Archive for Ağustos 2007

SENE 2029, KIZIM VE BEN

Ağustos 16, 2007

Yil 2029,kizim 18, ben 41 yasindayim…
“Baba bizim bayragimizda sizin zamaninizda Ay-yildiz varmis neden simdi haç isareti ve anlamini bilmedigim renkler var?
İki arkadas okulda tavan arasinda eski bir atlas bulmustuk, o atlasta görduk, daha önce Edirne’den Kars’a kadar Turkiye topragi imis, simdi neden o haritanin 1/5’ine Turkiye diyoruz?

Eskiden her mahallede 1 yada 2 cami varken, simdi neden her ilde bir cami var, dedem bahsetmisti daha önce ezan denen bir sey varmis, gunde 5 defa camilerden okunurmus simdi bu çan sesleri ne baba?

Filistinlilerin zamaninda topraklarini parça parça satarak İsrail’in kurulmasina sebep olduklarini hiç mi bir yerde okumadiniz da, topraklarimizi sattirip simdi bu ufacik alana bizi hapsettiniz. Siz atalarinizdan böyle mi aldiniz bu topraklari, emaneti böyle mi korudunuz. Gunden gune topraklarimiz satilirken siz uyuyor muydunuz baba?
Baba kuçukken herkesin beni Aybuke diye çagirdigini hatirlar gibiyim simdi neden bana Angel diyorlar, beni kulagima Angel ismini ezanla sen mi söyledin?

Bizim evin önunden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba? Hergun bize hakaret ederek ve sizi her gördukleri yerde coplayarak demokrasi! mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanimini daha farkli ögrettiler sanki.

Elime geçen gun bir kitapgeçti baba, senin gençliginden kalan. Biz Ankara’ya tasinmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep’mis ve 6317 sehit vererek “Gazi” lik unvanini kazanmis. Neden simdi oraya kurdistan diyorlar baba.

Baba hani sizlere kurtlerle Turkler kardestir demisler, peki kardeslerim neden bizi öldurup ulkemizde ayri devlet kurdular.

Baba o kitapta Ataturk diye birinden de bahsetmisti. O her kimse 1933’te Bursa’da bir nutuk vermis, ben simdi bile ne kastettigini anlayabiliyorken, sizin gençliginiz bu kadar mi cahildi de o uyarilari dikkate almadiniz.
Şimdiki kurdistan topraginda yer alan Suleymaniye’de askerimizin basina çuval geçirmisler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanin donmadi baba. Neden hesap sormadiniz bunlari görmezden gelen yöneticilerinize?
O az önce bahsettigim Ataturk size bir hitabe yazmis ve sizi hain yöneticilere ve usaklara karsi uyarmis ve hitabenin sonunda da “Muhtaç oldugun kudret damarlarindaki asil kanda mevcuttur.” demis. Baba, kaniniz o kadar bozuk mu ki ulkemizi bu hale getirenlerin yakasina yapismadiniz.

Baba Turkiyeli ne demek, biz Turk çocugu degil miyiz, soyumuz belli degil mi bizim, o kitapta okumustum “Ne mutlu Turkum diyene” yaziyordu. Peki, baba ben neden mutlu degilim. Turkum demek suçsa ve kötu bir seyse siz eskiden neden söylerdiniz.

Baba biz Kurtulus Savasi denen bir sey yasamisiz, kitaba göre dunyanin gördugu en sanli savasmis ve o savasta 4 milyon sehit vermisiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar sehit verdiniz.
Hiç mi kitap okumadiniz, hiç mi sizi uyaran olmadi, hiç mi göremediniz ulkemizin peskes çekildigini, eger farkinda olduysaniz ve duygusuzca evinizde oturduysaniz sizin o hainlerden ne farkiniz kaldi. Allah’in huzuruna hangi yuzle çikacaksiniz baba. “Vatan sevgisi imandandir” diye bir hadis varken hadi diyelim ki Turklugunuzden vazgeçtiniz bari İslam’in emrine uysaydiniz.

Senin eski cd’lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marsimiz varmis, o marsi yalnizca köru körune ezberlediniz mi? Atalarimiz sizi her firsatta uyarmis, demis ki “Ey Turk titre ve kendine dön.”Baba ne zaman titreyeceksiniz, Ankara’yi da kaybettikten sonra mi? Bundan 13 yil önce titremediyseniz eger artik hiç bir
sey titretemez sizi.

Baba sen son bagimsiz olan Turkiye Cumhuriyetini gördun.”Ya devlet basa,ya kuzgun lese” diyebilecek bir Hasan Tahsin,bir sehit sahin,bir Sutçu İmam yok muydu aranizda?Yaziklar olsun baba sizin gençliginize!
Bu gunleri görecegime hiç dogmasaydim baba. Turklugunuzden utanmadiniz hiç olmazsa insanliginizdan utansaydiniz baba. Bu vatan göz göre göre altinizdan kayarken hiç olmazsa *SEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?”

Bana gelen bir fanteziyi sunuyorum. Bence yorum gerektirmiyor. Saygılarımla. E.B.

ALINTI…
Reklamlar

Can Yücel (l926-l999)

Ağustos 13, 2007

Can Yücel anıldı
Şair Can Yücel, ölümünün 8. yıldönümünde mezarı başında düzenlenen törenle anıldı
Şair Can Yücel, ölümünün 8. yıl dönümünde Muğla’nın Datça ilçesindeki mezarı başında düzenlenen törenle anıldı. Törene katılanlar, şairin mezarına çiçekler bıraktılar. Şairin kızı Güzel, annesinin yazdığı şiiri, torunu Defne ve Datçalı çocuklar da şiirler okudular. Törende konuşan Aydın Şimşek, Can Yücel ile Datça’da kalem arkadaşlığı yaptığını ve bu onuru hâlâ taşıdığını söyledi. Datça Belediyesi’nin anma törenine donanımlı bir biçimde katılmamasını eleştiren Şimşek, ‘Ben Datça’da Can Yücel ile uzun yıllar yaşadım. Şairler yaşadıkları yerlere yeni bir kimlik katarlar. Can Yücel ile başlayan Datça serüvenini Can Yücel öncesi ve Can Yücel’le başlayan Datça diye ikiye ayırmak lazım. Bugün burada, belediyenin etkin bir şekilde olmaması beni incitmiştir. Çünkü Can Yücel’in Datça’ya katkıları unutulamaz’ dedi.

Şair Can Yücel’in eşi Güler Yücel’in rahatsızlığı nedeniyle katılamadığı anma törenine Can Yücel’in kızları Güzel Gier ve Su Yücel ile torunu Defne Gier katıldı.

Bu arada Can Yücel’in ölüm yıldönümü nedeniyle ziyarete açılan ‘Can Evi’ de ziyaretçilerden yoğun ilgi gördü.

2007-08-13

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim yağmura tutuldun bir gün

Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek

Öbür yanda güneş kendi keyfinde

Ne de olsa yaz yağmuru

Pırıl pırıl düşüyor damlalar

Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın

Dar attın kendini karşı evin sundurmasına

İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti

Erkenceden denize gireyim dedin

Kulaç attıkça sen

Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan

Ege denizi bu efendi deniz

Seslenmiyor

Derken bi de dibe dalayım diyorsun

İçine doğdu belki de

İşte çil çil koşuşan balıklar

Lapinalar gümüşler var ya

Eylim eylim salınan yosunlar

Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya

Çakmak çakmak gözleri

Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı

Herkes orda sen de ordasın

Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından

Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim

Özgürlüğe mutluluğa doğru

Her işin başında sevgi diyor

Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili

Bi de başını çeviriyorsun ki

Yanında ben varım

 

Yılmaz Özdil-Bidon Kafa

Ağustos 13, 2007

Bidon kafa…

ŞARIL şarıl bedava su varken, baraj yapacağına, dünyanın en uzun borusunu döşeyip, taaa Rusyalardan en pahalı gazı getiriyor…

Depo yok.

Depo var…

Su yok.

Suyu bulsa…

Boru yok.

Boru döşese, o döşeyene kadar zaten su kuruyor.

*

Yani darılmayın ama, hakikaten Allah cezanızı versin be kardeşim.

*

Bakıyorum televizyonlara…

Şöhret olmuşsun yahu!

BBC, CNN hep seni gösteriyor.

Akmayan çeşme başında, elindeki boş bidonu kameraya sallayarak, ‘elim kırılsaydı’ diye bağırıyorsun.

*

Hiç bağırma.

Senin paranla sana köfte ekmek ısmarladılar, hizmet sandın… Sudan ucuz senin oyun.

Hiç bağırma.

*

Düşün şöyle bir…

Maazallah CHP-MHP iktidar olsaydı, ne diyeceklerdi?

‘Uğursuz bunlar…’

‘Bereketsizler…’

‘Geldiler, kuruttular…’

Demeyecekler miydi?

Diyeceklerdi.

Sen de kafanı emme basma tulumba gibi sallayarak, ‘he valla’ demeyecek miydin?

Diyecektin.

Hatta, şu anda tek satır bile susuzluktan bahsetmeyen liboşları, satılık kalemleri okuyup okuyup, ‘şerefsiz bu laikler’ demeyecek miydin öfkeyle?

Diyecektin.

Hiç bağırma.

*

Bak şimdi sen, çoluk çocuk kokarcaya döndün, Afrikalılar gibi fellik fellik yıkanacak dere arıyorsun…

Senin sırtından koltuk sahibi olanlar, borsa vurgunu yapanlar, ihale kapanlar, dolar-faiz volisi vuranlar ise, Perrier’le San Pellegrino’yla jakuzide banyo yapıyor, köpük köpük.

*

Reina’da sular kesik mi sanıyorsun, a benim bidon kafalım?

*

Şimdi iyi dinle…

Yap elini yumruk.

Şeytan kulağına kurşun der gibi vur bakayım kafana iki defa…

Ne duydun?

‘Donk donk’ di mi?

*

Sen önce onu doldur.

Su kolay.

VÜCUDUNA SAPLANMIŞ 7 MERMİNİN ACISIYLA TÜRK SUBAYI

Ağustos 12, 2007

3.jpg

VÜCUDUNA SAPLANMIŞ 7 MERMİNİN ACISIYLA TÜRK SUBAYI** Güneydoğu”nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini şöyle anlatır:

‘Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük
olacağı söyleniyordu. Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi,
ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı.’

‘En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22.10, beş yüz terörist. Karakol o gün basılmadı.’

‘Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları
ateşlediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı.’

‘Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da çağrılar devam
ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu: ‘Yaralılarım var, yaralılarımı alın.’ Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. ‘Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik
çıkacak.’ İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri, bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çağrı yapıldı. ‘Suat 3,
irtibatı kesme. Sakin olun! ‘ Cevapta bir değişiklik olmadı: ‘Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar.
Yaralılarımı alın! ‘ Ve tam bir buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere
aynen bu sözlerle sürdü: ‘Yaralılarımı alın’, ‘Sakin olun, geliyoruz.’ Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe artırıyorlardı. Kimsenin, değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi olmadığı apaçıktı.’

‘Bir süre sonra, Suat 3”ün telsizinden hırs dolu kelimelerini işittik: ‘Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım.’ Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama
işe yaramıyordu. Tim komutanı ‘Yaralılarımı alın! ‘ dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla, bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk. İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret ediyordum.
Telsizin başına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya aşladı: ‘Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru
geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu? ‘ ‘Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz
duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu: ‘Devrem, bölük komutanı nerde? ‘ Hepimiz derin bir ‘Oh! ‘ çektik. Telsizden, ‘İzinde devrem’ yanıtı verildi. Suat 3, artık tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü: ‘Ne olur yaralılarımı alın. Bende yaralıyım.’

‘O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı. Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum.
‘Ben de yaralıyım’ dan sonra yine ses kesildi. Sabaha kadar hiç konuşmadı Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi. Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştım.’

‘Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan ‘Suat 3, Konuşan Suat, Cevap ver! ‘ çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve on on beş saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir
İstiklal Marşı dinlemeye başladım. MAndala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkanı durmuştu.’

‘Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı’nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marşı”ydı. Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde, ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim.’

‘Bir daha onun sesini hiç duymadım. Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı”nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum.’

Hakimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi olduğu halde makamı ile istiklal Marşı söyleyen adamdır. 

Merhabanın Hatırı…

Ağustos 10, 2007

sb65zs0.gif

Toprak temizdi.

Gökyüzü ve hava temizdi. Bize sundukları da. Biz de temizdik.

Pazardan peynir almak risk değil, sokak satıcıları dosttu. Onlarla selamlaşıyorduk.

Merhabanın hatırı vardı.

Hijyen, kalite ve garantinin belgesi işte bu merhaba idi. Sütçümüz, yoğurtçumuz, sebzecimiz vardı. Hal hatır sorduğumuz, hangi zeytinden hoşlandığımızı bilen, iyi peynirden bizi haberdar eden bakkalımız vardı.

Şimdi. Şimdi potansiyel tehlike olarak görüldüğümüz ve üstümüz arandıktan sonra girdiğimiz süper marketlerin on binlerce çeşidinin arasında “merhaba”dan mahrum alış veriş yapıyoruz.

Labirentin içinde raflarda şekiller, mesajlar ve imajlar var.

Reklamlar bizi zaten kodlamıştır önceden; algılıyor ve alıyoruz. İsminin başında hiper, süper ve mega gibi sıfatların bulunduğu mağazalarda, oraya ne kadar çok giderseniz gidin, güvenlik görevlileri, reyon sorumluları ve kasiyerlerle muhabbet kuramazsınız. Market arabalarıdır orada size en çok tanıdık gelen.

İnsan bazen laf atmak ister “işler nasıl gidiyor” veya “hayırdır bugün sol ön tekerin gıcırdıyor” diye. İnsanın hayatında kalabalıklar çoğaldıkça, yalnızlıklar da çoğalıyor. Bakkalların gidişiyle, sokakların ruhu da gitti.

Ve lezzetler de gitti. Yılın on iki ayı muhteşem görüntüsüyle arzı endam eyleyen sanal domatesler gibi. Domates mevsimini kaybettiği günden beri, çok şeyi kaybettik. Halbuki domates önemlidir. Mevsimi bittiğinde gidişine üzülmek, yokluğunda özlemek zamanı geldiğinde kavuşmaya sevinmek çok önemlidir. Kokusu çok önemlidir. Yöresi ve lezzeti de. Her yöre bir başka domates, bir başka domates lezzeti demektir. Artık yörenin adı; sera.

Sadece domates mi? Ekmek mesela. Ekmek, ekmek gibi kokmuyor. “Bir dilim ekmek” anlamını yitirdi. Ekmeği kesemiyorsunuz. Gerçek bir dilim gibi bir dilim çıkmıyor. Vitaminlerle şişirilmiş, kuş gibi hafif ve lezzetsiz.

Çay mesela. Çay, çay gibi kokmuyor. Seylanla Türk çayını, tomurcukla çay çiçeğini karıştırarak formüller üretiyor ve telef oluyoruz.

Evet. Şimdi, brokoliyle tanıştık, dört mevsim domatesle ve daha neler neler.

İmkanlar arttı, çeşitler arttı. Şimdi herşey her zaman var. Ama bu hengamenin, bu hayat düzeninin neticesi hamburgerle başbaşa kalışımızdır.

Şimdi herşey, her zaman var ve her şey kıymetsiz.

Bir süper marketten alışveriş yapmaya çalışmak, sevdiğiniz birini bulamayınca telesekretere not bırakmak gibi aslında. İkisinde de muhatabınız yok, içinizden konuşursunuz; sizi duyan olmaz.

Bu çağın cilvesi herhalde. Kalabalıkların içinde yalnızlığı yaşamak ve bundan keyif almaya çalışmak. Ama vakumlu, dondurulmuş, hijyenik ve ambalajı güzel hayatımızda eksik bir şeyler var. Önemli bir şeyler.

Domatesin tadı gibi. Merhabanın hatırı gibi…

 

İnsanlar hakkında hüküm verirken..

Ağustos 10, 2007

kis.jpgİnsanlar Hakkında Hüküm Verirken

 

 

 

Bilgeliğine şüphe duyulmayan bir adam çocuklarına hayat boyu sürecek bir ders vermek istiyordu.

Oğullarına, öncelikle insanlar ve hayatta hemen her konuda, çabuk hüküm ve karar vermenin yanlışlığını öğretmek istiyordu.

Bir gün dört oğlunu yanına çağırdı. En büyük oğluna, ülke dışına kış mevsiminde çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi. Daha küçük oğluna bahar mevsiminde yolculuğa çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi. Üçüncü sıradaki büyük oğluna da yaz mevsiminde yola çıkıp göreceği mango ağacını iyice incelemesini istedi. Oğullarının en küçüğüne ise sonbaharda yolculuğa çıkıp göreceği mango ağacını incelemesini söyledi.

Mevsimler geldi geçti ve bütün oğulları yolculuklarını tamamladılar. Bilge baba bütün çocuklarını yanına çağırdı ve:

– Haydi, şimdi de görüp incelediğiniz mango ağacının özelliklerini bana anlatın, dedi.

Kışın yolculuğa çıkan en büyük oğlu:

– Baba, ağaç sanki yanmış, kuru bir kütük gibiydi.

 

Ondan daha küçük olan, bahar mevsiminde yolculuğa çıkan oğul söze başladı

ve:

– Ağabeyimin dediği yanlış, ağacın yemyeşil yaprakları her tarafını sarmıştı, dedi.

Üçüncü sıradaki oğul ise ağabeylerine itiraz ederek,

– Sizin söylediğiniz gibi değildi, dedi; ağaç gül gibi güzel çiçeklerle donanmıştı.

Sıra en küçüğüne gelmişti, o bütün ağabeylerine itiraz etti ve:

– Siz hepiniz ne gördüğünüzü bilmiyorsunuz. Ağacın meyveleri vardı, ben tattım; tadı armudun tadına benziyordu, ağaç da armut ağacına benziyordu, dedi.

 

Şimdi konuşma sırası bilge babaya gelmişti. Bilge baba konuşmaya başladı ve şöyle dedi:

– Oğullarım, aslında hepiniz doğru söylüyorsunuz. Çünkü ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz.

İşte size hayat boyu aklınızda bulunması için öğüdümü vermek istiyorum:

İnsanların hal, tutum ve davranışları hakkında hüküm verirken, o insanların her mevsimini, her yönünü bilip bilmediğinizden iyice emin olduktan sonra karar verin!.. 

 

Berrin Kara‘ya teşekkürlerimizle

Denizce

04.08.2007

MAVİNİN BİTTİĞİ YER

Ağustos 9, 2007

4075541-md.jpgMAVİNİN BİTTİĞİ YER

Bankta oturuyordu
Sıkıntıları vardı son günlerde
Adını koyamadığı
Dolu dolmuyor, boş almıyordu
Ve hiçbir şey mutlu etmiyordu artık onu
Denize baktı uzun uzun
Ne kadarda sakindi
Mavi bir çarşaf gibiydi deniz
Nefret ediyorum maviden diye düşündü
Çekip gitmeli dedi kendi kendine
Ama nereye
Buradan hiç ayrılmamıştı ki
Balıkçıydı
Hayalleri umutları vardı
Bir gün parası olduğunda
Bu denizin öbür kıyısına gideceğim derdi
Var mı acaba diye düşünürdü
Bu denizin başka bir kıyısı

Deniz kenarında bir çocuk
Önünde bir parça kağıt
Elinde bir ufak kalem
Bir denize bakıyor
Bir gökyüzüne
İzlemeye başladı…
Sonra kalemi gezdirmeye başladı
Kağıdın üzerinde çocuk
Çizdi çizdi çizdi
Ve kendinden uzaklaştırarak baktı
Yüzünde bir tebessümle
Etkilenmişti adam
Sokuldu çocuğa
Ne yaptığını sordu
Resim dedi çocuk
Karşı kıyıyı çizdim
Oradaki ormanı
Ormanda yaşayan hayvanları
Orman içindeki kulübeyi
Ve birde oyun parkı tabii dedi
Görebilir miyim dedi adam merakla
Çocuk kağıdı uzattı
Hayranlıkla baktı resme
Sonra bakışlarını uçsuz bucaksız denize çevirdi
Nerde dedi adam
Görmüyor musun dedi çocuk gülümseyerek
İşte orda
Mavinin bittiği yerde.

Oya Özpoyraz

DÜNYA 27 AĞUSTOSU BEKLİYOR..

Ağustos 6, 2007
Dünya 27 Agustosu bekliyor.
]
] Mars gezegeni Agustostan itibaren geceleri gökyüzünün en parlak cismi olacak.
]
] Mars ciplak gözle dolunay kadar büyük görünecek…
]
] Mars Dünyaya 34,65 milyon mil yaklastığında en büyük göründügü gün olacak.
]
] 27 Ağustos gecesi 00:30’da gökyüzünü izleyin.Dünyanın iki ayı varmış
] gibi görünecek.
]
] Mars’ın Dünyaya bu kadar yakin gececegi bir sonraki tarih 2287…
]
] Arkadaşlarınızla bunu paylasin.
]
] Çünkü; bugün hayatta olan kimse bu olayı tekrar göremeyecek.


Dr.Hasan Kuş
Atatürk Eğitim ve Arastırma Hastanesi

 

Temel fıkraları..

Ağustos 6, 2007

image003.jpg

Mısır ekmeği..

 Temel bir gün balık tutmaya gitmiş.Tam denizin ortasında kayık ters dönmüş, dolayısıyla temel suya düşmüş ve yüzerek bir adaya varmış.Yıllarca adada tek başına yaşamış.Üç dört yıl sonra yine aynı yerde bir kadın denize düşmüş ve aynı adaya gelmiş.

  Temeli saç  sakal birbirine karışmış vaziyette görmüş ve ona demiş,

– yıllardır aradığını şimdi kavuşacaksın..

Temel,

-Ulan haça yoksa misir ekmegimu cetirdun?

 SİYAH VE BEYAZ

Dursunla temel at almışlar.Yolda gelirken dursun ağlamaya başlamış noldu dursun diye sormuş temel, yaaa temel

biz bu atları nasıl ayırt edeceğiz, temel ben benimkinin kuyruğunu keseyim , gece dursun  ahıra girer ve öbür atında kuyruğunu keser,sabah gene  dursun ağlar,

ve temel bir çare bulur ula dursun siyah olan senin beyaz olan da benim olsun daaaaa

Yaşam hikayeleri..

Ağustos 6, 2007

gul1.jpg

Yaşlı kadın, misafirlerine süt ikram ederken: – Sizler de gelmeseniz, kapımı çalan olmayacak, diyordu. Beni ne kadar sevindirdiğinizi bir bilseniz…

Kadıncağız, kendisi gibi yaşlanmış ve yıkılmaya yüz tutmuş olan bir ahşap evde yaşıyor, eşinin vefatından sonra bağlanan “dul aylığı”yla geçinmeye çalışıyordu.

Hiç bir masrafı yoktu. Allah bereket versin, o para yetiyordu. Fakat ihtiyarlıktan da zor gelen “yalnızlık”, belini tam anlamıyla bükmüştü.

Yan taraftaki bakkalın çırağı, her gün pencereyi tıklatıp istediği şeyleri getirmesine rağmen, dükkan sahibinden korktuğu için onunla konuşmazdı. Kadıncağız, böyle zamanlarda daha da garipleşir ve kendisi sık sık uğrayan vefalı misafirlerini beklemeye koyulurdu.

İşte o misafirler yine gelmiş ve ikram edilen sütü içmeye başlamışlardı. Yaşlı kadın, duvardaki sararmış resmi gösterirken:

– Rahmetli eşim, oldukça uzun boyluydu, dedi. Onun yanındaki ise oğlumdur. Bu resim çekilirken küçücüktü. Doktor olup yurt dışına yerleşecek ve bir daha bizi aramayacak deselerdi, kim inanırdı?

Misafirler, her gelişlerinden aynı şeyleri dinledikleri için, yaşlı kadının sözüne kulak asmıyorlardı. Kadın, devam ederek:

– Benim kucağımdaki de kızımdır, dedi. Saçları altın sarısı gibiydi. Zengin bir iş adamıyla evlendikten sonra, nedense anacığına vakit ayıramadı.

Kadının nemli gözleri duvardaki resme takılı kalmış, misafirler ise sütlerini bitirip yola koyulmuşlardı… Hep birlikte, döşemedeki kırık tahtaların arasından geçerek gözden kayboldular…

Yavru kedicikler, ertesi gün yine gelecek ve ihtiyar kadının verdiği ziyafete katılacaklardı…