Archive for the ‘Felsefe yazıları’ Category

Eğitimli insanların….

Şubat 8, 2007

Eğitimli insanların dokuz düşüncesi vardır:
1. Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler,
2. Dinlediklerinde, iyi duymayı düşünürler,
3. Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünürler,
4. Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler,
5. Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler,
6. İşlerinde ciddi olmayı düşünürler,
7. Kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracaklarını düşünürler,
8. Öfkelendiklerinde sorunları düşünürler,
9. Kazancı gördüklerinde adaleti düşünürler…

Konfüçyüs

Turgay Tuna‘ya teşekkürlerimizle

—–

Atatürk’ün düşüncesini anlamak , düşündüklerini okumaktan geçer…

Denizce’ ye teşekkür ederim.

ESKİ BİR MEZAR YAZITI

Ocak 25, 2007

ESKİ BİR MEZAR YAZITI

Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çaliş. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun, bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol. Telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen. Hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış olmazsın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki insanların Yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsalın tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir. Aşka burun kıvırma sakın. O çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakabileceğin en büyük miras dürüstlüktür. Yılların geçmesine öfkelenme. Gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara-sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.

Hatırlar mısın doğduğun zamanları. Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki bütün pisliğine rağmen dünya, insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.

Xsentius, M.Ö. IX. yy.

Güzel bir felsefe

Ocak 25, 2007

Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat japonya sahillerinde bol
 balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek
 için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir. Balık
 için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur.
 Dönüş bir – iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği
 kaybolmaktadır.
 Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi
 çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları
kurdurmuşlardır.
 Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava
deposunda
 dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.
 Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve
 donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.
 Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar. Balıklar
 içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa
birazda
 aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi.Japon halkı canlı
 olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı.
 Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri
 hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.
 Balıkçılar nasıl olacakta Japonya’ya taze lezzetli balığı
 getirebileceklerdi ?
 Siz olsaydınız ne yapardınız ?
 Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya  çok
 başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız
 kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?
 Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı ?
 Japonların Taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.
 1950’lerde L.Ron Hubbart’ın gözlemlediği üzere “İnsanoğlu ancak hırs
 iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder.”
 Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o
kadar
 zevk alırsınız.
 Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız
 bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu,
 canlı, ayakta kalırsınız.
 Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak
 içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı
 tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze
 kalabilmişlerdi.
 
Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak,
 boğuşmak ve onları yenmek gerekir.
 Problemimiz çok ve çeşitli olabilir. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın,
 organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla
 savaşın.
 Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman  görün.

Paradigmalarımızın gücü….

Ocak 4, 2007

paradigmalarımızın gücü..

Diyelimki Ankara’nın merkezinde belirli bir yere gitmek istiyorsunuz. Kentin yol haritası, istediğiniz yer ulaşmanıza yardımcı olacaktır. Ama diyelimki size yanlış harita verildi. Bir baskı hatası yüzünden üzerinde “Ankara” yazılı harita aslında İzmir’in haritası. Boş yere nasıl didineceğinizi, gideceğiniz yere varabilmek için göstereceğiniz çabanın nasıl boşa çıkacağını düşünebiliyormusunuz?

Davranışınız üzerinde çalışabilirsiniz. Daha fazla çaba gösterir, daha çok çalışır hızınızı iki katına çıkarırsınız. Ama bütün bu çabalarınız sizi yalnızca yanlış yere daha hızlı götürür.

Tutumunuz üzerinde çalışabilir, daha olumlu düşünebilirsiniz. Yinde istediğiniz yere ulaşamazsınız. Ama buna aldırış etmeyebilirsiniz. Tutumunuz öylesine olumludurki, nereye giderseniz gidin mutlu olursunuz.

Ne var ki, yinede yolunuzu kaybetmiş olursunuz. Temel sorunun davranış yada tutumunuzla bir ilgisi yoktur. Bu tamamen elinizde yanlış harita bulunmöasıyla ilgilidir.

Elinizde Ankara’nun doğru haritası varsa, o zaman çaba önem kazanır. Yolda sizi hüsrana uğratan engellerle karşılaşırsanız, o zamna tutum büyük bir fark yartabilir. Ancak ilk ve en önemli koşul haritanın doğru olmasıdır.

Hepimizin kafasının içinde bir çok harita vardır. Bunlar iki ana gruba ayrılabilir: şeyleri oldukları gibi gösteren haritalar, yani gerçeklikler; ve şeylerin nasıl olmaları gerektiğini gösteren haritalar, yani değerler. Yaşadığımız herşeyi bu zihinsel haritalara göre yorumlarız.

Ender olarak doğru olup olmadıklarını kendi kendimize sorarız; genellikle bunlara sahip olduğumuzun farkına bile varmayız. Yalnızca gördüğümüz şeylerin gerçekten öyle olduklarını; yada öyle olmaları grektiğini varsayarız.

Tutumlarımız ve davranışlarımızda bu varsayımlardan doğar. Onları görüş biçimimiz, düşünce ve davranış tarzımızın kaynağıdır