri açık ara süren “1 numaralı güvenilen kurum” niteliğine gölge, şüphe düşürülürse iş kolaylamaz mı?..
Oynanan oyun bu..
Bu ülkede her iktidar, polisi ele geçirebilir.. Ama Menderes dahil, Ordu’yu ele geçirebilen çıkmadı. Çıkmaz. O Harpokulu orda durdukça çıkmaz.
Bugün polis ne durumda biliyor musunuz?.
Tarikatlar ne kadar sızmışlar haberiniz var mı?.
Bugün Ordu’yu yıpratan her olayın içinde ve başında polisin olması tesadüf mü?.
Polis, yargının, yani savcıların, mahkemelerin isteğiyle mi hareket ediyor, yoksa iktidarın emir kulu mu?.
Polisin o gün nereleri basacağını polisten evvel devlet televizyonunun bilmesini neye bağlıyorsunuz mesela..
Çok kr itik bir Ordu mensubunun evi basılır, güya çok önemli belgeler ele ge çirilirken, savcılara haber verilmeyişi, polisin eve gelip yalnız başına 3 saat çalışması ve bilgisayarı yedekleme yapmadan alıp gitmesi tesadüf mü?.
İçinden çeşitli silahlar çıkan kazı yapılırken, polisin tüm özel yayın kurumlarına engel olup, sadece TRT kameramanı eşliğinde çalışması hep masum tesadüf, ya da talihsizlikler mi?.
Ordu’dan şüpheyi pompalayan satılık kalemler, hem de bu kadar temel yanlışı yapan polisi niye eleştirmiyorlar sizce?.
Geçen gün, bulunan silahlarla ilgili, 1965 yılında askeri okulda bize verdikleri dersi özetledim. İşgal altındaki ülkede, işgalcilerle gerilla savaşı yapmak için, barışta gömülen, saklanan silahları anlattım.
Bir emekli General dedi ki..
“Yazdıkların doğru.. Bak sana söylüyorum. Bugün bulunan tüm silah ve cephanenin devlete kayıtlı olduğunu asker de, polis de biliyor. Asker görev bilinci içinde sırlarını açıklamaz. Susuyor. Polis bunu biliyor ve kullanıyor.. Asker hızla yıpranıyor..”
Ergenekon adı altında kopan tü m gürültünün baş hedefi, Atatürkçüler ve de özellikle Atatürk’ün ordusu..
İşte onun için diyorum..
Gün susma, sinme, geri adım atma, “Hele bir bekleyelim” deme günü değil..
Onlar organize.. “Fet” diyorum, yüzlerce küfür, tehdit maili yağıyor. Bir yerden işaret almış gibi..
Bütün gazete yöneticileri, bütün köşe yazarları bu baskının altında..
Atatürk’e söven yazılar son günlerde nasıl azdı, nasıl yoğunlaştı?..
Çünkü onlara da alkış yağıyor her sövmelerinde, ayni merkezlerden.. Coşuyorlar.
Atatürk Cumhuriyetçileri..
Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençler..
Korkmayın.. Sinmeyin.. Susmayın.. Bilgisayarlar kilitlensin haykırmanızla..
Atatürk’ün kurumları, onlara sahiplendiğinizi görsün, hissetsin, yaşasınlar..
Bu ülke bizim.. Bu cumhuriyet bizim.. Atatürk bizim..
Biz yaşadıkça.. Korkmadıkça, sinmedikçe, palavraya pabuç bırakmadıkça…

HINCAL ULUÇ

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ….

Ocak 4, 2010

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ

Yazan: Yavuz İşçen

İnsanların ürettikleriyle değil tükettikleriyle değerlendirildiği bir çağda anlatmak zor olacaktır Mustafa Güzelgöz’ü. Bilimin, emeğin, okumanın, araştırmanın değil; sıradanlığın, bencilliğin, şöhretin, tembelliğin yüceltildiği bir toplumda kavramak gerçekten zordur Mustafa Güzelgöz’ü, biliyoruz. Yine de dilimiz döndüğünce anlatmak istiyoruz sizlere. Anlatmak istiyoruz, çünkü bazen bir tek kişinin bile kararlı ve istekli çalışmasının çok şeyleri değiştirebileceğine olan inancımızı korumak istiyoruz. Anlatmak istiyoruz, çünkü bazen hayal gibi görünen idealler uğruna yola çıkanların, hayallerinin çok ötesinde şeyleri başarabildiklerini hatırlamak istiyoruz.

Düşler ülkesi Kapadokya

Kapadokya gerçekten bir masal ve düş diyarı. Yörede yaşayan insanlar bile akıl sır erdirememişler buraya. Sonuçta ancak periler yapmış olabilir diye karar verip rahatlamışlar. Mustafa Güzelgöz, bu düş ülkesinde, aynı Dede Korkut gibi, Gulliver gibi bir masal kahramanı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz kadar yakın, gözlerinizi dolduracak kadar içli, ruhunuzda hissedebileceğiniz kadar derin ve dokunaklı. Bazen düş ile gerçek o kadar iç içe geçiyor ki Kapadokya’da, insan zamanı algılamakta zorlanabiliyor. Mustafa Güzelgöz çağdaş bir Don Kişot versiyonu belki. Belki de, insanlığı aydınlatmak için tanrıların ateşini çalan modern bir Prometheus.

1921 Ürgüp doğumlu ve ortaokul mezunu Mustafa Güzelgöz’ün hikayesi, Anadolu’nun kıtlık ve yoksullukla boğuştuğu 1944 yılında, Tahsinağa Kütüphanesi’ne memur olarak atanmasıyla başlar. Ekmeğin karne ile dağıtıldığı, II. Dünya Savaşı’nın yoklukla dolu yıllarında, Ürgüp’te kütüphane olması bile bir tesadüftür aslında. 

Güneşte kurutulan el yazmaları

Tahsinağa Kütüphanesi, Ürgüp’te 1855 yılında 817 cilt kitapla kurulmuş. Kütüphanenin ilk yeri bugün Temenni Tepesi’nde bulunan tek odalı, kubbeli binaydı. Mustafa Güzelgöz’ün buraya memur olarak atandığı tarihte kütüphanenin 2300 kayıtlı kitabı bulunduğu biliniyor. Biliniyor bilinmesine ama kitapların çoğu eski yazı (Arap alfabesi) olduğundan depoya atılmış durumdadır. 

İlk iş olarak depoda nemden bozulan bu kitapları kurtarmakla işe başlar. Kitaplar tek tek güneşe çıkarılıp sayfa sayfa kurutulur ve tamir edilir. Bir arkadaşı, eski yazı kitapların tanımlanmasında yardımcı olur. Bu çalışmalar sırasında, kitapların dokuza ayrılarak sınıflandırılabileceğini anlatan bir broşür ellerine geçer. Güzelgöz, broşürden aldığı fikirle marangoza dokuz gözlü bir raf ve küçük bir fiş dolabı yaptırır.

Kapatılan Halkevlerinin kitapları

Daha sonraki yıllarda Mustafa Güzelgöz, kütüphanenin kitap sayısını artırabilmek için olağanüstü bir çabaya girişir. Ülke genelindeki tüm Ürgüplülerin adreslerini toplayıp  hepsine tek tek mektuplar yazar ve kütüphaneye kitap göndermelerini ister. Çabalarının kısmen olumlu sonuçlar vermeye başlamasıyla işine sevgiyle sarılır. 

Bu arada Demokrat Parti 1950 yılında iktidara gelmiş ve 1951 yılında Halkevlerini ve Halkevlerine bağlı olarak köylerde çalışan Halk Odalarının tamamını kapatmıştır. Buralarda bulunan kitaplar ise dağılmış, yok edilmiş ve bir kısmı da depolarda çürümeye terk edilmiştir. Mustafa Güzelgöz bu kitaplara sahip çıkarak yok olmalarını engellemek için, hepsini ortaokulun alt katındaki bir depoda toplamaya başlar. Hatta ilginçtir, Ürgüp Halkevinin kitaplarını fırında yanmaktan son anda kurtarır. 

Bir yandan da Ürgüp’e daha büyük bir kütüphane yapabilmek için kolları sıvar; çeşitli engellerle karşılaşır ama sonunda başarılı olur. 1952 yılında Tahsinağa Kütüphanesi’nin yeni binası yapıldığında kitaplar buraya bir öküz arabası ile taşınır. Tahsinağa Kütüphanesi bu yıllarda iki odası ile iki deposu bulunan tek katlı bir binadır. 

Ürgüp’te kurulan ilk köy kütüphanesi 

1952 yılından itibaren Mustafa Güzelgöz, köylere kütüphane kurabilmek için çalışmalara başlar. Kapatılan Halk Odalarının yasa gereği köy tüzel kişiliğinin malı olduğunu, bunların köylü yararına kullanılabileceğini öğrenir ve bu odaları kütüphane yapabilmek için  köy muhtarları ile görüşerek “Kütüphane Koruma ve Geliştirme Derneği” adıyla bir dernek kurar. Bu derneğin çalışmaları sonucu ilk köy kütüphanesi Karain Köyü’nde açılır. Kısa zaman içinde kütüphaneli köy sayısı 12’ye çıkar. Yolu, suyu, elektriği olmayan köylerin kütüphanesinin olması ilk başta köylüye bile garip gelir. Köylü, “kütüphaneden önce yol, su, elektrik, köprü isteriz” dedikçe, Mustafa Güzelgöz ısrarla, “istediğiniz şeylere sahip olabilmenin yolu okumaktan geçer, bunun için kütüphane gerekli” diye cevap verir.

Karakaçan desteğiyle kültür hamlesi

Mustafa Güzelgöz, kalkınmanın yolunun köylünün cehaletten kurtulmasıyla gerçekleşebileceğine yürekten inanmıştır bir kere. Bunun için ne pahasına olursa olsun köylere kitap götürmek ister. Kütüphanede dizili kitapları seyrederken kendi kendine “bizim görevimiz kitaplara bekçilik yapmak olmamalı” diye düşünür. Kendince bir çözüm bulmuştur aslında. Yüz kitap alan sandıklar yaptıracak, bunları eşeklerin sırtına yükleyip köylere taşıyacak ve dağıtacak. Onbeş gün sonra aynı köye tekrar gidip okunan kitapları yenileri ile değiştirecek. Ancak, bunun için maaşlı bir memur ve 4-5 tane de eşek bulması gereklidir. 

Bunun üzerine 1957 yılında Ankara’nın yolu tutar. Dönemin Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Berker’in önünde istediği memur kadrosunu alabilmek için adeta yalvarır. Ama ne fayda, odadan kovulur ve bu durumu içine sindiremediğinden kapının önünde ağlamaya başlar. Sonunda haline acıyıp istediği kadroyu verirler. Büyük bir sevinçle memleketine döner. Göreve alacağı memura en az ilkokul mezunu ve eşek sahibi olması şartını koyar. Başvuruda bulunan dokuz aday arasından Bekir Koca’yı seçer ve birlikte çalışmaya başlarlar.

“Eşekli Kütüphaneci” efsanesi

Mustafa Güzelgöz kütüphane kuramadığı köylere eşeklerle ulaşır. Karlık, Yeşilöz, Ağaçören başta olmak üzere sırayla bütün köyleri dolaşmaya başlar. Artık halk onu “eşekli kütüphaneci” olarak adlandırmaktadır. Kısa zaman içinde bütün köylerde tanınır ve yolu beklenir hale gelir. Bir yandan kütüphanenin kitap sayısını artırmaya çalışırken diğer yandan da bir eşekle başlattığı dağıtımı 5 eşek, 2 katır ve 3 at olmak üzere toplam 10 hayvana çıkartır. Kısa zaman içinde 36 köyden oluşan büyük bir dağıtım ağı oluşturur. Mustafa Güzelgöz’ün çalışmaları ve eşekli kütüphanecilik sistemi 1957 yılında Hayat Mecmuası’nda “Köylere giden kitaplık” adlı bir makale ile tanıtılır. Böylece adı ülke çapında da duyulur. Bu yazı Bakanlığın konuya ilgi göstermesine ve çalışmalara destek olmasına yol açar. 

Çalışmalarını misyonerlere özgü bir kararlılıkla sürdürmeye devam eder. En ufak bir ün peşinde değildir ama çalıştıkça ünlenir. Onu tanımak için araştırmacılar, yurt içi ve yurt dışından gazeteciler Ürgüp’e gelirler. Amerika’dan, İngiltere’den gelen kütüphaneciler onun çalışmalarını inceleyip gördükleri karşısında hayrete düşerler. Yürüttüğü çalışmanın boyutunu anlayabilmek açısından, 1990 yılında tüm Türkiye’de ödünç verilen kitap miktarının üçte biri kadar kitabı, Mustafa Güzelgöz’ün 1961 yılında sadece Ürgüp’ün köylerine dağıttığını söylemek sanırız yeterli olur.

1963 yılında gelen dünya birinciliği

Mustafa Güzelgöz 1960 yılında yapılan askeri darbe sonrası, dönemin valisi Rafet Yıldırım tarafından geçici olarak Ürgüp Belediye Başkanlığı’na getirilir. Bir yıl süre ile bu görevi yürütür. Sonrasında çalışmaları daha çok sosyal hizmetler alanında ivme kazanır ve hepsi kendi alanında bir ilk olan çeşitli hizmetlere imza atar. 

Kadınların kütüphaneye gelip kitap okumaları için özel kadın günleri düzenler. Kütüphanelere dikiş makineleri koyar, halı tezgahları kurar. Bununla yetinmez, köy gençlerinden futbol takımları oluşturur. Köylünün ürününün değer kazanması amacıyla köylerde şarap fabrikaları, kooperatifler kurar. Köy hamamları inşa eder. Köylerde eğitici film ve fotograf gösterileri düzenler. Köy meydanlarında duvar gazeteleri oluşturur. Köy kütüphanelerine radyo ve teyp koyarak köylülerin burayı kullanma alışkanlıklarını artırır. Ürgüp’te ilk folklor ve bando ekibini kurar ve daha niceleri…

1963 yılında kütüphanenin karşısındaki arsaya Ürgüp Müzesi’ni açar ve bir süre müdürlüğüne vekalet eder. Aynı yıl Amerika’da yapılan, “Dünyanın en yaratıcı insanları” yarışmasına Türkiye’den aday olarak gösterilir ve bu yarışmada yaptığı çalışmalarla dünya birincisi seçilir. Birincilik sonrasında Türkiye içinden kendisine yoğun bir kitap bağışı başlar. O yıl Amerikan Barış Gönüllüleri kendisine bir jeep hediye eder. 1967 yılında Amerikan Büyükelçisi tarafından kendine arkası kapalı bir pikap daha hediye edilir. Bu şartlarda artık eşeklere gerek kalmaz. Güzelgöz, 1968 yılında 11 yıl boyunca kendisine hizmet eden eşekleri gözyaşları ile emekliye ayırır.

Erken gelen emeklilik

1968’den sonra motorize bir şekilde daha hızlı olarak köylere kitap taşınmaya başlanır. 1971’de Türkiye’de bir askeri darbe daha yapılır. Aydınlar cezaevlerine gönderilirken, birçok kitap zararlı olabileceği düşüncesiyle toplanıp yok edilir. Askeri yönetim yıllarında “eşekli kütüphaneci” bile tehlikeli görülür. Bazı çekememezlikler de işin işine girince, 1972’de Milli Eğitim Bakanlığı bir müfettiş gönderir. 

Müfettiş, gereksiz faaliyetler yapıp asıl işi olan kütüphaneciliği aksattığı gerekçesiyle Mustafa Güzelgöz’ü cezalandırabileceklerini belirtip istifa etmesinin daha uygun olduğunu söyler. Bunu haketmediğini düşünen eşekli kütüphaneci dönemin koşullarında etrafında fazla bir destek bulamaz. Birilerinin bu işe dur demesini, en azından köylülerin kendisine sahip çıkmasını bekler, ama nafile. Ağlayarak istifa etmek zorunda kalır. 1972 yılında emekli olduğunda kütüphanesinde 200 bin kitap bırakır. Sadece bu rakam bile onun çalışmalarının büyüklüğünü bize anlatmaya yeter.

İstifa öncesi ona destek olamayanlar, istifa sonrasında onun için büyük bir veda töreni düzenleyerek vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. 1973’den sonra Türkiye’de askeri yönetim biter ve farklı hükümetler sırayla iş başına gelir. Zaman içinde Mustafa Güzelgöz’ün değeri daha iyi anlaşılır. Evine çekilip çocukları ve torunları ile sade bir yaşam sürdürdüğü yıllarda bile çeşitli onur ödülleri, plaketler, fahri profesörlükler verilerek hatırlanır bir süre daha.  

  • Eşekli kütüphaneciyi 84 yaşında kaybettik 
  •  

    17 Şubat 2005 tarihli gazetelerin bazılarında küçük bir haber olarak yer aldı aramızdan ayrılışı. Basit hesaplar uğruna feda ettiğimiz, değerini bilemediğimiz nice yazarımız, şairimiz gibi belki o da buruk olarak ayrıldı aramızdan. Bugün Tahsinağa Kütüphanesi’nde adının verildiği salonda otururken, bıraktığı kitaplara, eşyalara bakarken bizim de içimizi derin bir hüzün kaplıyor. Hoşçakal Mustafa Güzelgöz, hoşçakal Eşekli Kütüphaneci

HAYATTAN NE ÖĞRENDİM ?

Aralık 29, 2009

goruntu121.jpg

Sonsuz bir karanligin içinden dogdum. Isigi gördüm, korktum. Agladim.
Zamanla isikta yasamayi ögrendim.

Karanligi gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanliga ugurladim sevdiklerimi…
Agladim.

* * *
Yasamayi ögrendim.
Dogumun, hayatin bitmeye basladigi an oldugunu;
aradaki bölümün, ölümden çalinan zamanlar oldugunu ögrendim.

* * *
Zamani ögrendim.
Yaristim onunla…
Zamanla yarisilmayacagini, zamanla barisilacagini, zamanla ögrendim…

* * *
Insani ögrendim.
Sonra insanlarin içinde iyiler ve kötüler oldugunu…
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulundugunu ögrendim.

* * *
Sevmeyi ögrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalici oldugunu,
sevginin güvenin saglam zemini üzerine kuruldugunu ögrendim.

* * *
Insan tenini ögrendim.
Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu…
Sonra da ruhun aslinda tenin üstünde oldugunu ögrendim.

* * *
Evreni ögrendim.
Sonra evreni aydinlatmanin yollarini ögrendim.
Sonunda evreni aydinlatabilmek için önce çevreni aydinlatabilmek gerektigini ögrendim.

* * *
Ekmegi ögrendim.
Sonra baris için ekmegin bolca üretilmesi gerektigini…
Sonra da ekmegi hakça ülesmenin,
bolca üretmek kadar önemli oldugunu ögrendim.

* * *
Okumayi ögrendim.
Kendime yaziyi ögrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazi, kendimi ögretti bana…

* * *
Gitmeyi ögrendim.
Sonra dayanamayip dönmeyi…
Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi…

* * *
Dünyaya tek basina meydan okumayi ögrendim genç yasta…
Sonra kalabaliklarla birlikte yürümek gerektigi fikrine vardim.
Sonra da asil yürüyüsün kalabaliklara karsi olmasi gerektigine aydim.

* * *
Düsünmeyi ögrendim.
Sonra kaliplar içinde düsünmeyi ögrendim.
Sonra saglikli düsünmenin kaliplari yikarak düsünmek oldugunu ögrendim.

* * *
Namusun önemini ögrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu;
gerçek namusun, günah elinin altindayken, günaha el sürmemek oldugunu ögrendim.

* * *
Gerçegi ögrendim bir gün…
Ve gerçegin aci oldugunu…
Sonra dozunda acinin,
yemege oldugu kadar hayata da lezzet kattigini ögrendim.

* * *
Her canlinin ölümü tadacagini,
ama sadece bazilarinin hayati tadacagini ögrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya…
Kalp durur..
Akıl unutur…
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur…

MEVLANA 
 

TÜM ATATÜRK SEVENLERE ARMAĞAN OLSUN

Aralık 27, 2009

Atatürk’ün dinlemeyi sevdigi şarkilar Tüm Atatürk sevenlere armagan olsun. 

Şarkının üzerine tıklayın, zevkle dinleyin

Merhaba Mustafa Kemal Paşa
Bayati Taksim (2.95 Mb)
Merhaba (1.99 Mb)
Bayati S. Se (6.70 Mb)
Viola – Kanun (2.20 Mb)
Atanın Sevgi Nefesi (3.95 Mb)
Mustafa Kemal (2.81 Mb)
Ritim Sol (639 Kb)
Merhaba (1.99 Mb)
Sarayburnu 1934 (5.32 Mb)
Ud Taksim (3.17 Mb)
Keman Solo (2.66 Mb)
Ataya Merhaba (2.00 Mb)
* *
 
“Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça, bulduğumuza inandıkça, ifade etmeye cesaret eden adamlar olmalıyız.”
Mustafa Kemal ATATÜRK

Bulut Bilmez Göğünü-Nurullah Genç

Aralık 8, 2009

 

Bulut Bilmez Göğünü

yol bitse de, bitmiyor ayaklarımda sızı
yalnız sana gelmeye ayarlanmış pusulam
uykum nice dağları eritiyor kendinde
göklere can veriyor sende rengim ışığım
ey benim kehkeşanım,ey benim billur sılam
kalbimin bağlarını kuruttu sarmaşığım
geçmişimi tiryâki aynalarda unuttum
yanıldım her çaldığım kapının kenarında
sana gelmek, varmak mı zehir kusan kıyıya
bir dağa tırmanırken atılmak bir kuyuya
yoksa bir pervanenin kırılıp düşmesi mi
sana gelirken, yollar kanatıyor sesimi

toprağı bilmez çiçek, bulut bilmez göğünü
geceye sızan güneş içimden doğar benim
soluk bir intihârın esrârıyla kapanan
gökyüzü yağmurları ruhuma yağar benim
uzaklaşır tenimden malihulya rüzgârı
konduğu her çiçekten hüzün devşiren arı
benim kirpiklerimde büyütür peteğini
kanatları kırılır benim acılarımla
yalnızlık tutuşturur dağların eteğini

ey bahar, neden yine kıpkırmızı ellerin
köklerine ölüm mü damlatıldı güllerin
benim şu kahır yüklü göğsümde döner dünya
yeniden doğmak için anne arayan zaman
kâh yıpranmış bir evin duvarlarında leke
kâh yaklaşan gün için gördüğüm kanlı rüya

gündönümünde biter son şarkısı mevsimin
namluların ucundan dökülür gözlerimiz
kederli bir örtünün desenlerinde alev
dilsiz semazenlerin küle gömer elini
nasıl yaktın buzları kutbunda mihrâcenin
nasıl diktin ömrüme bu sevda heykelini
şimdi damarlarımda,şimdi derinde alev
yokluğunu yazıyor dolunayda ecenin

isteyerek söyleyebilseydim kırmızıyı
yıkılmazdı tarihin burcunda düşlerimiz
kaçınılmaz bir kılıç keserdi kaktüsleri
hürriyet bahçesinde uçardı düşlerimiz
semender fedâ eder ateşe dudağını
bebek bilirdi göğü anlatan kundağını

ben sende her ân gündüz olmalıyım; geceyim
sen bende esrârengiz bir tanyeri gibisin
ben senin ufuklarda çözdüğün bilmeceyim
sen benim her hücremin ölümsüz sahibisin
güneş sende doğmalı, sende batmalı akşam
sende yürümeliyim samanyolunu sessiz
o parlayan yüzünde günü tutmalı akşam
karanlığı koymalı saçlarında nefessiz

bak bana,yürü bana,koş bana,sarıl bana
ister yakıp kavuran sahralardan geçelim
isterse her akrebin ağısını içelim
yüz defa bulansan da, bin defa durul bana
kirpiklerin bu güne kapanınca, gülümse
yarın hatırladığın rüyalarda ben varım
gözünü açtığında yeniden vurul bana

dağların ruhu neden titremez bilir misin
tilkiler sinesinde yuvalanır dağların
lâmbalar anlayamaz görüneni, öteden
öteler hiç görmedi lâmbaların yüzünü
ben hangi mecnunuyum o eskiyen çağların
hangi dünyada buldum hayatımın özünü

bir gün yakalar seni acılar doludizgin
kâbuslarında bile sevdan olur bu gezgin
bir gün sarar ruhunu yokluğumun kefeni
benden uzaklaşmadan asla bilmezsin beni
uçurtmalar dokunur gamzelerine senin
koparılan kanadın feryadını kim duyar
ne gelir ki elinden kırılan pencerenin
hangi avcı, vurduğu kekliğin gözlerinde
yıkılan bir âlemin ıstırâbıyla yandı
hangi âşık anarken bir çiçeğin adını
benim gibi titreyip uykusundan uyandı

bir gün bir mızrak olup kalbime girse zaman
ayrılığım boşansa gökten, sevdama inat
akşam fırtınalarda kaybolsa ayaklarım
sabah cinnet geçiren bir volkanda erisem
bir gün iliklerimde alevlense kâinat
dönmemek üzre sessiz bir vâdiye yürüsem
bir gün yok olsa tenim her köşesinde arzın
arar mı bakışların varlığımı bu yerde
sorar mısın: yıldızım,ayım, güneşim nerde
yaşamak nasıl şeymiş bu acâyip adamla
gözlerinden sızar mı yokluğum damla damla
ömür dediğin urgan inceldikçe incelir
alırsın cevabını bir melekten, gün gelir…

Nurullah Genç

“Son dönemlerin en güzel yazısı” olarak geldi sizlerle paylaşmak istedim..

Kasım 16, 2009

    Ben dürüst, hiç kanuni suç işlememiş, vergisini muntazam ödeyen, trafik kuralları dahil her türlü kanun ve kurala uyan bir vatandaşım. Bir şahsa hakaretim bile yoktur…….Ama başkaları tecavüz ediyor, alkollü araba kullanıp sakat bırakıyor, insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor.v.s….ben onları vergimle hapishanede besliyorum ve çıktıklarındada mutlaka onlara iş veriyorum, ayrıca aramıza alıyorum ki tekrar tecavüz etsinler, sakat bıraksınlar, öldürsünler. Ben de düşünüyorum, aklediyorum ve sistemde yanlışlar buluyorum. Sivil Toplum Kuruluşlarıyla çalışıyorum, yazıyorum, oy veriyorum….. Ama başkaları bölüyor, dağa çıkıyor, bomba atıyor, ağlamayana meme yok diye kırıyor, döküyor ve öldürmeye devam ediyor…….Ben onların maaşını ödüyorum, liderlerini besliyorum ve kardeşlerimi öldürdüğü için affetmeye zorlanıyorum. Ben tek çocuk sahibiyim. Doğuramadığım için değil. Sevgimi, ilgimi, bilgimi ve maddi gücümü en iyi şekilde bu insana yatırıp, onu onlarca insana bedel, akıllı, manevi değerler üretebilen ve yaşatabilen, kutsal sisteme saygılı bir insan yapmak istediğim için…..Ama başkaları 10’larca çocuk dünyaya getiriyor. Korunamadıkları için değil. Sayısal üstünlük sağlamak için. Sevmiyorlar, ilgilenmiyorlar. O çocuk dağa çıkıyor, o çocuk kapkaç yapıyor, o çocuk tinerci oluyor, o çocuk okumadığı için özgür olamıyor ağasına maraba oluyor yada bakamadıkları için dedesi yaşındaki birisine 13 yaşında satılıyor ve 14 yaşında oda doğurmaya başlıyor…….. Sonra benden o insanlara merhamet duymamı ve benden alınan vergiler onları beslemeye yetmediği için ayrıca çocuklarını okutmamı istiyorlar. Ben marabaların kızlarını okutayım ki ağaları kendi kızlarına kilolarca altın takılan 40 gün 40 gece düğünler yapabilsin. Evlerini ısıtıyorlar benim vergilerimle yada kimbilir o kömürleri satıp sigara parası yapıyorlar. Oysa ben bu kış zamlı doğalgazı nasıl ödeyeceğimi düşünüyorum. Onlar 10’ar 10’ar doğurduğu için işsiz kalıyorlar ve batıdaki fabrikaları doğuya taşımaya zorluyorlar. Öyle ya merhamet etmek lazım. Batıdakiler işsiz kalsada olur malum onların sesi çıkmaz. Oysa toprak reformu, aşiretleri çözmek kimsenin işine gelmiyor. Çünkü oy için 10 000 insanı ikna etmek kolay değildir ama ağasını ikna etmek kolaydır. Ben daha maaşımı almadan vergim kesiliyor……. Ama başkaları vergi ödemiyor ve sıksık affediliyor. Benim maaşım belli. Ama stadyumda sünnet düğünü yapanın geliri nasılsa belli değil. Oysa biz evlendiğimizde düğün bile yapamadık. Biz evlendiğimizde alacağımız mobilyalarla doğaya zarar vermişizdir endişesi ile nikaha gelen herkese şeker yerine yüzlerce ağaç fidanı dağıttık, doğadan aldığımızı doğaya geri verelim diye……Ama başkaları ormanı yakıp yerine ev yaptılar, sattılar, kiraladılar, zengin oldular ve 2B ile affoldular. Benim babam ev alabilmek için 12 sene aynı işçi parkası ve pençeli ayakkabısı ile gezdi Çok şükür şimdi evleri var………ama başkalarının babası devletin arazisi üzerine gecekondu yaptı şimdi mütahite sattı ve bir sitede 60 dairesi var. Ben dişimi fırçalarken suyu devamlı kapatıyorum. Meyve yıkadığım suyla balkonu yıkıyorum..v.s. Malum suyu israf etmeyeceğiz ya……… Ama başkaları golf sahaları yapıp çimleri için tonlarca su kullanıyor. Yada biryerlerde kaçak kullanıp para vermiyorlar. Ben bakanımızında tavsiyesine uyarak saçımı havluyla kuruluyorum. Ayrıca Maliye bakanımızın kızına katkısı olsun diye evlerimizi tasarruflu ampullerle donatıyoruz. A+ makinelerimiz var……. Ama başkaları kaçak elektrik kullanıyor ve faturalarını ben ödüyorum. Ben sağlık sigortamı istemesem bile ödüyorum……..ama başkaları yeşil kartla gidip benim paramla muayene oluyorlar. Gerçekten ihtiyacı olana son kuruşuna kadar helal olsun. Ama bu ülkede kaç milyon yeşil kartlı var? Kaçı hak ediyor ? Ben sabrediyorum, bir yaratıcının var olduğuna bunların bir imtahan olduğuna inanıyorum. Ben doğru yol, iyi iş (salih amel) den hedef ne olursa hiç bir gerekçe ile (cihad, takiye..vs) her ne olursa olsun taviz vermiyorum……Ama onlar takiye diyor, cihad diyor, bu daha iyi diyor, uyduruyor, dinimi bölüyor, kullanıyor. Vergimle bakılan camide, vergimle beslenen imamın arkasında başım açık olduğu için namaz kılamıyorum.Oysa sadece Yaratıcınınn çağrısına uyup bir iman eden olarak Cuma namazlarında kardeşlerimle sorunlarımı paylaşmak istiyorum….Ama onlardan bazıları ritüel (adet) diyor, bazıları günah diyor, ellerinde başörtüleri ile gelip cami kapısında bekleyip bizi riyaya zorluyor, kendilerinde bizi camiden atma yetkisi olduğunu söylüyorlar. Yetkilerini Memur oldukları hükümetten alıyorlar, demek hükümet öyle istemiş diyorum. Rabbim istemez çünkü biliyorum Ama çok şükür onun bana şah damarımdan daha yakın olduğunu, camide olmadığını da biliyorum….Yinede keşke demekten kendimi alamıyorum. Öyle uzunki bu liste…biliyorum uzun yazıları okumayı sevmiyorsunuz. Her türlü adaletsizliğe rağmen doğru bildiğim yoldan asla dönmeyeceğim. Çok sevdiğim bir fıkra ile bitireyim Adamın biri dünyada hiç kimseye bir kötülük yapmamış, her türlü kurala uymuş, içmemiş, zina yapmamış, uyuşturucu kullanmamış, kimseyi pataklamamış. Neyse bir gün ölmüş büyük bir sevinç ve beklenti ile sorgu meleğinin önüne gelmiş melek sormuş : içmemişsin Adam : evet Melek : Kimseye el bile kaldırmamışsın Adam: evet Melek : Kendi karından başkasına yan gözle bile bakmamışsın Adam : evet Onlarca sorudan sonra sorgu meleği yanındaki meleğe dönerek : bir çift kanat getirin Adam heyecanla : Melek oluyorum değilmi? Melek : hayır kaz oluyorsun Fıkradır ama doğruyu söylemek gerekirse korkum kaz olmaktır. O.A.S.

Sustum !!!

Nisan 25, 2009

n1224296547_2340816_414

Sustum!
Ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
kendimle konuşuyorum şimdi yalnız…
yalnız yüreğimle dokunuyorum sesime
kimse duymuyor…

sustum
sustu dudağımdaki şarkı, gözlerimdeki şiir
yaraları yalayan rüzgar
sokaklarında kahrolduğum şehir
gözlerim konuşuyor yalnız!

sustum!
bin ah sürüp dudaklarıma
ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
sustu benimle deniz,
sustu deli dalgalar, sustu martılar…
umutlarımı sarıp rüzgarlara
uzaklara savuruyorum her gece
yıldız yapıp serpiyorum gökyüzüne
kimse görmüyor…

saçı ağarmış hayaller
nemli kirpiklerle
bulutlandığında gözlerim
gökte şimşek olup çakıyorum
kimse görmüyor…

Sustum!
tuz basıp yaralarıma!
sustum
içinde volkanlar taşıyan bir derviş gibi
yaslanıp yalnızlığın duvarına
gül döküp kalabalıklara
kimsesiz geziyorum gönül ülkemi her gece
kimse bilmiyor…

sustum!
tam sevdiğimi haykıracaktım ki, sustum
sustu benimle gök, sustu dağ, sustu toprak
acılar konuşuyor şimdi yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor
tutup öldürüyorum içimdeki sevdaları bir bir
atıyorum uçurumlardan
kimse görmüyor

sustum!
saçlarını kokluyorum rüzgarların
dudaklarından öpüyorum hayatı
içimde incecik bir sevgi ürperiyor
sarı hüzünler dökülüyor gönül bahçeme
gelmiyor beklediğim bahar
yaralar merhem tutmuyor
gözyaşı olup dökülüyorum kaldırımlara
mendil silmiyor
yağmur dinmiyor
sevdiğim bilmiyor

sustum
tam acılarımı haykıracaktım ki, sustum
sustu benimle sarı sabır, sustu hasret, sustu zaman
sustum
yalnız gözlerimle dokunuyorum hayata
kimse duymuyor

sustum!
İçimdeki dalgalar kabardıkça volkanlar gibi
sustum
sustu dudaklarım, sustu gözyaşlarım
sustu gözlerimdeki şiir
gönlümdeki nehir
bulutlar haykırdı isyanımı
şimşekler haykırdı
sadece ben duydum
sadece ben

ey beşiğini sallayıp boğduğum hayat
ey kucağımda büyütüp öldürdüğüm sevgi
yaralar merhem tutmuyor
geceler avutmuyor
ben sustum
acılarım konuşuyor yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor

ben sustum!
susmuyor yüreğimi kavuran kasırga
pencereme vuran yağmur damlaları
susmuyor her gece dışarda inleyen rüzgar
bahar gelmiyor
kuşlar sevinmiyor
yıldızlar küs
ay üzgün
güneş doğmuyor
acılar dinmiyor
içimde binlerce şiir kanıyor her gece
kimse bilmiyor

sustum!
sustu benimle sarı sabır, sustu hasret,
sustu hayat, sustu zaman
acılar konuşuyor yalnız
acılarım konuşuyor
kimse duymuyor…
duymuyor…
duymu…
duy…

Nuri CAN

güzellikler…

Nisan 16, 2009

merhaba
geçen yıl okulumuzn gelişimi ve tadilatı için açmış olduğumuz kampanya ve milli eğiitm müdürlüğüün katkıları  öğretmen arakdaşlarımızn çabası ile okulumuz yeni çehre yeni soluk almış öğrencilerimize “güzel günler göreceğimizi” bir kez daha innadırabildik.
sizlere “sizin” katkılarınızla oluşmuş  okulumuzun yeni fiziki yapısını fotoğraflarını yolluyorum.
bu çalışmlar  sizin ve sizin dostlarmız ve öğretmenlerimiz ile ilçe milli eğitim müdürlüğümüzün eseri
 
okulumuza ve eğitime yapmış olduğunuz katkı ve destekelrden ötürü öğrencileirm adına teşekkür edrim.
 
iyi günler iyi çalışmalar

Mehmet YALÇIN

http://guzelli.meb.k12.tr/

güzelli köyü ilköğretim okulu
güroymak bitlis

05057470688