Archive for Temmuz 2007

Kaç Kişiymişiz biz ? Kerimcan Kamal

Temmuz 26, 2007

Kaç kişiymişiz biz?

Son yazımı yazdığımdan bu yana epey geçmiş.

Bu süre içinde çok kereler oturdum bilgisayar başına ama içim el vermedi.

Ne yazarsam yazayım sonu hep şehitlere geliyordu.

Ölüm karşısında insanoğlunun çaresizliğini iyi bilenlerdenim.

Sıralı,sırasız çok kaybettim.

Hele ki böylesi bir ölüm karşısında söylenecek ne vardı ki?

Yazmadım,yazamadım,çokça ağladım ,yazdıklarımı sildim ve böyle bir acıyı katmerlemek istemedim.

Bu arada koca bir seçim geldi geçti.

Kampanyalar,söylenen sözler,kavgalar,dövüşler benim için anaların evlatlarının,eşlerin kocalarının,nişanlıların,sevgililerin,babaların kayıpları yanında bahse değer değildi.

Ama artık bir şeyler söylemenin zamanı geldi.

Seçimin ilk sonuçlarını geldiği dakikadan bu yana çok telefon aldım.

Merak eden,şaşıran,bizim takım sizinkini yendi yollu alay eden,küfreden,ağlayan,eyvah diyen,sen artık git sahil kasabasına yerleş diyen…

En sevdiğim telefon ise bir AKP’li izleyiciden geldi.

Önce “Tuncay Özkan’ı telefona versene” dedi,sonra “o yayında benim adım Kerimcan deyince”,

“Oooo Kerim Bey kaç kişiymişiz gördün mü”dedi.

Evet,her arayanın kendince hakkı var.

Ağlayanın da,alay edip eğlenenin de,sen git sahil kasabasına yerleş diyenin de…

Çünkü ortada AKP’nin büyük bir başarısı var.

Muhalefetin ise büyük bir yenilgisi.

CHP’yi kastediyorum.

Ağlayan haklı, dünü, bugünü düşünüp yarın neler olabileceğini görüyor …

Alay eden haklı çünkü böyle yenilirseniz alay ederler…

“Sen git sahil kasabasına yerleş” diyen ise ilk bakışta en haklı görünüyor.

Çünkü bu seçimin sonucuna göre Türkiye’de her iki kişiden birinin AKP’ye oy verdiği ortaya çıkıyor.

Yani,

Oy kullanan her iki kişiden biri AKP’nin durmayıp, yola devam etmesini istiyor.

Yani,

Her iki kişiden biri ekonominin iyi gittiğini düşünüyor.

Her iki kişiden birinin kredi kartı batağında değil,çeki,senedi dönmemiş,icraya uğramamış,mutlu.

Her iki kişiden biri Türkiye’nin en kilit tesislerinin dışarıdan borç alınan milyarlarca doların fazini ödeyebilmek adına sözde Ermeni soykırımını dünyaya kabul ettirmek için çalışan Ermeni diasporasının zenginlerine satılmasında bir mahsur görmüyor.

Her iki kişiden biri Türkiye’de işsizlik gibi bir sorun olduğunu düşünmüyor.

Her iki kişiden biri okuyan kızının, oğlunun iş bulabileceğinden emin,okumayanlar ise göbek atıyor.

Her iki kişiden biri terörün AKP döneminde yeniden hortladığına inanmıyor.

Her iki kişiden biri Başbakan’ın teröristbaşına “sayın” şehitlere “kelle” dediğine inanmıyor ya da “iyi ki demiş,oh iyi yapmış kardeşim,sana ne” diyor.

Her iki kişiden biri AKP’nin uyguladığı dış politikaların başarılı olduğuna inanıyor.

Her iki kişiden biri Kıbrısı’ın elden gittiğini düşünmüyor.

Her iki kişiden birini Başbakan’ın danışmanlarının ABD heyeti önünde “onu delikten aşağı süpürmeyin” dediğine inanmıyor ya da hakikaten ABD’nin Türk Başbakanlarını delikten aşağı süpürebilme hakkı olduğunu düşünüyor.

Her iki kişiden biri Kuzey Irak’tan başlayan Kürt devleti rüzgarının kısa süre içinde bugün seçimlerde meclise girmeyi ve grup kurmayı başaran partinin temsilcileri tarafından dile getirilen eyalet formülü ile -Türkiye içinde bir bölünmeye,toprak kaybına yol açağını ve AKP’nin buna karşı tavırsız,haraketsiz politikası ile çanak tuttuğunu düşünmüyor.

Her iki kişiden biri bölünecek bölgede petrol olduğunu ve hükümetin seçimden önce apar topar Türk Petrollerinin işletme hakkını yabancılara vermek için bir kanun çıkardığına duymamış,bilmiyor ya da duymak ve bilmek de istemiyor.

Her iki kişiden biri Başbakan’ın düne kadar “alt kimlik,üst kimlik” derken seçimler sırasında “tek millet, tek devlet” demesini samimi buluyor.

Her iki kişiden biri kendi çocukları işsiz gezerken Başbakan’ın 26 yaşındaki oğlunun çalışıp alın teri ile milyonlarca dolar değerinde gemi alabilimesini doğal karşılıyor.

Her iki kişiden biri Başbakan’ın artık para mefhumunu kaybetmiş olmasını,ülkesinde milyonlarca kişi açlık sınırında yaşarken kendi kolundaki saati “on bin dolara,on beşbin dolara satarım” demesini normal buluyor.Saatin değeri kırküç bin dolarmış bu arada.

Her kişi kişiden biri Başbakan’ın söylediği gibi Cumhuriyet Mitinglerine katılan milyonların”bindirme kıta ve çete” olduğunu düşünüyor.

Her iki kişiden biri Başbakan’ın söylediği gibi “Ananı da al git”in küfür olduğuna inanmıyor ya da Başbakanların vatandaşlarına bu tür hakaretler etmesini doğal karşılıyor.

Her iki kişiden biri ayyuka çıkmış yosuzluklar yüzünden AKP’den isitifa eden AKP’li milletvekillerini hiç dinlememiş, duymamış ya da onlara inanmamış.

Her iki kişiden biri oy karşılığı sadaka almaktan hoşnut .

Her iki kişiden biri görmeyen,duymayan,yazmayan ama sürekli zenginleşen bir medyadan mutlu.

Ya da sandıktan çıkan sonuç bunlarla ilgili değil.

Peki AKP’nin bu bu ezici başarısı neyle ilgili ?

Peki AKP’nin aldığı bu ezici sonuç “kaç kişiyiz biz”in yanıtı mı?

Orada sorulan soru ile burada verilen yanıt birbirini örtüyor mu?

Peki yıllardır bütün bunları gösteren,duyuran ve yazanlardan biri olarak ben sahil kasabasına gönderilmeyi hakediyor muyum?

Ben “kaç kişiyiz biz” sorusunun yanıtının mitinglerde verildiğini düşünüyorum.

Sandıktan çıkan yenilginin o mitinglerdeki birleşmenin kendisine oy getireceğini sanan yanlış siyasi startejinin sonucu olduğunu düşünüyorum .

Seçimi CHP kaybetmiştir.

Mitinglerdeki halk değil.

Yenilgiyi,o mitinglerde ki iyi niyeti,çalışmayı,çabayı kendi çalışması sanan ve daha sonra da bunun tembelliğine düşen stratejinin getirdiğini düşünüyorum.

Bu ağır mağlubiyete,yenilenme isteğine yeterince kulak verememiş siyasi kurgunun sebep olduğunu düşünüyorum.

Seçimi AKP kazanmıştır.

Ancak AKP yanlız değildir.

Seçimi AKP’nin yanı sıra büyük sermaye ve büyük medya kazanmıştır.

Ve AKP’nin bu zaferini seçimlerde tüm küresel güçlerin ve Türkiye’deki tüm uzantılarının halkın tercihleri üzerinde son derece etkin bir propaganda yürütmelerine bağlıyorum.

Ben yıllardır her türlü baskıya rağmen doğru bildiklerini söyleyen benim gibi insanların sahil kasabalarına gönderilmesi “gerekmediğini” düşünüyorum.

Çünkü Türkiye’de bugün her iki kişiden biri görmek,duymak,bilmek istemese de “dünya yuvarlak ve güneşin etrafında dönüyor”.

Asıl sahil kasabasına gitme zamanının “dünyanın durduğu zaman” geleceğini bilenlerin ne ümitsizliğe ne de vezgeçmeye hakları olmadığını düşünüyorum .

Ve “kaç kişiyiz biz” sorusunun asıl şimdi sorulması gerektiğini düşünüyorum.

Olguları,sorunları doğru tahlil edebilecek,ve bu tahlilden yola çıkarak çalışabilecek,vazgeçmeyecek,kaç kişi var aramızda ?

Ben sıranın başına kendimi yazıyorum.

Ya siz?

Kck
KANALTÜRK

Reklamlar

Ağlama gülüm..BEKİR COŞKUN

Temmuz 26, 2007

Ağlama gülüm…

Seçim sonuçları belli olduğunda, bir televizyon ekranında gördüm onu.

Belli ki güvenli bir ülke özlemi çeken, bu ortaçağ görünümlü Türkiye’den mutlu olmayan ve gerektiğinde bayrağını alıp meydanlara koşan çağdaş Türk kadınlarından birisiydi.

Ağlıyordu…

Bir kadının çocukları için ısrarla isteyebileceği; güven-huzur-gelecek gibi masum ve haklı talebinde yalnız kalmıştı.

Gözyaşlarını elinin tersi ile sildi…

Hiç konuşmadan çekip gitti.

Oysa ben bu günleri bilirim.

Sahte balonlar kaplar gökyüzünü, ikiyüzlülüğün havai fişekleri peş peşe patlar başımızın üzerinde.

Elinde fırıldaklar vardır dönekliğin.

Ağlama gülüm, ben meslek hayatım boyunca kaç kez yaşadım bu yalancı bayramları.

Hep böyle oldu bu.

Bir teki doğru olsaydı bu bayramların, bir teki gerçek, bir teki haklı olsaydı, bu ülke zaten böyle olmayacaktı.

Kaç kez kaçıp saklanacak delik aradık.

Kaç kez bize “Hainler… Siz gerçeği göremediniz… Siz gökten yağan nurun farkına varamadınız…” dediler.

Zaten eğer biz bir kez yanılmış olsaydık, bugün “Türkiye istikrara kavuştu” diye böyle bayram yapmayacaklardı.

Geçmişteki bayramlar yalandı çünkü.

Ben bu günleri bilirim.

“Ben size demiştim, aldınız mı ağzınızın payını…” diye sallanan parmakların önünde ezile ezile öğrendim ben.

1950’den bu yana iktidarını sürdüren tek partinin ve onun yarattığı mutlu azınlığın düzenlediği bayramlardır bunlar.

Kör-sağır-dilsiz bir halk, bunca kurtuluş bayramı yapıldığı halde neden hálá kurtulamadığını düşünmeden el çırpar.

Neyse…

Ben senin ağladığını unutmayacağım, sen de benim bu yazımı unutma.

Biz; haklıların er geç haklarının verildiğini, yalan bayramların ise er geç bittiğini de öğrendik.

Ve tek başımıza kalsak da inandığımız yolda yürümeyi…

Ağlama gülüm…

HÜRRİYET

BURSA NUTKU..

Temmuz 24, 2007

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

GENÇLİĞE HİTABE….

Temmuz 24, 2007

027.jpg

GENÇLİĞE HİTABE

         Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
        Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet’i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
         Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

                                                                                                    Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927

CAN AKIN SEN NASIL ?

Temmuz 23, 2007

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN HIZINI AZALTMAK İÇİN BEN NE YAPABİLİRİM?????

Temmuz 20, 2007

  

Günlük yaşamımızda tükettiklerinizi ve enerji ihtiyçlarımızı karşılamak için doğanın verdiği imkanları bilinçsizc ve hoyratça kullanmamız sonucunda ortaya ” SERA GAZLARI”nın (esas olarak karbondioksit  ve metan gazları) sebep olduğu iklim değişikliği ve dünyamızı geri dönülemek bir felakete doğru götürmektedir.

   Bu iklim değişikliği küresel ısınma,çevre kirliliği ve içme suyu yetersizliğinin,çok kısa bir zaman sonra bildiğimiz hayat formlarını ve insanlığı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakması kaçınılmaz olacaktır…

   Alınabilecek önlemler için hala zamanımız vardır.Ancak bu sadece kamunun,sanayi ve tarım sektörünün gayretleriyle mümkün olamaz.Her insan günlük yaşamını içinde alacağı tedbirlerle bu tehlikenin azaltılmasına destek olmak zorundadır.

   Bu tedbirlerden bazı pratik ve kolay olanlarını aşağıda veriyoruz.Hepimiz iklim değişikliği hızını azaltmak için “BEN NE YAPABİLİRİM..?    ” diye düşünmeli ve yapmalıdır.

   l – (Bulunduğunuz ortam sıcaklığını düşürün)

Fazla değil ,sadece l  C düşürün,böylece bir miktar enerji tasarrufu yapabilirsiniz.Eğer üşürseniz, ki bu ihtimal genelde yoktur,üzerinize modaya uygun bir kazak,süveter giyebilirsiniz..

   2- (Evinizin ısısını havaya atmayın)

   Evinizin çatı arasını,duvarlarını,sıcak su hatlarını ve kazanı ısı kaçaklarına karşı kontrol edin.Kapıyı,pencereyi açık veya aralık bırakmayın.Evinizi ılık tutun,sıcak değil ve böylece gezegenimizi biraz daha soğutmuş olursunuz.

   3-Elektrikli cihazların Stand by konumunda bırakmayın.

 Televizyonlarımızı standby konumunda bırakmak bir miktar enerjiyi gereksiz yere harcamamıza neden olur.Kumandayla kapatmak yerine oturduğunuz yerden kalkarak  TV’ yi üzerinden kapatabiliriz.

    4- Şarj cihazlarını prizlere takılı bırakmayın..

Kücük şarj cihazlarını kullanılmadıkları zaman bile bir miktar enerji harcarlar.Cep telefonu,Playstation..gibi cihazlarınızı şarj etmediğinizde yada pilleri dolduğunda şarj cihazlarını prizde bırakmayınız..

    5_ Daha fazlasını kaynatmayın.

Su ısıtıcıları sizin çay ya da kahve içmeniz için gereken enerjiden çok daha fazlasını harcarlar.Kaç bardak içilecekse sadece o kadar su kaynatın daha fazlasını değil..

   6_Ütü yapmayı azaltın.

Biraz kırışık-buruşuk giysi sizi daha kötü göstermez.Unutmayınız ki ütü evde en fazla enerji harcayan ev aletidir.

   7-Çok parlak ve fazla-gereksiz ışıkları söndürün.

Gerçekten onlara ihtiyacınız yoksa lütfen onları kapatın.Zira onlar çok fazla enerji tüketirler.Paranızın olması enerji israfı hakkı vermez.Eğer bir gösteri merkezinde yaşamıyor ve karanlıktan korkmuyorsanız,inanın fazla ışık gerekli değildir.

   8-Daha verimli ampul kullanın.

Düşük enerji ampulleri size gereken ışığı verdikleri gibi 3 kat daha güç harcarlar.Eğer ki bir gece kulübünde yaşamıyorsanız,tüm ampullerinizi değiştirin.

   9-Dondurucularınızı sızdırmaz hale getirin,buzdolaplarını fazla doldurmayın.

 Dondurucular çok iyi sızdırmazlık sağlandığında en yüksek verimde çalışırlar.Bu sayede havayı dondurmak için yoğun bir şekilde çalışmak zorunda kalmazlar.Fazla dolu buzdolabı gereksiz enerji harcar..

   10- Elektrikli ısıtıcı,soğutucuları,klima ve fırınları en az süreyle kullanın.

Elektrikli ısıtıcı ve soğutucular ütü gibi çok fazla elektrik kullanırlar.Üşüyorsanız kazak-çorap giymek,terliyorsanız pencere açmak daha az enerji tüketmek ve daha az para harcamak demektir.

   11-Arabanızı olabildiğince az kullanın.

Yürüyün,bisiklete binin,koşun,paten kayın,toplu taşıma araçları kullanın  yada en kötüsü otostop yapın.Her ne durumda olursa olsun,aracınızı kullanmamaya çalışın.

   12-Kendi bölgenizin yiyecek ve ürünlerini tercih edin.

Yakın çevrenizdeki yiyeceklerle beslenin, bölgenizin ürünlerini tercih edin.Dünyanın bir ucundakilerle değil.Sadece çevrenizdeki yiyecekleri yemekle ve ürünleri kullanmakla ölmezsiniz.Böylece bunlar dünyanın diğer uçlarından uçaklarla size taşınmaz.

   13-Çamaşır yıkama sıcaklığını ve süresini düşürün.

Kıyafetlerinizi 40-60 derecede yıkayacağınız yerde 30 derecede ve kısa programda yıkayın.Aynı sonucu alırsınız ama makineniz daha az enerji kullanmış olur..

   14-Çok yapraklı bitkiler-ağaçlar dikin.

Bahçenize plastik,tahta metal veya taş dekorasyon yerine fert başına 4-6 az su isteyen-ağaç ve bitki dikin.Vahşi bahçe zevkini tercih edin.Unutmayın ki yetişkin bir ağaç,iki insanın bir yıl boyunca kullanacağı oksijeni sağlar.

   15-Suyu tasarruflu ve birkaç defa kullanın.

Banyo,temizlik,bulaşık,çamaşır için suyu en tasarruflu biçimde kullanın,atık suları tuvalet gideri,bahçe sulaması  ve araba yıkamada tekrar kullanmaya çalışın.Sulamaları sabah erken veya akşam saatlerinde yapın.

    16-İçme suyunu hortumla kullanmayın.

Arabanızı,balkonu vb.kova ve sünger ile temizleyin.Hortum ile araba yıkamak,bir insanın 3-4 günlük su ihtiyacını yok etmek demektir.

   17-Banyo yerine duşu kullanın.

Duşlar,küveti doldurarak banyo yapmanız için gerekli olan suyun l/3 ünü harcarlar ve suyun ısıtılması için daha az enerji gerektirirler.

   18-Sensörlü veya zaman ayarlı musluklar kullanın,kullandırın.

Evimizde,işyerimizde,okullarda,sinema ve ticaret mekanlarında el yıkarken,diş fırçalarken suyun boşuna akmasını önlemek için,sensörlü veya zaman ayarlı musluklar kullanılmasını sağlayalım.

   19-Musluk ve rezervuar vb.sızıntıları engelleyin.

Damlayan musluklar ve sızıntı yapan tuvalet rezervuarları düşündüğünüzden çok fazla su kaybına yol açar.Saniyede l damla akan musluk yılda 3 ton eder.Paranız çok olabilir ama hepimizin ortak kaynağı olan suyu israf etmemeliyiz.!!!!!!

   20-Tuvalet rezervuarı hacmını azaltın.

Tuvaletlerdeki rezervuar hacmini ya daha küçük bir rezervuar ile değiştirerek azaltın veya mevcut rezervuarınız içine kapasitesine göre l litrelik-2,5 litrelik pet kişe koyarak hacmi düşürün,suyun daha az kullanılmasını garanti edin.Emin olun aynı temizlik düzeyini koruyacaksınız.!!!

21-Atık yağ,plastik ve lastik yakmayın.

Yok etmek veya ısınmak için yakacağınız atıkyağ,lastik veya plastik çıkartacağı gazlar nedeniyle ciddi kirlenme yaratırlar….Hakkımız Yok…!! Yakmayın, bilgilendirin,yaktırmayın.

   22- En az sentetik tarım-bitki ilacı kullanın.

 Bahçenizde,tarlanızda kullandığınız ilaçların yer altı sularını kirletme düzeyi inanılmaz..!! Olabilecek en az sentetik ilaç kullanın,tabii ilaç ve koruyucuları tercih edin.

   23-Alışverişlerinizde file veya sırt çantısı kullanın.

Ürün taşımak için eskiden olduğu gibi uzun süre dayanan fileleri-torbaları kullanın veya alaşverişe sırt çantanız ile gidin.Plastik poşet veya kesekağıdı istemeyin,Plastik ve kağıt ambalajlı ürünleri tercih etmeyin.

   24-Daha az çamaşırsuyu,daha az deterjan kullanın.

Temizlik-mikrop öldürmek için kullandığımız çamaşır suyu,temiz su için gerekli bakterileri de öldürür,deterjan atıkları ise çevreye aşırı zarar verir.Her ikisini de alıştığınızın yarısı miktarda kullanın.Daha iyisi doğal sabunları tercih edin.Çamaşırlar ve eviniz göreceksiniz yine temiz ve beyaz olacak.Tasarruf edeceğiniz para da ödülünüz olacak.

   25-Kullanılmış kızartma yağlarınızı lavaboya,toprağa dökmeyin.

Bir kilo atık yağ, l000 ton suyu kirletebilmekte.Kullanılmış yağlarınızı plastik bir şişeye koyarak,geri kazanılmasına veya en azından çöplüğe gitmesini sağlayınız.

   26-Çöplerinizi oldukları gibi atmayın..

 Çöpleri metal,kağıt,cam olarak ayırın,bunlar geri dönüştürülür ve enerji kaynak tasarrufu sağlar.Sebze-meyve-yemek artıklarınızı ise bahçenizde bir köşede toprağa gömün ve tabii gübre elde edin.Böylelikle metan gazının oluşmasını önlemiş olursunun ve bitkileriniz için bedava gübreniz olur.

GEMİCİKLERDE TALİM VAR…YILMAZ ÖZDİL

Temmuz 19, 2007

Gemiciklerde talim var…

İktidar, dut gibidir.
Kendini hep tepede görür.
Ama ahali bi silkeler…
İllaki düşer.

Bakın, Başbakan çıktı, aniden, “tek başına iktidar olmazsam, çekilirim” dedi.

Niye dedi?

Açtım telefonu… İnsan davranışları konusunda saygın yere sahip, üç profesör ile konuştum.
Ve sordum,
“niye dedi?”

Rica ettiler.
İsimlerini yazmıyorum… Kendilerine tebelleş olunmasından korkuyorlar… Halimiz maalesef bu.
Ortak görüşleri ise, şu…

Bir…
“AKP’ye değil, Tayyip Erdoğan’a oy verin, imajı yaratılıyor. Abdullah Gül bile, bir iki yer hariç, kürsüye çıkarılmıyor. Televizyonlara bakın… MHP adına konuşan çok sayıda kişi var. CHP adına Baykal’dan fazla gördüğümüz insanlar var. Tayyip Erdoğan ise, tek tabanca olarak sunuluyor. Sanki parti yok, sadece bir kişi var, gibi davranılıyor. Dikkat edin, AKP olarak bırakırız demiyor, bırakırım diyor… Çünkü bu, Cumhurbaşkanlığı seçiminin provası aslında.”
İki…
“Erdoğan’ın bu lafı, kararsız seçmenleri etkilemez… Çünkü bir siyasetçinin sonunun ne olacağı kimseyi ilgilendirmez. İnsanlar, kendi sonlarının ne olacağıyla ilgilenir… CHP’ye oy verecek insanları da ilgilendirmez, aksine sevinirler. MHP’ye oy verecek insanları da ilgilendirmez, zaten siz gidin diye MHP’ye oy veriyorlar. Erdoğan’ın durumundan, Genç Parti’ye, Demokrat Parti’ye gönül veren insanlara ne? Hiç etkilemez.”
E nedir?
Üç…

“Tayyip Erdoğan, bu açıklamasıyla, AKP’ye oy veren seçmeni hedefliyor… Ama AKP’de ısrar edenleri değil… Geçen seçimde AKP’ye oy verip, umduğunu bulamayan, benden bu kadar, bu sefer başkasına oy vereceğim, diyenleri hedefliyor.
Nasıl yani derseniz…
Geçen seçimde CHP’ye oy verip, bu sefer AKP’ye oy verecek olan yok. Geçen seçimde MHP’ye oy verip, bu seçimde AKP’ye dönecek olan da yok. Ama, geçen seçimde AKP’ye oy verip, bu sefer, diğer partilere, özellikle MHP’ye ve Saadet’e kayan çok… Seçmen, kimsenin demirbaşı değildir… Tayyip Erdoğan, işte bu şiddetli kanamayı durdurmaya çalışıyor…”

Niye dedi?
Bundan dedi.

Çünkü, 95 metrelik harbi gemiye “gemicik” diyor Başbakan ama… Tayfa bavulları topladı, ilk limanda inmeye niyetli.

KARA TİMURTAŞ VE OĞULLARI

Temmuz 18, 2007
Bursa’yı kuran bir vezir ailesi;
KARA TİMURTAŞ ve OĞULLARI

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük katkıları olan çok sayıda önemli aile, Bursa’nın imarına da katkıda bulunmuştu. Çandarlı, Hacı İvaz Paşa, Lala Şahin Paşa ve Bayezid Paşa ile onların ailelerinin Bursa’da çok sayıda hizmetleri vardır.

Apolyont Gölü üzerinde bulunan Gilyos Adası’nı zapteden Kara Ali, buradaki kilise papazının güzel kızı ile evlendi. Bursa’nın her köşesinde izlerini görebileceğimiz Kara Timurtaş’ın annesi işte bu papazın kızıymış…

Bursa’nın fethinden sonra bir İslam şehri olarak Bursa’nın kurulmasında önemli etkisi olan ailelerin başında Kara Timurtaş ve oğulları gelir. Nitekim bugün bile, Bursa’da Kara Timurtaş oğullarının her köşede izlerini görebilirsiniz.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük katkıları olan çok sayıda önemli aile, Bursa’nın imarına da katkıda bulunmuştu. Çandarlı, Hacı İvaz Paşa, Lala Şahin Paşa ve Bayezid Paşa ile onların ailelerinin Bursa’da çok sayıda hizmetleri vardır. Bugün Bursa’da çok sayıda cami, hamam, türbe ile adlarına mahalle olan çok sayıda Kara Timurtaş oğlu var…

Kara Timurtaş Paşa

Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde, Bursa’da dört tane Timurtaş Paşa vardı.

Bunlardan ikisi çok ünlüydü. Bunlar, Çakırhamam önünde mezarı bulunan Gazi Timurtaş Paşa ile Demirtaş semtine adını veren Kara Timurtaş Paşa’dır. I. Murad ve I. Bayezıd döneminde yapılan savaşlarda önemli rol almış Kara Timurtaş, Kara Ali’nin oğludur. Dedesi ise Osman Bey’in silah arkadaşı Aykut Alp’tir. (öl. 1325)

1310 yılında doğan Kara Timurtaş Paşa, Lala Şahin Paşa’nın ölümünden sonra Rumeli Beylerbeyi oldu. Süleyman Paşa ile Rumeli’nin fethine katıldı. Balıkesir’deki göçebeleri Rumeli’ye sürmüş ve yerleşmesini sağlamıştı. Şehzade Bayezıd’a lalalık etti ve birinci veziri oldu.

Balkanlar’da yapılan savaşlara katıldı ve büyük yararlılıklar gösterdi. Timurtaş Paşa, Gemlik’i kuşatıp alınmasını sağlamıştı. Bir süre Karamanoğulları’nın Bursa’yı işgali sırasında tutsak düşen Paşa, daha sonra serbest bırakıldı. Kapıkulu süvarileri ve voynuk denilen askeri sınıfların kurulmasına ön ayak olmuştu. İlk kez belirli bir giysiyi askerlere giydirmişti. 1403 yılında Bursa’da yaşamını yitirdi. 1398 yılında öldüğü söylense de mezar taşında 1403 yılında öldüğü yazılıdır. Bursa’da kendi adını taşıyan mahallesindeki caminin yanına gömülmüştür. Bursa’da camisinin dışında hamam ve başka eserleri de vardır.

Fatih, Timurtaş oğulları

Osmanlı döneminin ilk deniz seferi, Gilyos Adası’nın fethi olarak kabul edilmektedir. Ancak bu adanın neresi olduğu bilinmemekteydi. Oysa bu ada, Ulubat(Apolyont) Gölü içindeydi. Kara Ali, 1303 yılında kendisine verilen bir askerî birlikle Apolyont (Ulubat) Gölü üzerinde bulunan Gilyos Adası’nı zaptetmiş, burada görevli bulunan papazı ailesiyle birlikte Osman Bey’e getirmişti. Osman Gazi de papazın güzelliği ile meşhur kızını Kara Ali Bey’le nikâhlamış. İşte bu papazın kızı, Kara Timurtaş’ın annesi, en az kendisi kadar ünlü dört ünlü oğlu Mehmet Çelebi, Yahşi Bey, Ali Paşa, Oruç Paşa ve Umur Bey’in ise büyük anneleri…

Timurtaş oğullarının kültür hizmetleri

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’den başlamak üzere, yapılan fetihlerde önemli rol oynayan ve devlet bürokrasisinde de en üst görev olan vezirlik makamına ulaşan Kara Timurtaşoğulları ailesi Bursa’nın kültür ve sosyal yaşamına katkı sağlamıştı. Özellikle II. Murat döneminde Timurtaş ailesi devlet içinde çok güçlü bir duruma gelmiş, aynı anda beş vezirin görev yaptığı divanına üç vezir vermeyi başarabilmişti. Timurtaşoğulları sadece devlet hizmetinde görev yapmamış, kendisi ve oğulları birçok vakıf kurmuştur.

Timurtaş Paşa, sadece askerî seferlerde değil, ordu teşkilâtının kuruluşunda da Osmanlı devletine önemli katkılar sağlamıştı. I. Murat zamanında, Balkanlar’da Lala Şahin Paşa’dan sonra ikinci beylerbeyi olan Kara Timurtaş Paşa, Çandarlı Ali Paşa’ya kadar devam eden tek vezir uygulamasının kaldırılmasıyla ikinci vezir unvanını almıştı.

Osmanlı egemenliği sağlandıktan sonra bazı askerî örgütlenmeler oluşturma kararı alınınca, Kara Timurtaş Paşa’nın önerileriyle tımarlı sipahilerde yeni bir yapılanma içine girmişti. Bu gelişmeler sırasında Timurtaş Paşa’nın önerileri doğrultusunda kapıkulu askerlerinden maaşlı süvari birliği kurulmuştu. Ayrıca savaş sırasında levazım sınıfı ile süvarilere yardım eden Voynuk sınıfı oluşturulmuştu. Ölen sipahilerin tımarlarının erkek evlâdına verilmesi yöntemi de, yine Timurtaş Paşa’nın önerisiyle uygulamaya konulmuştu.

Kara Timurtaş Paşa’nın Yıldırım zamanında da ordu için yeni düzenlemeler yaptığı görülür. Timurtaş Paşa, bu dönemde askerlerin sayısı çok olması nedeniyle bir karışıklığa meydan vermemek için askerlerin sınıflarına göre tek tip giysi giymesini önermiş, onun önerisi sonucunda kapıkulu sipahilerine ve Enderun oğlanlarına ak külâh giydirilmiş, saltanat makamının ileri gelenlerine de kızıl börk giydirilmeye başlanmıştı.

Ganimet malları

Bursa’da yapılan cami, han, hamamların büyük bölümü, Rumeli’nde Hıristiyanlarla yapılan savaşlarda elde edilen ganimetlerle yapılmıştı. Savaş ganimetleri ise, Bursa’da bir kültür eserine dönüşüyordu. Ancak Timurtaş Paşa’nın ganimetlerinin büyük bölümü, Hıristiyanlarla savaştan değil, bir Türk ve Müslüman olan Karamanoğlu’yla yapılan savaş sonunda elde edilmişti.

Osmanlı Beyliği’nin en güçlü rakiplerinden olan Karamanoğulları ile 1387 yılında yapılan savaşta Kara Timurtaş Paşa, Rumeli askerlerinin başında çarpıştı. Konya önlerinde meydana gelen savaşta Karamanoğlu Alaaddin Bey, ordugâhını terk edip kaçınca, onun bıraktığı bütün mallar, Kara Timurtaş’a verildi. İşte Timurtaş Paşa’nın Bursa’da yaptırdığı eserlerin büyük bölümü bu parayla yapılmıştı.

Kara Timurtaş Paşa, 1389 yılındaki Birinci Kosova Savaşı’na katılmış, Şehzade Bayezid ile birlikte ordunun sağ kanadında komutan olarak görev yapmıştı. Yıldırım Bayezid döneminde de Sırplar’ın elinde bulunan tüm madenleri de ele geçirmişti.

İlk Türkçü: Timurtaş Paşa oğlu Umur Bey

Kara Timurtaş Paşa’nın dört oğlundan üçü: Oruç, Yahşi ve Umur Bey çok ünlüdür. Her biri için adına eserler ve mahalleler kurulu bulunan devlet adamları, Bursa’nın imarı için büyük hizmet vermiştir. Ancak bunlardan Umur Bey, hepsinden ünlü ve önemli bir devlet adamıdır.

1421 yılında vezir olan Umur Bey, 1430 yılında Umurbey Mahallesi’ndeki cami, kütüphane, hamam ve müştemilatını yaptırmıştı. Ayrıca Tuzpazarı’nda kervansaray ve hamam, Edirne’de mescit, Bergama’da medrese, hamam, Biga’da cami, Afyon’da cami, medrese, kervansaray, hamam yaptırmıştı. 1460 yılında ölmüştür. Vakfiyesine göre Umur Bey, çok sayıda değerli kitap da vakfetmiştir. Ancak bu kitaplardan bugün bir iz yok.

Bir de Hisar’da Umurbey Mescidi ve mahallesi vardı. Bugünkü Gemlik’e bağlı Umurbey beldesine adını veren Umur Bey, Pars Bey’in torunu, Yakup Bey’in oğludur.

Umur Bey, adı duyulmamış eski bir Türkçüdür. Avuç dolusu altın vererek birçok tıp kitabını Türkçeye çevirtmiştir. Türk dili için birçok girişimlerde bulunan Umur Bey, o tarihe kadar tüm vakfiyeler Arapça iken, kendi vakfiyesini özellikle Türkçe yazdırmıştır. Bursa’da bulunan ilk Türkçe yazıt da bu kişinin yaptırdığı caminin kapısındaki yazıttır.

KARA TİMURTAŞ PAŞA

Temmuz 18, 2007

Kara Timurtaş Paşa, Osman Gazi‘nin silah arkadaşlarından Aygut Alp‘in torunudur. Babası Kara Ali Bey olup, yine Osman Gazi’nin mücadelelerine katılmış ve 1308’de kendisine verilen bir müfreze ile Apolyont Gölü (Ulubat Gölü) üzerindeki Alyos adasının zaptına gönderilmiş ve orayı sulhen alarak orada bulunan büyük bir kilisenin Rumlarca hürmet edilen papazını ailesiyle Osman Gazi’ye getirmiş, papazın güzelliği ile meşhur kızını, Osman Gazi, Kara Ali Bey’e nikahlamıştır. Hereke kalesi kuşatmasında Kara Ali Bey’in gözüne bir ok isabet ederek sakat bırakmıştır.

Kara Timurtaş Paşa çağdaşları olan Sarı Timurtaş Paşa ve Ak Timurtaş Paşa ile karıştırılmamalıdır. I. Murat’ın Kosova‘ya hareketi esnasında Anadolu muhafazasında bıraktığı ve Işıklı, Sandıklı ve Kütahya taraflarının valisi olan Sarı Timurtaş Paşa ile, Sivrihisar muhafızı Ak Timurtaş Paşa, Kara Timurtaş Paşa’dan ayrı şahsiyettirler.

Ruhi‘ye göre Kara Timurtaş Paşa Yıldırım Bayezid‘e lalalık yapmış olup I. Murat‘ın tahta çıkış yılında Rumeli‘ye geçişinde Bayezid’le beraber Bursa‘da kalmıştır. Sonradan Rumelideki fetihlere katılan Kara Timurtaş Paşa, Lala Şahin Paşa‘dan sonra beylerbeyi olmuştur. 1382’de birinci defa Manastır‘ı ve Pirlepe ve İştip kalelerini zaptetmiştir. Ertesi yıl da Bosna ve Arnavutluk‘a akın yapmıştır. I. Murat’ın Karamanoğulları ile yapmış olduğu muharebede bu Kara Timurtaş’ın fevkalade gayreti görülerek, zaferden sonra beylerbeyliğine vezirlik de ilave edilmiştir.

Kara Timurtaş Paşa beylerbeyliğini son zamanlarına kadar muhafaza etmiştir. Ankara Savaşı‘nda -belki ihtiyarlığı sebebiyle- bizzat bulunmamış ise de, oğulları Ali ve Yahşi Beyler bulunarak Ali Bey esir, Yahşi Bey şehit düşmüştür. Kara Timurtaş Paşa 1404 Mart’ında Bursa’da vefat ederek kendi adını taşıyan semtte yaptırdığı caminin yanına gömülmüştür. Mezar kitabesinde bulunan (Melik-ül-Ümera Timurtaş bin Ali) ibaresinden beylerbeyi olduğu görülüyor.

Osmanlı devletinin maaşlı Kapıkulu süvarileriyle Voynuk teşkilatı, yani has ahır ve çayır biçme ocakları Kara Timurtaş Paşa’nın teşebbüsüyle yapıldığı gibi, ölen sipahilerin tımarlarının erkek evlatlarına verilmesi kanunu da onun tavsiyesiyle konmuştur.

Timurtaş Paşa’nın Yahşi, Oruç, Ali ve Umur isimlerinde dört oğlu vardı. Bunlardan en büyükleri olan Yahşi Bey, Niş fatihidir. Ankara Savaşı’nda şehit düşmüştür. Diğer üç oğlunun gerek askeri alanda ve gerek devlet işlerinde önemli hizmetleri görülmüştür. I. Mehmet Çelebi’nin ölümünden sonra oğlu II. Murat‘a karşı çıkan Mustafa Çelebi hadisesinde bu üç kardeş, Sultan Murat’a sadakatla hizmet etmişler ve kriz çözülünceye kadar divanda vezir derecesiyle bulunmuşlardır.

Tehlike hali geçtikten sonra Sultan Murat divan heyetini azaltarak Oruç Bey’e Anadolu beylerbeyiliğini, Ali Bey’e Saruhan (Manisa) sancak beyliğini verip Umur Bey’i de elçi olarak Germiyanoğlu Yakub Bey’e gönderdiği gibi, lalası Yörgüç Paşa‘yı da Amasya sancağına tayin etmiştir (1423.) Oruç Paşa beylerbeyi iken devlete muhalefete kalkan İzmiroğlu Cüneyt Bey üzerine gönderilmiş ve Cüneyt’i mağlup etmiş ise de İpsili kalesine kaçtığı için yakalayamamıştı. Oruç Bey 1426’da vefat ederek yerine Anadolu beylerbeyliğine Hamza Bey tayin edilmiştir.

Saruhan sancak beyi Ali Bey (Paşa) burada dört beş yıl bulunmuştur. 1428’de emekliye ayrılmasından sonra Manisa’da Ali Bey Camii denilen camiini yaptırdı. Vefatı bu tarihten sonradır. Vakfına oğlu Haydar Çelebi’yi ve ondan sonra diğer oğlu Cafer Çelebi’yi mütevelli koymuştur.

Kara Timurtaş Paşa’nın hem asker hem de bilgin oğlu Umur Bey Bursa’da bir cami ve bu caminden dışarı çıkmamak üzere kitap vakfetmiştir. Bundan başka Bergama ‘da medrese, Biga‘da cami ve Afyonkarahisar‘da bir cami ile bir medrese, Edirne‘de bir mescid yaptırmış ve bunlara vakıflar tahsis etmiştir. Vakfiyesini Ocak 1455’de Türkçe tertip ettirerek Bursa’daki camiinin cephesine iki parça halinde taşa hakkettirmiştir. Umur Bey adına bazı eserler de tercüme edilmiştir. Zamanının bütün muharebelerde bulunmuş ve büyük hizmetleri görülmüştür. Aşıkpaşazade bazı tarihi olayları Umur Bey’den nakletmiştir. Ağustos 1461’de ölmüş olup, Bursa’da gömülüdür.

Kara Timurtaş Paşa’nın ismi Bursa’nın Timurtaş semtinin isminde yaşamaktadır.

YAŞAM ANAYASASI ÜZERİNE BİR DENEME..

Temmuz 17, 2007

Ülkelerin, kurumların, velhasıl insanların dahil olduğu çeşitli
grupların işleyişini belirleyen anayasalar mevcut… Peki bir insanın
yaşamını düzenleyen bir “yaşam anayasası”ndan söz etmek  mümkün olamaz
mı?..

Aslında uzun süredir üzerinde düşündüğüm ve bir çok dostumla
paylaştığım bir konu bu yaşam anayasası… Ama sorun şurada : Ülke
anayasalarını, ilk başta kurucu meclis belirliyor ve belirli bir
çoğunluk sağlanırsa değiştirilebiliyor. Kurumların anayasası da,
kurucu üyelerinin oylarıyla belirleniyor ve değiştirilmesi de yine
aynı üyelerin belirlediği koşullara göre yapılıyor… İnsan yaşamı söz
konusu olduğunda ise  bir çok sorun ortaya çıkıyor…  Yaşamın bir
anayasası var mıdır ? Varsa bunlar nasıl belirlenmiştir ve bunların
kuralları nelerdir ?

Yaşama ilişkin bir “kurucu meclis” tartışması bizi çok değişik
noktalara götürebilir, aynen yaşama ilişkin kuralların yazılı olduğu
kaynaklardaki gibi… Bütün bu konulardan bağımsız olarak  sadece ve
sadece kişisel bilgi birikimi ve de özellikle deneyimlerimden yola
çıkarak, yaşama ilişkin bazı kuralların yaşamıma yön verdiğini
belirtmek istiyorum. Kuşkusuz bu kuralların (bugünkü anlayış
düzeyimizde) hiçbir bilimsel temeli yoktur. Yani bu kuralların
istatistiksel verilere dayanılarak kanıtlanması imkansızdır. Fakat
yine de, en azından bir kişinin ( o da benim…) yaşam düzleminde
kanıtlanmış ve gerçeklik kazanmıştır…

Yaşamıma yön veren kuralların, yazımın başlığında olduğu gibi, tüm
zamanlarda ve herkes için geçerli bir “anayasa” olduğunu iddia
etmiyorum, ancak “eğer yaşamın bir anayasası var sa ( her nasılsa…) ,
olsa olsa bunlar olmalıdır” diye düşünüyorum… Peki nedir bu anayasanın
önümüze koydukları :

* Yaşam bir okuldur…

Çoğumuz ilkokula başladığımızda, 5. sınıfa ulaşmayı çok uzak
görmüşüzdür. Derken orta okul, lise, üniversite yılları hızla gelip
geçer… Bu yıllarda amaç,  aldığımız derslerden geçmektir. Bu amaçla
çeşitli yazılı/sözlü sınavlar yapılır. Biz de o güne kadar
öğretilenleri, ama ezberleyerek, ama kopya çekerek sınavlarda
göstererek o derslerden geçeriz. Geçeriz ama, okul bittiğinde, daha
çoook öğrenilecek şeyin olduğunu anlarız…

İşin mesleki boyutunda daha öğrenecek çok şeyin olduğu açıktır… Benim
asıl vurgulamak istediğim, yaşamımızla ilgili de daha öğrenecek bir
çok şeyin olduğudur. Aslında okulda öğretilenler, yaşamımıza dair pek
fazla bir bilgi vermez. Yaşam kurallarını daha çok, ailemizden,
arkadaşlarımızdan, kısaca çevremizde bize yakın olanlardan
öğreniriz.

Yaşama dair kuralların bir çoğu gündelik sorunlarımızı çözmeye, daha
doğrusu yaşama uyum sağlamaya yöneliktir. Topluluk içerisinde nasıl
yemek yenileceğinden tutun da, dolmuşta ” müsait bir yerde inecek
var!” denilmesine kadar bir çok şeyi, kah birilerinin bize
anlatmasından, kah bizzat o durumun içerisinde bulunarak öğreniriz…

Yaşamın gündelik kurallarını, ya da “ritüellerini” öğrenmemiz, sadece
yüzeydedir ve ancak gündelik sorunlarımızı çözer. Oysa yaşama dair bir
çok sorun çok daha derindedir… Bunların çözümlenmesi bize
anlatılanların ve o güne kadar yaşadıklarımızın sınırlarının dışına
çıkar çoğu kez… Bu noktada her ne kadar başkalarının öğüt ve desteğini
alsak da, karşımıza çıkan olaylar, bize o güne kadar bilmediğimiz bir
çok şeyi öğretir.

“Bir musibet, bin nasihatten iyidir” lafı boşuna söylenmemiştir.
Çoğumuz, olgun yaşlarımıza rağmen, aynen sobanın sıcak olduğunu ancak
elini değdirdikten sonra anlayan bir bebek gibi, tüm yakınlarımızın
ısrarla aksini tavsiye etmelerine rağmen, bizzat o olayı yaşayarak
öğreniriz.  Bu sefer karşımızda bir öğretmen yoktur bize not tutturan…
Üstelik bir sınav da yoktur ardından… Ama yine de  fiilen
yaşadıklarımızı, zihnimizin bir köşesine nakşederiz…

“Öğrenmenin sonu yoktur” derler… Doğrudur… Mesleki/teknik konularda
bunu tartışmaya bile gerek yok… Bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi
içerisinde, bu durum kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yaşam kurallarına
gelince, o da öyle… Bakmayın şimdi benim böyle bir anayasa ile ortaya
çıktığıma… Yaşadığım süre boyunca öğrendiklerim, tümünde olmasa bile
birkaç maddesinde değişikliğe yol açabilir bu anayasanın…

Sonuç olarak her geçen gün, yaşamımızda yeni bir şeyler öğreniriz. Bu
açıdan bakıldığında yaşam bir okuldur… Bu okulun sınavı,
öğrendiklerimizin düzeyiyle ilgilidir. Ne kadar çok öğrenmiş isek,
yaşamımız da o kadar kolaylaşır. Bu okulda geçme ya da kalma yoktur,
yaşamı zorlaştırma ya da kolaylaştırma vardır… Önümüze konan dersleri
kavramakta ne kadar  zorlanırsak, yaşam da o kadar zor hale gelir… Bu
okulun bildiğimiz anlamda karnesi yok, ama tasdiknamesi mezarlıklar
müdürlüğünden veriliyor J

* Her şey öğrenilene kadar tekrarlanır…

Bir kısmımız okuldaki derslerimizde başarısız olduğumuzda, bütünlemeye
kalırız, bu arada ek dersler alırız, ve sonuçta gerçekten o dersi
öğrenmesek bile, kah şansımızın yardımıyla, kah torpille,  kah
öğretmenin acımasıyla o dersten geçeriz… Ama yaşam dersleri, formal
eğitimden farklıdır : Her ders öğrenilene kadar tekrarlanır…

Bu açıdan bakıldığında yaşam, formal eğitime göre çok daha
acımasızdır. Eğer bize öğretilmek istenen bir şey varsa, bu, eninde
sonunda “kafamıza vurula vurula” öğretilir. Bu noktada bir çok kişinin
yaşamında “hata” yada “pişmanlık” olarak algıladığı olayların aslında
almamız gereken bir “ders” olduğunu vurgulamak istiyorum.

Hata yapmak insana mahsustur… Hiç birimiz mükemmel değiliz… ( olsaydık
bu Dünya’da işimiz ne?…) Hatalar, insanların  deneme-yanılma
yöntemiyle öğrenmesine yöneliktir. İnsanlar denerler, yanılırlar, ders
almazlarsa bir daha yanılırlar ve bu yanılma süreci insanlar ders
alana kadar devam eder… Ne zamanki yanılma son bulur, insanlar dersini
almış olarak bir sonraki derse geçerler… (yaşamın bir okul olduğunu
unutmayalım…)

* Her şey dönücüdür…

Aslında bu kuralı atalarımız çok basit bir şekilde ifade etmişler : Ne
ekersen, onu biçersin!… Bu atasözü, bu kuralın özünü oluşturuyor.
İyi, ya da kötü her ne yaparsak, kesinlikle bize geri döner. Buna
“Bumerang etkisi” diyebiliriz…

Yine atalarımızın “iyilik yap, denize at, balık bilmezse halik bilir”
deyişi de bu kuralı özetliyor… ( bu arada halik kimdir, ben de
bilmiyorum, Haluk diye bir arkadaşım var ama, bu deyişe Haluk’u
koyunca, anlamsız oluyor… Balıkla Haluk’un bir ilişkisi yok yani…)
Yaptığımız her ne ise, bize katmerli olarak geri dönüyor. Bu noktada
bir şeye dikkatinizi çekmek isterim : Yaptığımız iyilik yada kötülüğün
illa aynı kişiden geri dönmesi gerekmiyor. Yaptığımız şeylerin
karşılığını, genellikler o kişiden değil, çok daha farklı kişilerden
alırız.

Sonuç olarak, yaptığımız her eylemin karşılığını alırız. Bu biraz
zaman alabilir… Eylemlerimizin karşılığını kısa sürede alamamamız,
bizi umutsuzluğa düşürmemelidir. Her şey dönücü olduğuna göre ,
eylemlerimizin karşılığını mutlaka alırız. Aradaki zaman farkı, bu
kuralın geçerliliğini değiştirmez… İyi şeyler yapan için sabırsızlık
bu kuralın görülmesindeki en büyük engeldir… Kötü şeyler yapan için de
bu kural geçerlidir, ama çoğu kez bu kişiler yaptıkları ile başına
gelenler arasında bir bağlantı kuramazlar… İyi şeylerde olduğu gibi
kötü şeylerde de “dönücülük” esastır. Ama yaptığı işin kötülüğünü
idrak edemeyenler, bu esası algılamakta da güçlük çekerler….

* Yaşam devingendir… Her inişin bir çıkışı vardır… Her çıkışın bir
inişi olduğu gibi…

Değişim, yaşamın dinamiğidir.  Her şey, sürekli değişir.  Değişim, her
zaman gelişim yönünde olmayabilir. Yaşamımızdaki değişimler,
birbirlerinin üzerine oturmuş sinüs eğrileri gibidir. Sözgelimi anlık,
saatlik, günlük, haftalık, aylık, yıllık periyotlarda yaşamımızın
çeşitli bileşenlerinde sürekli iniş çıkışlar olur. Bizim belirli bir
andaki ruh halimizi, bu tüm iniş çıkışların toplam bileşimi belirler.

Bunların dışında bir de uzun dönemli iniş çıkışlarımız vardır. Bunlar
periyodik olmadığı gibi insanın gelişmişlik düzeyine göre çok büyük
farklılıklar gösterir. Sözgelimi bazılarında bu üç-beş yıl
olabilirken, bazılarında bütün bir ömrü kapsayabilir. Bu yüzden bazı
insanlar, tüm yaşamları boyunca belirli bir yönde gidiyormuş gibi
görünebilir. Dışsal görünüş (kariyer, para, yaşam tarzı vb.) böyle
olsa da bu aslında kişinin insani gelişiminin düşük düzeyde olduğu
anlamına gelir.

Belirli bir gelişmişlik düzeyinde olan insanların yaşamları boyunca
birden fazla uzun dönemli iniş çıkışları olur. Gelişmişlik düzeyi
arttıkça, uzun dönemli iniş çıkışların periyodu kısalır, sayısı
artar : Aynen heyecanlandıkça artan kalp atışları gibi… (hatta beyin
kıvrımlarının sayısı ile uzun dönemli iniş çıkışların sayısı arasında
doğrusal bir ilişkinin olduğunu bile düşünüyorum. J )

Gerçek gelişim, uzun dönemli iniş çıkışlarımızın trendinin artış
yönünde olması ile gerçekleşir. Bunun anlamı, her inişimizin, bir
önceki dip noktamızdan daha yüksekte, her çıkışımızın zirvesinin de
bir öncekinden daha yüksek olması gerektiğidir. Aslında dip ve zirve
noktaları, bizim dışsal görüntümüzdür. Biz her zaman trendimizin
işaret ettiği noktada bulunuruz. Dışsal durumumuz, içinde bulunduğumuz
nokta konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bu yaklaşımın iki önemli sonucu
vardır :

Öncelikle, zirve noktalarımızda dışsal durumumuzun iyi olmasının
büyüsüne kapılıp, şımarmamalıyız. Ne de olsa ne oldum dememeli, ne
olacağım demeli… Eğer zirvemizde, dışsal durumumuza göre davranırsak,
dip noktalarımızda da bize dışsal görünümümüze göre davranılmasını hak
etmiş oluruz. Dışsal durumumuza göre değil de, trendimiz üzerinde
olması gereken yere göre davranırsak, dışardan mütevazi olduğumuz
şeklinde algılanırız. Oysa bu mütevazilik değil, haddini bilmektir…

İkinci olarak, dışsal durumumuzun dip noktalarda olması da bizi
ümitsizliğe sevketmemeli, kendimize olan saygımızı yitirmemeli ve
kendimize güvenmeliyiz. Eğer dip noktalarımızda dışsal durumumuza göre
davranırsak, diğer kişiler de öyle olduğumuza inanır. Çünkü
başkalarının bize duyduğu saygı, en fazla bizim kendimize duyduğumuz
saygı kadar olabilir. Dışsal durumumuza göre değil de, trendimiz
üzerinde olması gereken yere davranırsak, bu kez de kendini beğenen,
ukala bir kişi olarak algılanabiliriz. Yine bu kendini beğenmişlik
değil, değerini bilmektir….

Sonuç olarak dışsal durumumuz ne olursa olsun, başkaları tarafından
nasıl değerlendirildiğine aldırmaksızın, trendimiz, yani ana çizgimiz
üzerinde bulunduğumuz noktaya göre davranmalı, haddimizi ve değerimizi
bilmeliyiz… Kuşkusuz bunun için kendimizi tanıma ve trendimizi
algılama yönünde çaba göstermeliyiz.

* En değerli bilgi, kendimize ilişkin olandır…

Yaşamımız boyunca dışımızdaki bir çok kaynaktan bir çok bilgi alırız.
Dışımızdaki bilgi, her geçen gün hızla artıyor. Yine de tüm
bilinenler, zaman içerisinde bilinebileceklerin çok küçük bir bölümünü
oluşturuyor. Biz de tüm bilinebilenlerin çok ama çok küçük bir
bölümünü bilebiliyoruz. Üstelik yeni bir şeyler öğrendikçe, en azından
bizim açımızdan bilinmeyenle olan sınırımız da giderek arttığı için ve
böylece öğrenecek daha çok şeyin olduğunu anladığımız için, kendimizi
giderek daha fazla bilgisiz hissediyoruz. (Bu yüzden, kendimi en fazla
bilgili olarak hissettiğim dönem, üniversitelerin birinci sınıfları
olmuştur. Sınıfları atladıkça, giderek kendimi daha bilgisiz
hissetmişimdir…)

Bilgi, değer verildiği toplumlarda bir güç unsurudur. Geleceğimiz
bilgi toplumuna doğru ise, bilgimizi sürekli artırmak, gücümüzü de
artıracaktır. Ancak gerçek güç dışsal bilgide değil, içsel bilgidedir.
Yani kendimize ilişkin bilgidedir. Bu yüzden dışsal bilgiyi kazanmak
için gösterdiğimiz özeni, kendimize ilişkin bilgiyi araştırmaya, kendi
derinimize inmeye de göstermeliyiz. Yunus Emre’nin dediği gibi ;

İlim, ilim bilmektir,

İlim, kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır.

* Yaşam, seçimlerimizdir…

Yaşamımız boyunca karşımıza bizi karar vermeye zorlayan bir çok seçim
süreci  ortaya çıkar. Bu kararların bir çoğu gündelik yaşamımıza
ilişkin sıradan kararlardır. Sözgelimi o gün hangi kıyafeti
giyeceğimiz, öğlen hangi yemeği yiyeceğimiz, akşam sinemaya
gittiğimizde hangi filmi seyredeceğimiz, bu tür sıradan kararlara
örnektir. Bu tür kararları çoğu kez, aslında bir seçim yaptığımızın
bile farkına varmadan alırız. Ama bu tür sıradan kararların bile
belirli bir özelliği vardır : En azından o zaman dilimi içerisinde
diğer alternatiflerden vazgeçmek zorunda kalırız…  Yani her
seçimimizin bize, diğer alternatiflerden o süre için vazgeçilmesi gibi
bir maliyeti vardır. Yine de bu tür seçimlerimizin etkisi de sınırlı
olduğu için, bu maliyeti gözardı ederiz. Çünkü vazgeçilecek
alternatifleri sonraki günlerde yapabileceğimiz umarız.. (Ve bu umutla
da çoğu kez o an yaşanması daha doğru olacak şeyleri ıskalarız, yani
yaşamı erteleriz.)

Günlük, sıradan seçimlerimiz bile, yaşamımızın akışını değiştirebilir.
Sözgelimi bir arkadaş grubunun cumartesi akşamı için yaptığı programa
katılmakla evde kalıp maç seyretmek, o gün iş görüşmesine giderken
açık kahverengi yada lacivert takımı giymek , önemli bir randevuya geç
kalmamak için ağır işleyen bir trafikte araba kullanmaya devam etmek
ya da trafiği daha az olacağı varsayılan bir yola sapmak, sıradan
seçimler gibi görünse de, bu seçimlerimizin sonucunda daha bunun gibi
bir sürü “anlık” sıradan seçimlerimizin bileşimiyle hiç ummadığımız
noktalara ulaşmamız işten bile değildir. Bu yüzden sıradan
seçimlerimiz bile o günümüzün farklı şekillerde gelişmesine neden
olabilir. Ama çoğu zaman o gün beklemediğimiz , hoşumuza gitmeyen bir
gün geçirdiğimizde, böyle bir sonucun ortaya çıkmasını tesadüflere,
şanssızlıklara, aksiliklere bağlarız. Oysa bu sonucun ortaya
çıkmasında hiç farkında olmadığımız ve önemsemediğimiz “küçük”
seçimlerimizin “çok büyük” bir rolü olmuştur.

Küçük, sıradan seçimlerimiz bile önemlidir. Çünkü, anlık seçimlerin
bileşimi günlük yaşamımızı, günlük seçimlerimizin bileşimi de
yıllarımızı, yıllarımız da tüm yaşamımızı oluşturmaktadır. Yaşamımızda
gerçek şans yada tesadüflerin yeri, yok denecek kadar azdır. Bizim
şans yada tesadüf olarak tanımladığımız bir çok şey aslında birçok
seçimimizin bir araya gelmesinden oluşan doğal bir sonuçtur.

Gündelik, sıradan seçimlerimizin bile tüm yaşamımızı etkileme
olasılığını göz önünde bulundurursak, yaşamımızı önemli ölçüde
etkileyebilecek seçimlerde ne denli dikkatli olmamız gerektiği de
ortaya çıkar. Ailemizi seçemeyiz ama, arkadaşlarımızı, dostlarımızı,
eşimizi biz seçeriz. Okuyacağımız okulları, alacağımız eğitimi,
yapacağımız işi biz seçeriz. (bu noktada işsizlik ortamında bile
işimizi yine de bizim seçtiğimizi belirteyim. En azından çok daha
düşük ücretlere razı olarak, farklı işleri yapabileceğimizi gözden
kaçırmayalım.) Bu tür seçimler, gündelik seçimlere göre hem daha
doğrudan, hem daha uzun süre yaşamımızı etkiler.

Yaşamımız boyunca yaptığımız tüm seçimlerin, en doğru seçimler olması
olasılığı nerdeyse yok gibidir. Bu olasılık, tüm yaşamı boyunca
Borsada faaliyet gösteren bir yatırımcın her an en iyi kağıtlara
oynaması olasılığı kadar düşüktür. Borsacı da tüm alış ve satış
kararlarında en doğru kararı veremez : bazen kazanır, bazen kaybeder.
Önemli olan belirli bir zaman dilimindeki portföyün değerinin önceki
döneme göre artmış olmasıdır. Biz de yaşamımız boyunca aynı bir borsa
yatırımcısı gibi bir çok doğru ve yanlış kararlar veririz, önemli olan
seçimlerimizin toplam yaşanmışlık değeri üzerindeki etkisinin artı bir
değer bırakmasıdır.

Birçoğumuz, yanlış seçimlerimizi “pişmanlık” olarak değerlendirir ve
“keşke diğer yolu seçseymişim” diye kendimizi suçlarız. Oysa seçimin
“yanlış olması” ile “yanlışlığın sonradan ortaya çıkması” arasında çok
önemli farklar vardır. Bir çok durumda seçimlerimizin yanlış olduğunu
sonradan anlarız ama yine de pişmanlık duyarız. Oysa “yanlışlığı
sonradan anlaşılan” seçimlerimiz için hiçbir pişmanlık duymamıza gerek
yoktur. Çünkü biz o seçimi elimizdeki bilgilere göre içinde
bulunduğumuz duygu ve ruh hali ile yaparız. Eğer elimizdeki bilgilere
ve içinde bulunduğumuz ruh haline göre yaptığımız seçim doğru ise,
buna ilişkin davranışımız da doğrudur ve bundan bir pişmanlık
duymamamız gerekir.  Ancak çoğu kişi geçmişteki seçimleri
değerlendirirken seçimin yapıldığı andaki bilgilere ve ruh haline göre
değil, şu andaki bilgilere ve ruh haline göre yargılama yapar. Oysa
aradan geçen süre içerisinde hem seçim konusu şeye ilişkin
bilgilerimiz, hem de seçim anına göre ruh halimiz değişmiştir.
Geçmişte yaptığımız seçimin yanlışlığı, şu andaki bilgilerimize ve
değerlendirme ölçütlerimize göredir. Yani seçimin yanlışlığı sonradan
ortaya çıkmıştır.  Bu yüzden gerçekte pişman olunacak ve keşke
denilecek bir durum yoktur.

Şimdi geriye dönüp tüm pişmanlıklarımızı bu bakış açısıyla
değerlendirirsek, gerçekte geçmişimizde yaptığımız ve bugün yanlış
olarak değerlendirdiğimiz seçimlerimizin aslında bu kategoride olduğu
görülecektir. Diyelim ki seçim yaptığımız andaki koşullarımıza göre
bile yanlış bir karar verdik. En azından yaptığımız seçim sonucunda
bir eylem yapıyorsak, bu, yaşamımıza zenginlik katar ve eğer bu
yanlışlığımızdan bir ders almışsak yine de pişmanlık duymamamız
gerekir.

Asıl pişmanlık duyduğumuz konular bu yüzden yaptıklarımızdan değil,
yapmadıklarımızdan kaynaklanır. Çünkü o anda yapmadıklarımızı çoğu kez
bir daha yapma fırsatı bize tanınmaz… Yaşam bir akarsu gibidir… Aynı
suda iki kere yıkanamayız….  Bu yüzden çoğu kez farkında olmadan,
yaşamımızın yönünü değiştirebilecek bir çok olayı gözden kaçırırız…
farkında olamamak, doğaldır… Ama öyle olaylar vardır ki, adeta
gözümüzün içine sokulmuştur ve biz onu görememişizdir.  İşte
pişmanlıkların kaynağı da buradadır…

Yaptıklarımızdan değil de, yapamadıklarımızdan pişman olduğumuza göre,
içinde bulunduğumuz anda olası tüm yaşantı seçenekleri için gözümüzü
açık tutmalıyız.  Hata yapmamaktan korkmamalıyız, çünkü hatalarımız
derslerimizdir almamız gereken… Eğer dolu dolu yaşamak istiyorsak, ne
kadarı mümkünse yaşantı seçeneklerimizden, o kadar fazlasını
denemeliyiz…

* İçimizdeki ses, doğruyu gösterir…

Yaşamımız  seçimlerimiz olduğuna göre, doğru seçimleri bize kim
gösterecek ?…  Çoğumuz, yaşamımızla ilgili önemli karar aşamalarına
geldiğimizde çevremizdeki kişilerin fikirlerini alırız. Özellikle bu
kişiler, “yaşam okulu”nda bizden daha üst sınıflarda ise, onların
fikirlerine daha çok güveniriz.

Bir çoğunuzun karşı çıktığını duyar gibiyim, ama, ille de birilerinden
fikir alacaksak, bu anne ve babalarımız olmalı… Neden mi ? Her ne
kadar kuşak çatışması olsa ve birbirimizi bir türlü anlamıyor gibi
görünsek de, anne ve babalar, çocuklarının iyiliklerini yürekten
isterler ve bize nazaran daha tecrübelidirler…  Sonra yakın
dostlarımızın fikirleri de bizim için önemlidir… Çünkü gerçekten bizim
iyiliğimizi isterler… Üstelik anne ve babalarımızla
paylaşamadıklarımızı çoğu kez onlarla paylaşırız… Ama çoğu kez yaşam
okulunda onlar da bizimle aynı sınıftadır… Ve biz ilkokul birinci
sınıf öğrencisinden, okuma yazma dersi almaya çalışırız.

Seçimlerimiz, hele de önemli seçimlerimiz öncesinde çevremizde her
kafadan bir ses çıkar… Deyim yerindeyse kafa karış oluruz…  Ailemiz ve
dostlarımız bir yana, tavsiyede bulunan o kadar çok kişi olur ki, bir
anda kendimizi, Nasreddin Hoca ve oğlunun eşekle pazara gitmesi
fıkrası ortamında buluveririz. Bir de bakmışız ki, eşeği
sırtlanıvermişiz…

Çevremizde, tavsiyelerine güvenebileceğimiz birileri olmalı, ama, her
tavsiyeyi, akıl ve gönül süzgecimizden geçirmeliyiz. Sonuçta tavsiyede
bulunan da bir insandır ve o da hata yapabilir… Öyleyse, bize en doğru
yolu kim gösterecektir ? Cevap açık, içimizdeki ses…

Çoktan seçmeli sınavları hatırlayın, doğru cevabı bilmiyoruz,
seçenekleri en az üçe yada ikiye indirgiyoruz… O anda bir atış
yapmamız lazım, atıyoruz… Fakat sınavın ortalarında bu atışımızı
siliyor ve başka bir cevapla değiştiriyoruz… Sınavdan sonra
öğreniyoruz ki, ilk attığımız doğru imiş !… İster sezgi deyin, ister
içimizdeki ses deyin, içimizdeki bir şeyler, bize farkında olmadan
doğruları göstermekte… Ama biz kulaklarımızı çevremizin sağır eden
gürültüsüne o kadar açmışız ki, içimizden gelen cılız sesi
duyamıyoruz…  Oysa, kendimizi tanımak için çıkacağımız iç yolculukta
bu sesleri daha yakından duyarız… Bu sesler bize yönümüzü gösterir. Bu
yüzden, eğer içinizdeki sesi duyabiliyorsanız, onu dinleyin ve
“yüreğinizin götürdüğü yere gidin…”

* Her işte bir hayır vardır…

Yaşamımızın iniş çıkışları arasında, yolumuzun bütününü göremeyiz
( çoğu kez buna imkan da yoktur) ve içinde bulunduğumuz durumu sadece
o anın koşullarına göre değerlendiririz. Eğer o andaki sonuç, bize
olumlu görünüyorsa seviniriz, olumsuz görünüyorsa üzülürüz… Tüm bu
sevinç ve üzüntüler, bir sonraki adımı dikkate almadan gerçekleşir.
Çoğu kez sevindiğimiz noktanın biraz ilerisinde üzüntü, üzüldüğümüz
noktanın biraz ilerisinde de sevinç bekler bizi oysa…

Bu yüzden hiçbir şey göründüğü gibi değildir… An’ı yaşamak lazım ama,
ama o anın sürekli olmayacağını da bilmemiz lazım… Aslında ne çok
üzülecek, ne de çok sevinecek şeyin olmadığını bilmek, yaşamımızı daha
anlamlı kılacaktır…

Sevinçler için bir şey demiyorum ama üzüldüğünüz olayları
değerlendirirken lütfen bu kuralı göz önünde bulundurun : Her işte bir
hayır vardır… Bu kuralın özü, sizi o an içinde bulunduğunuz durumun,
bir süre sonra aslında o kadar kötü olmadığı, hatta iyi bile olduğu
gerçeğine dayanır… Başımdan öyle büyük olaylar geçti ki, “bundan daha
kötüsü olamaz” dediğim bir çok olayda bir süre sonra anladım ki,
olayın o şekilde gerçekleşmesi benim için çok daha iyi olmuş !… Siz
de içinde bulunduğunuz kötü olayları değerlendirirken, bir sonraki
adımın sizin için daha iyi olabileceğini her zaman göz önünde
bulundurun.

* Gerçeklerimiz, değerlerimizdir…

Yaşamımız böylesine değişken olduğuna göre, bugün için iyi olarak
değerlendirdiğimiz bir olayın, yarın bizim için olumsuz sonuçlanması,
ya da kötü olarak değerlendirdiğimiz bir olayın yarın önümüzde yeni
ufuklar açması mümkün olabildiğine göre, şu an içinde bulunduğumuz
durumun gerçekliğine ne kadar güvenebiliriz ?…

Her şey süratle değişiyor : Bu gün dost bildiklerimiz yarın
düşmanımız, bugün kötü bildiklerimiz yarın melek olabiliyor… Tüm bu
değişkenlik arenasında, en azından zamanının değişim rüzgarına daha
güçlü tutunabilen bir olgu yok mudur ?  Elbette vardır : Bunlar
değerlerimizdir.

Farkında olarak, yada olmayarak, hepimizin yaşamında önem verdiği
değerler vardır.  Geçici, yada kalıcı olsun, bu değerlerimiz
yaşamımıza yön verir. Bu değerlerin bir kısmı, suya yazılan yazı gibi,
ilk meltem rüzgarında ortadan kaybolur. Ama bunların arasında öyle
değerlerimiz vardır ki kayaya kazınan yazı misali fırtınalar bile onu
yok edemez…  İşte bizim gerçeğimiz, kayaya kazınan yazı misali her
türlü fırtınaya dayanıklı değerlerimizdir. Bu değerler ki, biz var
olmadan önceden de vardılar, biz yok olduktan sonra da varolacaklar…
Artık buna göre düşününün, sizin gerçekleriniz ne ?… (Para demeyin
sakın J , para icat edilmeden önce de bunlar vardı…)

* Sınırlarımız, düşüncelerimiz ve hayallerimizdir…

Yaşam hepimize aynı olanakları sunmaz, kimimiz çok daha gerilerden
başlarız yaşam okuluna… Çoğu kez, yaşamımızın kötü gidişatını
bağlayacak bir çok sebep buluruz dışarımızdan… Ve deriz ki kendi
kendimize “saha yok, tesis yok, benden bu kadar, daha fazlasını
yapamam!…”

Şu anda, bu yazıyı okuduğunuz anda geriye yaslanın ve düşünün : ” Neyi
yapamıyorum ?, Niye yapamıyorum ?” Neyi yapamadığınızı kuşkusuz çok
açık ortaya koyabilirsiniz, çünkü henüz yapmamışsınızdır. Ama niye
yapamadığınız konusunda biraz daha derinlemesine düşünün derim. Sakın
bu gerekçeler, sizin o şeyi yapamayacağınız düşüncesinden
kaynaklanıyor olmasın : )

Çoğu kez yapamadıklarımızın en esaslı nedeni, bizim onu
yapamayacağımıza dair düşüncemizdir. Çünkü bu düşünce ile kendimizi
yapamayacağımıza inandırdıktan sonra, neden yapamadığımıza ilişkin
mazeretler üretmeye başlarız. Oysa o şeyi yapabileceğimizi
düşünseydik, bu kez onu nasıl yapabileceğimizi araştırmaya başlardık.
Bir kez bu araştırma başladıktan sonra (liberal ekonomideki “görünmez
el” gibi) onu nasıl yapabileceğimize ilişkin bir çok ipucu önümüze
seriliverir…

Her şeyinize sınır koyabilirsiniz, ama asla düşüncelerinize ve
hayallerinize sınır koymayın… Çünkü ulaşabileceğiniz en son nokta,
düşünebildiğiniz, hayal edebildiğiniz yerdir, onun ötesine ulaşmanız
mümkün değildir. Bu yüzden çıtayı yüksek tutmalıyız !

Hayallerimiz, rüyalarımızdır… Rüyalarınızı düşünün bir kez… Orada
herhangi bir sınır koyuyormusunuz ?… Koyamazsınız, çünkü rüyalarınızı
yönlendiremezsiniz…  Rüyalarımızda alabildiğine özgürüz… Zaman, mekan,
kurallar, hiç biri bizi bağlamaz… Ama uyandığımızda ( ya da
uyuduğumuzda) kendimizi çevreleyen bir çok duvara bağlanmış bir çok
zincire sahibizdir. Aslında ne bir duvar, ne de bir zincir vardır.
Çocukluğumuzdan itibaren bize onların varolduğu söylenmiştir ve  bizde
düşüncemizde onları varsaymışızdır.

Aranızda mutlaka gördüğü iç içe rüyaların etkisinden uzun süre
kurtulamamış olanlarınız vardır : Bir türlü uyanamıyorsunuz ! ( Halk
arasında karabasan da denir…)  Gerçekten (!) uyandığınızda ise, neyin
rüya, neyin bu yaşam olduğunu karıştırıyorsunuz… Bu deneyimi
yaşayanların aklına ister istemez şu soru geliyor : Ya bu da bir
rüyaysa ! ( Rüya olmadığını anlamak için de hemen bir yanımızı
çimdikleriz, sanki rüyamızda kesilen parmağımız acımıyormuş gibi !)

Rüyalarımızdaki özgürlüğümüz, yaşamımıza da yön göstermeli…
Rüyalarımızda koymadığımız sınırları yaşamımızda niye koyuyoruz
ki ?…  Çünkü koyduğumuz tüm bu sınırlar bize ya başarısızlık, ya da
pişmanlık olarak geri dönüyor. Başarısızlık, bir sonraki deneyimle
atlatılabilir, ama yaşanmamışlıklardan doğan pişmanlığı kim telafi
edebilir ki?….

* Mutluluk; düşünce, söylem, eylem birliğinde gidilen yoldadır…

Mutluluk üzerine o kadar çok söylenmiş ve yazılmış ki… Mutluluğun
resmi çizilmez, anlatılmaz da… Sadece yaşanır, o kadar…  Bir çoğumuz
mutluluğu belirli bir hedefe varma olarak görürüz:  Okulu bitirmek, iş
bulmak, istediğimiz birisiyle evlenmek, terfi etmek … Oysa bu
hedeflere ulaştığımızda, kendimizi bir boşluk içerisinde hissederiz…
“Tamam, diplomayı aldım, ama ya sonra… İş buldum ama, ya sonra…
Evlendim ama ya sonra…” Sonrası meçhul… Bizi mutlu edeceğini
sandığımız şeyin, aslında onu elde etmede değil de, “elde etme uğrunda
gösterdiğimiz çabalarda” olduğunu, ancak onu elde ettikten sonra
anlarız. Aslında gidilen yer değil, gidilen yoldur mutluluk veren…

Eğer mutluluğunuzu gelecekteki bir takım olayların gerçekleşmesine
bağlamış iseniz, büyük bir yanılgı içerisindesiniz demektir. Çünkü
asıl mutluluk kaynağını, yani ona ulaşmak için gösterdiğiniz çabaların
değerini es geçmişsiniz demektir. An’ın değerini, anında yaşayın…

An, ne zaman değerli olabilir ? Ve biz bunu nasıl hissederiz ?  On
puanlık uzmanlık sorusu… Kuşkusuz bu sorunun bir tek cevabı yoktur.
Olsa olsa burada kendi yaklaşım açımı ortaya koyabilirim… An, düşünce,
söylem ve eylem birliğinde değerlidir. Fazla söze gerek yok, anlamı
kendiliğinden ortaya çıkıyor : Ne zamanki düşüncelerimizi sözlerimize
yansıtamıyor ve ne zaman ki söylediklerimizi yapamıyor ve yaşayamıyor
isek, o anı tam olarak yaşamıyoruz demektir. Tam olarak yaşanmayan bir
an’ın ise mutluluk vermesi mümkün değildir…Şimdi sandalyenizden geriye
yaslanın ve düşünün : Yaşamınızın ne kadarını “tam” olarak
yaşıyorsunuz ?  Ve sizce tüm bu eksikliklerine rağmen, mutluluk
beklentiniz biraz fazla değil mi ?….

* Yaşam, sevgidir…

Yaşam, 168 kenarı olan ( attım, kimse ukalalık yapmasın…) bir elmas
gibidir… O kadar çok yüzeyi ve köşesi (bıçak sırtı dengesi) vardır ki…
Bu yazımda bu yüzey ve köşelerden bir kısmına, ancak benim için en
önemli olanlarına değiniyorum… Bu yazıyı on yıl sonra kaleme alacak
olsam, daha bir çok yüzey ve köşelerine değinebilirdim. Ancak,
şimdilik benden bu kadar…

Yaşamın algılayabildiğim yüzeylerini aktarmaya çalışırken;
hammaddesini, özünü vermez isem eksik kalacağını düşündüm. Bu da, bir
çok insanın gündelik yaşamda ağzından düşürmediği, ancak içinde
bulunduğu ruh haline göre tanımladığı, çoğu zaman da eksik algıladığı
bir kavram : Sevgi…

Sevgi deyince ilk anda karşı cinsle ilgili hissettiğimiz duygular akla
gelir… Hepimiz insanız, bundan doğal bir şey de yok… Ama sadece bu
kadar mı ? Sevgi bu kadar basit mi ?…

Aranızda annesini ve babasını sevmeyen var mı ? ( Hain evlat Ökkeş,
elini gördüm, indir o elini, yoksa…) Ya peki kardeşini… ( Bak,  eli
hala havada, doktorlar yetişse bari…)  Aranızda kedisi olan var mı ?
Ya da köpeği ? Ya da akvaryumu olan ? Ya da saksıda menekşesi,
fesleğeni olanlar ? Tüm bunlara karşı hissettiğiniz şey sizce nedir ?
(Bazılarınızın aklında hala karşı cins kaldı ve bir alaka kurmaya
çalışıyorsunuz değilmi ? bekleyin, kuracaz… )

Sevgi, sevdiğimizi ileri sürdüğümüz şeye verdiğimiz değer, ve bunun
için duyduğumuz saygıdır aslında… Bu öylesine bir değerdir ki, bizim
yakın çevremizde yer alır, bizim varlığımızdan güç alır ve varlığı
bize güç katar…  An’larda kendimizi sevdiklerimizle ve bizi sevenlerle
tanımlarız. Diğer bir deyişle, bizi var eden ve bizle var olan sevgi
ile yaşarız.

Hepimiz, farkında olsak da olmasak da, bir çok şeyi seviyor ve bir çok
şey tarafından seviliyoruz. Bir an için yaşamımızda, sevginin hiçbir
türünün olmadığını varsayalım : Buna yaşam denir mi ? Sevgi, bizi yaş

Mehmet Cemil Özden