Archive for the ‘GÜNDEMDEKİLER’ Category

Kasten Değil, Kasttan İntihar

Şubat 23, 2011

 

RÖVEŞATA

MİNE G. KIRIKKANAT

Kasten Değil, Kasttan İntihar

Türkiye’de aynı eğitimi alıp, aynı okulda aynı dersi veren öğretmenlerin, aynı sosyal haklara sahip olmadıklarını biliyor muydunuz?

Aynı okulda, aynı öğrencileri aynı sorularla sınayıp aynı ölçütlerle not veren ve gelecekleri hakkında aynı sorumlulukları paylaşan öğretmenlerin, ayrı ayrı ücretlendirildiklerini biliyor muydunuz?

Elbette biliyordunuz. En azından duyuyordunuz: Kadrolu öğretmenler. Sözleşmeli öğretmenler. Vekil öğretmenler. Ücretli öğretmenler.

Öyle çok duydunuz ki kutsal olması gereken “öğretmen” unvanının önüne geçen, kadrolu, sözleşmeli, vekil ve ücretli çıkıntılarını, alıştınız. Türkiye’de alıştığınız tüm haksızlıklara, eşitsizliklere, sömürülere alıştığınız gibi alıştınız. Ve alıştığınız garabeti olağan görmeye başladınız.

Oysa aynı Milli Eğitim Bakanlığı’nın, aynı eğitimcilik diplomalarına sahip ve aynı okullarda, aynı dersleri veren öğretmenleri dört kategoride istihdam etmesi, düpedüz ayrımcılık. Hele üsttekilerle alttakilerin arasındaki muazzam sosyal hak ve gelir uçurumuna bakılırsa, sömürü düzeyinde utanç verici bir apartheid” düzeninden söz edilebilir. Çünkü MEB’in öğretmenlere uyguladığı kategorik ayrımcılık, Güney Afrika’da son bulan ve beyazlara siyahlardan üstün haklar tanıyan ırkçı ayrımcılıktan ne daha insancıl, ne de daha mantıklı ölçütlere dayanıyor!

Ne Uganda, ne Tanzanya, Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen sınıflandırması, halen ancak Hindistan’da baş edilemeyen kast sistemiyle açıklanabilir.

Öğretmenlik yaptığı okulda üç kuruş fazla kazanabilmek için müdüre Hamal tutmayın, ben taşırım” diyerek kitapları taşırken merdivenlere yığılan ve ölen öğretmeni anımsıyor musunuz?

İşte o, MEB’in öğretmen kastlarında kaderine paryalık düştüğü için ölen ücretli öğretmendi.

Türkiye’de öğretmenlik kastları zirveden aşağı doğru, dört katlı: En üstteki 4/A’lar, 657 sayılı yasaya tabi diğer devlet memurlarıyla aynı sosyal haklara sahip kadrolu devlet memurları. Bir aşağısı 4/B’ler, sözleşmeli öğretmenler. Ücret bakımından kadrolu öğretmenlerle aynı statüde olmalarına karşın, aynı sosyal haklardan yararlanamazlar. Örneğin rapor süreleri 30 günü aştığında, iş sözleşmeleri feshedilir. Yer değiştirmeleri, bulundukları ilin dışında, neredeyse olanaksızdır.

Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu Metin Kurtçu, sözleşmesi böyle feshedilen bir öğretmendir. Dört yıl Erzurum ve Yozgat’ta öğretmenlik yaptıktan sonra Mayıs 2010’da akut miyeloid lösemi teşhisi konulan Kurtçu, Ankara’da tedavi görürken raporlu gün sayısı 30’u aşınca sözleşmesi feshedilmiştir. Metin öğretmen, hasta yatağında can çekişirken, gözü yaşlı eşi ve beş aylık bebesinin rızkı için Yozgat İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma istemli dava açmıştır. Son gücünü sesini duyurmak için harcamıştır. Ancak ne sesini duyurabilmiş, ne davanın sonucunu görebilmiş, çünkü öğretmenlik sözleşmesinin feshinden iki ay sonra ölmüştür…

MEB’in utanç tablosunda, yukardan aşağıya üçüncü kastta, vekil öğretmenler” vardır. Bunlar, askerlik, doğum vb. gibi nedenlerle çalışamayan öğretmenlerin yerine derse girerler. İlçe Milli Eğitim müdürlükleri tarafından tamamen keyfi, daha çok da hatırlı yöntemle seçilir ve ne dersi vereceklerine bakılmaksızın, 2 ya da 4 yıllık herhangi bir fakülteden mezun olmaları yeterlidir. Nedense, hemen hepsi ya düpedüz imam ya da belli bir partiye imanlılar arasından bulunur. Asil öğretmenin maaşının bir bölümünü, varsa da ek ders ücreti alırlar. Yaklaşık 1200 TL aylığa ulaşırlar.

En alt kastı, paryalığa mahkûm edilen ücretli öğretmenlerin içler acısı durumunu, bir önceki yazıda aktarmıştım: Haftalık azami 30 ders sayısını tutturanın 800 TL aylık alabildiği bir sömürü düzeni. Sigorta primleri eylül ayında ödenmeye başlıyor, 90 gün boyunca tedavi hizmeti alamıyorlar, okulların kapanmasıyla da sigortaları bitiyor. Başka bir deyişle, yılda sadece 6-7 ay sigortalılar. Asil öğretmen ataması yapılan yerde de işten çıkartılıyorlar.

Peki ücretli öğretmen daha mı az öğretir? Yoo. Kadrolu öğretmen ne öğretiyorsa onu öğretir, ancak yarısı kadar aylık alır ve hiçbir sosyal hakkı yoktur.

Ama intihar etmeye hakları var. Ve MEB’in açtığı uçurumlar, günbegün gencecik öğretmen cesetleriyle doluyor.

Bakalım nereye kadar?

‘G’ NOKTASI

Düşünün ki ömrünüzün 20 yılından fazlasını, bin bir zahmetle okumak için harcadınız. Kredi Yurtlar Kurumu’na da epeyce borçlandınız. Üniversiteyi bitirdiniz. Ancak işe girmek için önünüzde KPSS var ve bu sınavda size, alanınıza hiç girmeyen sorular da soruluyor. Çaresiz, borç harç dershaneye yazılıyorsunuz. Yarışta 300 bin öğretmen var, ancak en fazla 30 bini yerleştirilebilecek. Üstelik bir bölümü de sözleşmeli iken kadroya geçecek, yani MEB’den MEB’e geçecek! Dolayısıyla şansınız, onda bir bile değil… Özel okullar zaten deneyimli öğretmen istiyor. Sizin çektiğiniz sıkıntıları çekmeyen yaşıtlarınıza bakarken ne hissedersiniz? Hele sizin kadar eğitime emek harcamayıp sizden daha rahat, daha huzurlu yaşıyorlarsa bunalıma girmez misiniz?

Haksızlık kadar

öğretici eğitim

yoktur.

BENJAMIN DISRAELI

kirikkanat@mgkmedya.com

www.minekirikkanat.com

2010 KPSS Soygunu | sorular ve cevapları el altından dağıtıldı

Ağustos 17, 2010

Selam. Geçen günlerde KPSS 2010 sonuçları açıklandı. Yığınlar girdi bu sınava. Bir çok üniversiteyi yeni bitirmiş genç ya da çok daha önceden bitirip çoluk çocuk sahibi insanlar en azından bir memur olayım düşüncesiyle bu sınava girdi. Çalışmalarının emeğinin karşılığını almaya çalıştı bir şekilde. Ama alabildi mi peki?

KPSS deyince daha çok akla atanamayan öğretmenler geliyor genelde. Çok çalışıyorlar bir öğretmen olayım diye. Ama işte bazıları sen çalışırken canını dişine takarken soruları ki sadece sorular değil cevaplarıyla birlikte el altından bazı gruplara mensup kim mi bunlar cemaat dershaneleri aracılığıyla kendilerine yakın öğrencilere sunuyor, dağıyor.


Onun bunun hakkını yemekten çekinmiyor hiç pişkin bir şekilde. Daha önceki sınavlarda da çoook kez duyum alınırdı böyle ama hiç bu kadar açıktan bir KPSS SOYGUNU olmamıştı heralde. Hem salaklar hem hırsızlar bunlar. Mübarek ramazan ayındayız şu an acaba tuttukları oruçtan ne hayır gelir senin kıldığın namazdan ne hayır gelir. Kul hakkı yedikten sonra. Bu zihniyetin insanlıktan nasibini aldığını düşünmüyorum. Ve bu zihniyet ne yazık ki hala başımızda!!

Evet KPSS 2010 Eğitim Bilimleri alanında bildiğiniz büyük bir kopya skandalı var. Artk bu kesin. Ama KARTEL MEDYA bunu görmezden gelmeye devam ediyor. Neyi gördüler ki zaten. Ancak fotoğraf galerisi yayınlarlar veya kucaklarına otorudkları abileri ne derse onu!! Bir çok serzeniş ve iddaa dolaşıyor etrafta. Ben bizzat 5 tanesine filan baktım eski sonuçlar ve yeni sonuçlarına elime geçen kimliklerden. Sonuçlar o kadar komik ki anlatamam. Daha önceki sınavlarda 50 net yapamayan adam bu sınavda tam 120 soruyuda doğru cevaplamış, ki aldığım bilgiye göre zor bir sınavmış bu Eğitim Bilimleri bu sene. Ona rağmen.

Daha önceki senelerde bırakın 1*2kişinin Eğitim Bilimleri alanında full çekmesi yanına yaklaşan yok. Sene oluyor 2010 ve 500’den fazla kişi öyle 1-2 kişi değil eğitim bilimlerinnde full çekiyor!!!! Ve bu çekenlerin hepsi belli bir cemaate yakın isimler ve belli bölgeden. Ve daha önceki sınav sonuçları tam bir rezalet. 60 neti bile yok! Allahından bulsunlar ne diyeyim. Başımızdaki siyasi otoritenin ürünleri bunlar, onları zihniyeti bu, kul hakkı yemek yetim hakkı yemek. Genç öğrencilerin hakkını gasp etmekten çekinmemek. Gerçek yüzü bu bunların daha görmediyseniz gördünüz artık! Meydanlarda yalan söylemeye devam ediyorlar, evet deyin diye, yalanlarında boğulacaklar bir gün!!

Önceden de vardı dedğim gibi mesela KPSS puanı olmayanları çeşitli belgeler vererek öğretmen olarak atamak gibi. Bir sürü uygulama var böyle. Olan sizin gibi garibanlara oluyor. Onların yalakası veya onların kucağına oturanlardan olsaydın bunlar başına gelir miydi sanıyorsun. Ama içine sindiremezdin o kadar insanın hakkına tecaviz etmeye, sanmıyorum. Bazıları sindirebiliyor işte midesiz olmasız insan.

Tunceli’de Van’da neler olduğunu sınavlarda artık ayyuka çıkmış durumda. Ama çeşitli siyasi rantlar uğrunu bunlara göz yumuluyor. Senin hakkına tecavüz edilmesi onların umrunda bile değil. Cebini doldurma peşinde hepsi. Zamanında polislik sınav sorularını da dağıttılar bunlar. Kavga döğüş iptal edildi sınav sonra ne oldu bilinmiyor. Bunlar din deyip arkadan her türlü adaletsizliği döndürenler. Şeref konusunda ciddi sıkıntıları var. Bu ülkeye düşman göbekten! Güneydoğu’da OSYM sınavlarında çekilen toplu kopyanın (OSS Dahil) haddi hesabı yok ama bazıları görmezden gelmeyi yeğliyor nedense hala!

Burada görev hepimize düşüyor aslında ama en çokta bu sınava giripte hakkı yenilen insanlara düşüyor. Yoksa hayat boyu aşağılanmaya, ezilmeye mahkum kalacaksınız bu gidişle ses çıkarmadıkça. Bundan sonra da anlaşılmıştır sanırım bu başımızdaki kirli zihniyet olduğu sürece bu ülkede yolsuzluk ve haksız işlerin önünü alınamyacağını. Şu referandumdan evet çıksın o zaman siz görün artık açıktan alırlar, sen sen gel sen gelme diyecekler. Olamaz mı olunca görürsün, artık ben her şeyi bekliyorum bu adamlardan. Boşuna çalışmanıza gerek kalmayacak işte, baştan kaybedeceksin ne güzel!

Şimdiden bir cemmaate kaydınızı yaptırın belki size de ekmek düşer böylece. Yeni düzen bu. Hak edene değil, en çok yalayana ekmek var bu ülkede.! Herkesin hakkını bu dünyada bir şekilde alması dileğiyle. Öbür tarafta zaten alacaksın, yatacak yerleri yok onların! Bunlar da linkler. Al bak bakalım sonuçlara yıl yıl bir tana daha. Yazık! Bunun gibi dolaşan bir çok sonuç var daha. Toplu kopyaya göz yumacaklar mı bakalım hala!

2007-2010 Sınav Sonuçları (Sırasıyla Yorum Sizin)



Bir başkası


Bu kaçıncı bilmiyorum ama bence son da olmayacak. Allah sabır versin bu sıbavlara girip çıkan arkadaşlara. Deli olur insan bu kadar adaletsizliği görünce.

kpss 2010

Bekir Sıtkı Erdoğan İle Söyleşi…

Şubat 27, 2009

bekirsitkici0

Edebiyat konusunda üstat Bekir Sıtkı Erdoğan’ la bir söyleşi yapmak üzere, yayın kurulumuzdan bir gurup arkadaşla Erenköy’ de ki evine gittik. Bekir Sıtkı ve eşi Zeliha hanım güler yüzle karşılayıp bizleri misafir ettiler. Şöyleşimiz beş saat sürdü.Bu zaman diliminde ikramlarda bulunup bizlere çalışma odasını gösterdi, kayıtlar ve çekimler yaptık, şair geçmişte ve bu gün yaptıklarını bize tek tek anlattı. Yeni hazırladığı eserlerini ve çoğu kişinin bilmediği yönlerini örneğin tahta yontularını ,hat sanatı ile yazılarını ve resimlerini bizlere gösterdi. Bekir Sıtkı Erdoğan’ ı şairliği dışındaki yönleri ile de tanımış olduk.
Şöyleşimize sade döşenmiş,ancak çam ağaçları üzerinden güzel bir Erenköy manzarası sergileyen salonda sıcak bir ortamda başladık.
Üstadım kısaca bize özgeçmişinizi anlatır mısınız?
-Karaman’ da 8 Aralık 1926 da doğdum.Karaman Gazi İlkokulu ve Ortaokulundan sonra II. Dünya savaşı nedeniyle Konya’ da bulunan Kuleli Askeri Lisesini bitirdim.Ankara’ ya gelerek 1946 da Harp Okulu’ na girdim. 1950 yılında Çankırı Piyade sınıf Okulunu tamamladım.Aynı yıl kura ile Erzurum’ da göreve başladım.Türk ordusunda uzun yıllar hizmet verdim. 1953-1957 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldum. Edebiyat öğretmeni olarak ilk tayin yerim,İstanbul /Beylerbeyi’ n deki Deniz Astsubay okulu oldu. 1963 te Heybeliada Deniz Harp Okulu edebiyat öğretmenliğine tayin oldum. Kıdemli Albay iken 1974 te kendi isteğimle emekli oldum.Ayrıca gerek görevli olduğum yıllarda gerekse emeklilik dönemimde ; İstanbul Atatürk Kız Lisesi, Site Koleji , Marmara Koleji, Moran Lisesi ve 12 yıl İstanbul Alman Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptım.Eşim Zeliha hanımla 1949 da evlendim,Yahya Gündüz ve Sahil isimli iki çocuğum ile Ebru,Tuğba,Alper isimli üç torunum var. “Dostlar Başına” ve “Sabır Sarmaşıkları”isimli iki kitabım yayınlandı.” Gönül kavşağı” isimli bir kitabımla yeni hazırladığım “Divan “ yakında yayınlanacaktır. Şiirlerim kadar sevdiğim hat ve resim çalışmalarıma zevk ve hevesle devam etmekteyim.
-Sayın hocam sizce şair kime denir?
-Şair şiiri gören adamdır.
-Şiirin tanımını yapabilir misiniz?
-Şiir aslında bir potansiyel enerjidir. Yani baldır.Nazım petektir. Ama bal peteğe yakışır. Onun için petek yani nazım şiiri gelecek nesillere taşıma güzelliği verir. Bal yapma işi bütün böcekler içinde yalnız arıya verilmiştir. Şairde birikimi ile şiiri üretendir. Yani diğer insanlardan farklıdır. Tekrar ediyorum. Şiir baldır. Şiir vardır. Onu nesire çevirsen de şiir değişmez her zaman için vardır. Şiir sanatçının duygusuyla oluşur, yorumcunun ifadesi ile dinleyiciye ulaşır. Şairlerin şiir anlayışları farklı da olsa ,önemli olan ortak nokta hissi mesajdır.

-İlk şiirinizi hatırlıyor musunuz?
-İlk şiirimi ilkokulda yazdım.O yıllarda yerli Malı Haftası yeni başlamıştı. Pek çok şair yerli malı şiirleri yazmışlardı. O şairlerin şiirlerini çok okumuştum. Kim bilir belki anılarda kalanlar olmuştur. Sene 1934-1935 İlkokulun II. Sınıfındayım. Hocamız da İlk öğretmenliğine bizim sınıfta başlamıştı. Hepimiz ona aşık olduk.Yerli malı Haftası dersini anlattı.Anladıklarınızı eve gidince tekrar etmek üzere tahrir (kompozisyon) yazacaksınız dedi. Son akşam ödev yapmak için arkadaşıma gittim. Onlarda radyo vardı. Bu da benim çok hoşuma gidiyordu. Çünkü o yıllarda radyo çok azdı. Arkadaşımla dersi karşılıklı birbirimize anlattık. Yazalım dedik. Herkes kendi anladığını bir köşede kağıda yazdı. Karşılıklı okuduk. Arkadaşım sen ne yapıyorsun Bekir dedi. Öğretmenimiz kendiniz yazın demişti, sense başka yerden aldığın şiiri ezberleyip bu kağıda yazmışsın dedi. Ancak benim dayım şairdi. Şiire düşkünlüğüm nedeniyle hafta ile ilgili çok şiir okumuştum.Bu konuda bilgim vardı.Şiirim şöyleydi;
Hiç durmadan tütüyor
Fabrika bacaları
Ardından çıkarıyor
En güzel, en sağlam
Yerli malı .
Şiirde ölçü tam yerleşmişti. 5-6 kıta tam anlamıyla yerli malı kullanmayı anlatıyordu. Arkadaşım sen bunu hocaya verme dedi. Ama ben heyecanlandım ve verdim. Hoca kağıtları topladı, okudu ve sonra geri dağıttı.Benim kağıdım çıkmadı. Hocama benim kağıdım yok değince ,dur bakalım seninki şu galiba dedi. Hocamın yanına gittim. Kulaklarımı çekip beni azarladı. Ben ne dedim. Sen ne yaptın,dergiden kopya çektiğin şiiri bana getirdin dedi. Ben yemin ederek kendimin yazdığını söyledimse de o inanmadı.Hem ağlıyor hem yemin ederek kendim yazdım diyordum. Hocam ağladığımı görünce duygulandı.Eski Türkçe birkaç satır yazı yazarak Yeni gelen edebiyat öğretmenine beni gönderdi. Latif bey okulun hatip ve edip hocasıydı.Şiirimi okuyup 4. sınıf öğrencilerine dönerek ; bakın arkadaşınız size bir şiir okuyacak dedi. 2. sınıf öğrencisi olarak heyecanla ilk şiirimi 4. sınıf arkadaşlarıma okudum. Çocuklar beni coşku ile alkışladılar.O kuvvet bana çok adımlar attırıp, okul gazetesine pek çok şiirler yazdırdı. Yıllar sonra Latif hocama bunu anlattımsa da hatırlayamadı. Oysa benim için çok önemliydi.
-İlkokul sıralarında başladığınız şiire hiç ara verdiniz mi?
-Babam 5. sınıfta ölünce şiiri boykot ettim. Ortaokulda hiç şiir yazmadım. Çünkü babamın ölümü ile öksüz kalan kardeşlerime bakmak yükümlülüğünü hissettim
-Şiire boykot ettikten sonra çok sevdiğiniz Edebiyatın başka dallarında çalışmalar yaptınız mı?.
-Ortaokulda Mehmet Ali Gençağ isimli hocamız benim çok iyi kompozisyon yazdığımı bilir, ancak şiir yazdığımı bilmezdi. Ben Edebiyat sevgisini ondan aldım. Çok güzel şiirler okurdu. Faruk Nafiz ve Yahya Kemal gibi şairlerden yorumlar yapardı. Hocamız bir gün kompozisyon konusu olarak hindiyi verdi. Kağıtları kontrol ettikten sonra herkesin kağıdını verdiği halde benim kağıdımı alıkoydu.Ben hindiyi aynen şöyle anlatmıştım.”Boynu bir kol gibi uzanıp, sonuna bir yumruk sıkılmıştır ki, o da koca cüssesine hiç yakışmayan küçücük kafasıdır.” Hocam bu satırların altını kırmızı ile çizmişti. Oğlum bunu nereden aldığını söyleyeceksin dedi. İyi düşün bir okuduğun yazıdan aklında kalmış olmasın dedi. Bende hayır bu benim kendi buluşum dedim. Hocam bu kompozisyonuma not vermedi.Kağıt bende dursun düşüneceğim dedi. Sonraki kompozisyonlarda bu durumu anlamış olacak ki 10 numara yazarların, 9 numara öğretmenlerin ve 8 numara da senin derdi. Ama sen henüz yazar olmadın sana 9 numara veriyorum derdi.Arkadaşlar o tarihten sonra Edebiyat ödevlerinde evimize gelerek yardım istediler.
-Şiire zaman içinde yeniden döndünüz bu dönüşünüzü bize anlatır mısınız?
-Şiire yeniden Kuleli Askeri Lisesinde başladım. O günlerde Lisenin son sınıfında öğrenci iken rahatsızlandım. Doktor yatacaksın dedi. Revirde hiç kitap almadan dinlenmek için yatırıyorlardı.O günlerde dersimiz Cenap Şehabettin idi ve onun “Senin İçin” isimli şiiri verilmişti . şiir çok hoşuma gitmişti. Kitabı yanıma alamadığım için sadece şiiri alarak defalarca okudum. Şiir şöyleydi;
“Sesin işler gibi bir şuh kanat gamlarıma
Seni dinlerken olur uçan kuşlara eş
Gün batarken sanırım o gölde bir başka güneş
Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma”
Şiirdeki şu akışa ve dile bakın. Şair o tarihlerde aruz veznini bu günün dili ile yazıyordu. Aruzu bulmak kolay, ancak Türkçe aruzu bulmak çok zordu. Yahya Kemal’ in bu konuda denemeleri vardı. Bir süre sonra ateşim düştü yemeğe izin verdiler. Merdiven başında bir ayna vardı. Aynanın sırları silinmişti. Aynada kendimi tuhaf bir şey olarak görünce duygulandım. Dışarıda bir ağacın altına oturdum. Bir bahar günü günlük güneşlikti.O anda aklıma şu mısralar takıldı.
“Seneler saçlarımın üstüne bir toz ekiyor
Feri yok gözlerimin gönlüme bir gam çöküyor
Orada şimdi hazan var camı yaprak döküyor
Ebediyet yoluna doğru yuvarlanmaktayım.”

Şiiri 5-6 kıta yazdım.Ancak şiiri aruz vezni ile yazdığımın farkında değilim.Şiirimi okudukça hoşuma gidiyordu. Burada kulağıma tanıdık gelen bir ifade Feilatün feilatün idi. Burada ortak olan şey Feilatün dü. Birden aruz vezni ile şiir yazdığımı anladım. Askeri Lisedeki edebiyat hocamız Ali Rıza Koralp sinirli bir kişiydi. Ona soramazdım çünkü çok sertti. Arkadaşım Ümit Yaşar Oğuzcan’ ı bir çok defalar haşlamıştı. O sırada 10. sınıf edebiyat öğretmeni yeni gelmişti. İlk defa okuldan kaçıp başka kışlada olan 10. sınıfa gittim. Okul forması olduğu için girmesi serbestti. Edebiyat öğretmeni Apti bey tenefüste çay içiyordu ona yaklaştım.Şu şiirime bakar mısınız dedim.Bu şiir kimin dedi. Bende şiiri ben yazdım dedim.Bir şey söyleyeceğim utanacaksın.Ayıp bu şiir aruzla yazılmış sen yazamazsın evladım dedi.Ben de teşekkür ettim.Şiirin aruzla olduğunu duymak için size geldim dedim. Durumu anlattım. O da beni kutladı.
-“Şiire dönüşünüzde sizi etkileyen akımlardan söz eder misiniz?
-Kuleli’nin son sınıfında iken Dr. Mehmet Kaplan İstanbul dergisini çıkarıyordu. Kendisine şiirlerimi gönderiyordum Oda bana cevap veriyordu şairane yazıyorsunuz, kafiyeye çok değer veriyorsunuz diyordu. Atatürk Devrimleri ve yenilikler hızla yayılmaktaydı. Bir çok yazar ve şair, heceyi, aruzu bir kenara bırak, Halk Edebiyatını, Divan Edebiyatını bir kenara bırak, edebiyat sanatlarını at. Sadece batıdan gelmiş bir serbest nazımı kullan. Tesiri büyük oldu. Orhan Veli ve Garip dönemi doğdu. Orhan Veli İstanbul’u dinliyorum şiiri ile meşhur oldu. Bir çok şair serbest vezin denemesine katıldı. Bu dönemde bende serbest nazımda şiirler yazdım. Ancak hece ve aruz veznini hiçbir zaman bir kenara bırakmadım… halen yazmaktayım.
-Şiirde zaman içinde değişiklik yapmak sizce doğru mudur?
-Şiir de değişebilir. Çünkü şiir maddi değil manevidir. Ruhsal duruma göre değişir. İnsan nasıl olgunlaşıyorsa şiir de aynı şekilde yavaş yavaş olgunlaşır. Şiir üzerinde ufak tefek değişiklikleri hoş görmek lazımdır. Bunu Yahya Kemal gazellerinde, Necip Fazıl şiirlerinde yaptı. Bende Mevlâya Mevlâya şiirimde yeniden düzenleme yaptım. Camilerde ilahi olarak okunan bu şiirimin içinde geçen “Urum” kelimesi nedeniyle o kıta okunmuyormuş. Halbuki aruzun ahengi ile musikinin birleştiği bu kıtanın da ilahide okunmasını istiyordum . Bunun için düşündüm taşındım. Şiirde :
“Dolaştım beldeler,boylar,
Urum,Türkmen, Arap köyler…
Pınarlar, Çeşmeler, Çaylar,
Akar Mevlâya Mevlâya…”
Diye yazılı iken kıtanın ikinci mısrağını yeniden değiştirerek:
“Şehirler,Yaylalar, köyler” diyerek şiirdeki Urum kelimesini kaldırıp ahengin bütünlüğünü tekrar sağladım. Camilerde okunan ilahinin şiirin bütününde okunmasını temin ettim. Şiirdeki değişiklikle bütünün ahengini bozmadan halkın isteğine uymuş oldum. Kafiye(uyak) bazen öyle bir denk gelir ki insanı sarhoş eder. Kafiye uğruna yapılmayacak hata yoktur.
-Kışlada Bahar, Hancı ve Marya isimli şiirleriniz edebiyatımızın “Anıt Şiirleri” arasındadır. Bu şiirlerinizin yazılış öykülerinden söz edebilir misiniz?
-Kuleli Askeri Lisesini bitirince kendi isteğimle piyade sınıfına seçildim.O dönemde uzun süreli kamplarda eğitim görüyorduk. Bizi Samsun’ a verdiler. Kampta koğuşlar düzenlenirken bir öğrenci ve bir nefer olarak tanzim edildi. Bu düzenleme ilerde subay sınıfında görev aldığımızda erler hakkında daha geniş bilgiye sahip olmak için yapılıyordu. Er- subay adayı birebir birlikte askerlik yapıyorduk.Askerin psikolojisini ve hayatını bilelim istiyorlardı.Bu beraberlikte onların memleketlerine gönderdikleri mektupları dahi biz yazıyorduk.Yazdırdıkları mektupların sonuna bir mani düşürürlerdi. Genellikle bu maniler köylerinden ezberledikleriydi. Onları yaza yaza kafamda biter-bitmez, olur – olmaz, Çatar -çatmaz, tüter tütmez vs. ifadeleri kafamda Kışlada Bahar şiirini oluşturdu. Çünkü mektuplarda askerler Tezkereyi alır almaz ordayım diyorlardı. Onların sözlerinde umut yoktu. Ancak ben şiirimde umudu işledim. “İbibikler öter ötmez ordayım” ifadesinde bahar anlatılmakta, “Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım” ifadesinde de köyde olacak olayları anlatmaktayım. Yani onun yaşayacağı olayların arkasında ben varım. Sevindirici şeyler anlatmaktayım. “Tüfekleri çatar çatmaz” yani istirahat anlarında “Daha güneş batar batmaz” derken hayal kurma saatlerinde, “Yatağıma yatar yatmaz ordayım” mısralarına ise rüya saatlerinde oradayım demektedir. Şiir Samsun’ da 1948 yılının Mart ayında başladı. Zaten Ağustos ayında subay çıktık ve şiir tamamlandı.
Hancı şiirinin esas adı “ Binbirinci Gece”dir .Hancı adını halk koymuştur. Ben bu şiiri binbir gece masallarını düşünerek oluşturdum ve” Binikinci Gece” ile de tamamladım. Şairler bir birini etkiler ve etkilenmelidir de. Şair diğer bir şairden ateş alır gibi etkilenmelidir.Yani onun etkisiyle yola çıkıp sonrasını kendi getirmelidir. Annem Niğde’ li babam Karaman’ lı olduğu için Ulukışla yolundan çok geçtim. Ben Ulukışla yolunda giderken Faruk Nafiz Çamlıbel’ in “Han Duvarları” şiirini hep düşünmüşümdür. En azından bende böyle güzel bir şiir yazayım demişimdir. Burada dikkat edilecek bir husus Faruk Nafiz Çamlıbel hanları yazmıştır. Ben ise şiirimde yolcuyu yazdım.

Marya şiirine gelince:Batıya bir sesleniştir. Marya ismi Ayşe’ ye veya Fatma’ ya benzer sıradan herkesin tanıyacağı bir isimdir. Erzurum’ dan beni İzmir’ e komando kursuna gönderdiler. Evliyim ve bir yaşında çocuğum var, hatta kardeşim yanımda okuyor. Bir şairin komando ile ne ilişkisi olabilir? Ama hayat bu. Komando kampını bir Fransız yüzbaşı yönetiyordu. Gündüzleri eğitim , geceleri ise İzmir’ de coşkulu bir eğlence hayatı içindeydik.Komandoluk yarın öleceğini bilerek, bu geceden delicesine eğlenmek olarak yorumlanıyordu. Bize verilen mesaj iyice eğlen sabah ölüm var deniliyordu. II. Dünya Savaşı’ nın tüm acılarını çektik. Kaybolmuş bir romantizm vardı.Acılar içinde o savaş ruhlarımıza öğle bir etki yaptı ki kampta olduğumuz o tarih 1953 tü. Yani Marya kamptaki acımasız ortamın içinde yazıldı. Ayrıca Marya şiirine aruz vezninin kalıpları yerleştirilmiştir. Örneğin “Kor tenli kızıl saçlı kanarya” mısraında Feilatün Feilatün Feilün kalıbı , yine “İnan ki sevgili Marya inan ki sen gideli” mısraında ise Mefailün Feilatün Mefailün Feilün kalıbı işlenmiştir. Serbest vezinle yazılan ve değişik kalıplar değişik sesler kullanıldı ama şiirde hep ahenk vardır. Koşmada veya gazeldeki gibi; Arya ,Marya, skalarya vs. Marya şiiri “Bizim yokluğumuzdan ne çıkar, aşkımız var ya” diyerek umutlu bir sonla biter.
-Edebiyatımızın bir çok dalında hizmet veren yazarlar başarılarında (Örneğin: Attila İlhan) özellikle şairlik yönlerinin etkili olduğuna inanıyor musunuz?
-Attila İlhan iyi bir şairdir. Onun Edebiyatın şiirden başka yönlerinde eserler vermesine hep üzülürüm. Sadece şiire ağırlık verseydi çok daha güzel olurdu. Bu nedenle ancak birkaç şiiri meşhur oldu.Bazı şairler edebiyatın şiir dışında ki diğer dallarında da meşhur olurlarken şairliklerine yazık etmişlerdir. Bakın Yahya Kemal bunu yapmadı. Şiirin dışında uğraşmadı. Yapamaz mıydı? Ama sırf şiire verdi kendini. Tanzimat’çılar ve Servetifunun’ cular her dalda eser vermişlerdir. Bu bize batıdan geçmiştir. Batıdan yeni görmüşler aman bize de geçirelim demişlerdir.Cumhuriyet döneminde her dalda eser vermeğe gerek yoktur. İyi şairse şiir, romancı ise roman dalında eser verseler olur.Sanatçı her dalda yazdığında gücünü gösteremez.
-Edebiyat türleri konusunda neler söylemek istersiniz?
-Edebiyat bir bütündür.Halk edebiyatı , Milli edebiyat veya Servetifunun edebiyatı diye ayırım sadece o günlerin daha iyi anlaşılabilmesi için bölümlere ayrılmasıdır. Bakınız Servetifinun edebiyatı dönemi 6 yıl sürmüştür. Rejim ve eğitim halk edebiyatı ile diğer edebiyat türlerini bir araya getirmiştir. Bu gün için Van’ da doğup büyüyen çocuklar dahi İstanbul ağzı ile konuşabilmektedir. Ağızlar bile değişti. Onun için halk edebiyatı, okumuş edebiyatı diye bir ayırım yoktur. Konu itibariyle hamasi şiir, lirik şiir diyebilirsin. Ancak yine de tekrar ediyorum Edebiyat bir bütündür.
-Edebiyat yönünden çağdaşlığı yorumlar mısınız?
-Aktüel konulara hakim olan kişi çağdaştır. Güncel çağdaş demek değildir. “Buğday”ı ele alalım. Adem babamız zamanından günümüze kadar gelen bu maddeye çağdışı diyebilir miyiz? Hayır o bir kültürün yansımasıdır. Ancak ben eski çağların kültürünü çağdaşlık olarak kastederken, dilini kabul etmiyorum. Dil yabancılığını yani eski edebiyat derken, eski dili kabul etmiyorum. Kültür bir soluktur. Dil ise farklıdır. Bence yaşayan ve bu gün için anlaşılan dil çağdaştır. Çağdaşlık birkaç yıla veya yıllara sığdırılamaz.Çağdaş şairler o çağı yaşamış şairlerdir.İçinde bulunduğu çağı yaşayan şair çağdaştır. Şair eski çağları da okuyarak, inceleyerek onu hazmeden ve aldıklarını da bize verendir. Yani çağdaş şair bir çok kültüre sahip olan bütün bir adamdır.
-Soyut kavramını yorumlar mısınız?
-Bir sözü derinlere götürmek için ara sıra böyle kavramlar modüle edilerek şiir yazıyorsanız o şiire güzellik katar, tatlı olur.Ama bütün bir şiiri anlaşılmaz hale getiriyorsanız o sizin tercihinizdir.Bana Picasso’nun resimlerini satmak isteseler ben ucuz ise alırım. Duvara asmak için değil. Çünkü onları ilerde para kazanmak üzere satın alırım. Defolu pul gibi. Benim algım bu ,yanlış deyin, hatalı deyin ,ne derseniz değin.Soyut resim yapan bir ressama, bu resimde ne anlatmak istiyorsunuz diye sorduğunuzda ben bilemem yorum sizin deyip çıkıyor. Benim anlayışımda sanat zevktir. Resim hoşuma gidiyorsa duvara asarım.
-Şiirleri yazılım biçimlerine göre nasıl sınıflarsınız?
-Bana göre şiir üç sınıftan oluşur. 1-Lirizmini ahenginden alan şiirler. 2-Lirizmini manasından alan şiirler. 3- Lirizmini değim ve deyişlerden yani halk kültüründen alan şiirler.
-Şiir felsefeyi hangi boyutlarda kullanmıştır? Örnek verebilir misiniz?
-Bu konuda en güzel örneği Yunus Emre vermektedir. Şiirinde kullandığı “garip” kelimesini yabancı bir dile nasıl aktarabilirsiniz. İşte bu bir kültür meselesidir. Yalnız adam, hasta adam, düşkün adam ve yabani adam anlamındadır. Garip ifadesi yukarıda kullanılan değimlerin komple bir ifadesidir. Zaten “garip” kelimesi yabancı, batılı anlamında kullanılmıştır. Çünkü batıdan aforoz edilen kişiler Türkler’ e sığındığında giysi ve yiyeceklere alışamadıkları için düşkün ve zavallı bir duruma düşmüşlerdir. Bu nedenle Türk halkı onlara garip yakıştırmasını kullanmıştır. Örneğin : Garip gibi adam, garptan yani batıdan gelmiş adam vs. İkinci bir örnek olarak ; Rabindranath Tagore’ ın şiirleri Hint dilinden İngilizce’ ye çevrilmiş, ingilizce’ den de Türkçe’ ye çevrildiği halde kendi felsefesinden ve lirizminden hiçbir şey kaybetmemiştir. Çünkü mana zenginliği ve güzelliği vardır.
– Sayın üstadım son bir soru olarak şiirin halka inmesi veya halka mal olması ne demektir.
-Ben halkın her bölümüne ulaşabilmek için değişik şiirler yazıyorum.Örneğin; gazel konusunda, benim hem meyhanede hem de cami de okunan, genç ve yaşlı çeşitli toplum kesimlerinin okuduğu şiirlerim vardır. Kısaca ben halkımın her bölümüne şiirimi götürüyorum. Halkın benden istemesini beklemeden ben halka gidiyorum.
Yazan: Özlem – Mehmet AĞIRGAN

Vaziyet…Yılmaz ÖZDİL

Eylül 9, 2008

Vaziyet…

Millet yoksul, aç.

Tarikatlar baş tacı.

Halkın din duygularını sömüren bezirgánlar, bir taraftan ‘Allah, Kitap’ diyor, bir taraftan memleketi peşkeş çekiyor, bir taraftan küpünü dolduruyor. Ne liman kaldı, ne tarım arazisi… Ekonomi komple yabancının eline geçti… ‘Satmayın memleketi’ diyen ulusalcılar, ‘vatan haini’ ilan ediliyor. Generallere açıkça küfrediliyor; kıstırılan içeri atılıyor… Konsolosluk partilerinde fink atanlar, bizi ancak Avrupa’nın, olmadı ABD’nin kurtaracağını söylüyor. Ahaliye salak muamelesi yapılıyor, gerçekleri görmesin, duymasın, okumasın, bilmesin isteniyor. Hükümet yanlısı gazeteler, tarumar olmuş ülkeyi, güllük gülistanlık gösteriyor. İktidar yalakaları ‘şahane yönetiliyoruz’ manşetleri atıyor.

Namuslu gazeteciler, lanetleniyor.

İftiralar atılıyor.

Özellikle Sabah Gazetesi…

Mesleğin yüz karası.

Utanç verici yayınlar yapıyor.

*

Sonra?

Sonra, 9 Eylül oldu.

*

Bugün, yukarıdaki vahim tablodan

kurtuluşumuzun 86’ncı yıldönümü…

*

Rotasını kaybedip, takip ettiği ‘deniz feneri’yle kayalıklara bindiren bir milletin, eninde sonunda doğru yolu bulacağının kanıtıdır, 9 Eylül…

Umudun yaş günüdür. Kutlu olsun.

Yılmaz ÖZDİL

BİR YAHUDİ GENCİN KEHANETİ..

Haziran 26, 2008

Bir acı tespit, kabullenilmeyecek bir yarışma sonucu! Eyvahlar olsun ki kendi öz değerlerimizi yitirdik, kaybettik, kaptırdık…

“Bugünkü Türkiye’nin Kültürü, Kurumları ve Değerlerinde Osmanlı Mirası” konulu Sakıp Sabancı Ödülleri’nde tüm ödüller yabancılara gitti. Yirmibir Türk araştırmacıdan hiçbiri dereceye layık görülmedi. Acı ama durum böyle…

Sakıp Sabanca Ödülleri, Türkiye için kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığı oldu. “Bugünkü Türkiye’nin Kültürü, Kurumları ve Değerlerinde Osmanlı Mirası” konulu yarışmaya yerli ve yabancı çok sayıda araştırmacı ve akademisyen katıldı. Yarışmaya Türkiye’den yirmibir araştırmacı katılırken, bu araştırmacılardan hiçbiri ödüle layık görülmedi.

Yarışma, Türkiye’nin kendi öz kültürüne ne kadar yabancılaştığınında en önemli göstergesi niteliğinde. Bu gerçeği, ironiyle dile getiren Bekir Ayvazoğlu, yıllar önce bir Yahudi gencinin sözlerini okuyucularına aktardı.

İşte o önemli tespit;

“Rahmetli A. Süheyl Ünver, Amerika’da bulunduğu yıllarda (1958-1959) ziyaret ettiği Colombia Üniversitesi’nde harıl harıl Osmanlıca öğrenmeye çalışan bir Yahudi genciyle karşılaşmış ve ona bu ilgisinin sebebini sormuş. Gencin verdiği cevap mealen şöyle:

“Sizde bu dili ve kültürü bilen nesil artık gidiyor. Yakında kendi kültürünüzü öğrenmek, arşivlerinizdeki belgeleri okutmak için yabancı uzmanlar çağırmak zorunda kalacaksanız. Ben kendimi o günler için hazırlıyorum!”

Osmanlıca çalışan Yahudi gencinin, 1958 yılındaki bu kehaneti; bugün gerçek oldu. Yarışmanın birincilik ödülüne ise Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Tarihi Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Amy Singer’ın “Hayırseverliğin Devamlılığı” başlıklı incelemesi layık görüldü. 

Sanırız bu ödül  “bizden” bir şeyi hatırlatıyor…

Güleriz ağlanacak halimize…

(Alıntıdır) 26.Haziran.2008

Önce Alıştırma – Sonra Uyuşturma

Haziran 1, 2008

Uyandırın

korkmayın heryerde konuşun konuyu siz açın

takside taksiciye konuşun

apartmanda kapıcıya konuşun

sakallı gazete bayinize konuşun

eve gelen gündelikçiye konuşun.

 

Anlatın eğer Fethullah dindarsa peygamber gibi ise

neden Amerika’da yaşıyor ?

neden Mekke’de Kabe yakınlarında bir malikanede değil de

Amerika’da FBI çiftliğinde.

 

Söyleyin bu zat değilmiy di 25 yıl o cami senin bu cami

benim salya sümük ağlayarak FAİZ haram diyen ?

sorun kapıcınıza peki BANK ASYA  nedir ?

 

Önce alıştırmanız gerekir.

Görüntüye.

Seslere.

Hareketlere.

Sessizliğe.

Çevrenizde olup bitenlere.

Yavaş yavaş alıştırırsınız.

Alışırlar.

Türbana.

Çarşafa, peçeye.

Taşyapı’ya.

Oğulların gemilerinin olmasına.

Çocukların televizyon kurmasına.

Yakınların yolsuzluklarına.

Sevgililere alınan evlere.

Çokeşliliğe.

Erkeklerin, kadınların ayrı ayrı oturmasına.

Ramazanda öğle yemeği verilmemesine.

Beyaz takkeyle gezenlere.

Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye

başlar.

Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız.

‘Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?’ diye

kuşkulanırsınız.

Sonra da uyuşursunuz.

Yavaş yavaş uyuşursunuz.

İçinizden bile tepki duymaz olursunuz.

‘En az üç çocuk yapın’ derler, dinler geçersiniz.

‘Bizi azaltmaya çalışıyorlar’ derler, gülme duygunuz

bile kaybolmuştur.

‘Batı’nın ahlaksızlığını aldık’ derler, öyle dinler

durursunuz.

Uyuşturmuşlardır sizi.

Bir yandan Çanakkale zaferini kutlarsınız.

Öte yandan Çanakkale savaşını yıllar sonra

kaybettiğinizi bile fark etmezsiniz.

Başbakanınız planlarını Amerika’ya açıklar.

Siz burdan dinlersiniz.

Amerika Ankara’yı işgal etmektedir.

Siz İngilizce öğrenmeye çalışırken durumu

göremezsiniz.

***

Alışırsınız ve uyuşursunuz.

Geçmişe dalıp gitmişken,

geleceği kaybetmekte olduğunuzu fark edemezsiniz.

Plan da bunun için yapılmıştır.

Önce alıştırma.

Sonra uyuşturma.

Yüzünüze demokrasi derler, arkanızdan gülerler.

Yüzünüze çokkültürlülük derler, arkanızdan bölerler.

Yüzünüze değişim derler, arkanızdan soyarlar.

Yüzünüze gelişim derler, arkanızdan bakarlar.

Alışırsınız.

Uyuşursunuz.

 

Tehlikenin farkında mısınız?

ERDAL ATABEK..DENİZCE ‘ YE TEŞEKKÜRLER..

 

BURNU UZUN OLANLAR…

Haziran 1, 2008
 
 
Ruanda, küçük bir Afrika ülkesidir. Uganda, Tanzanya ve Burundi ile sınır komşusudur.
 
Nüfusu: 9,907,509
 
Okur-yazar oranı: % 70,4
 
Din: Halkın % 82,5’u Hıristiyan, % 5’i Müslüman.
 
Resmi diller: Kinyaruandaca, Fransızca ve İngilizce.
 
Doğal kaynaklar: Altın, kalay cevheri, tungsten cevheri, metan gazı.
 
Kişi başına yıllık gelir: 1000 dolar.
 
Halkın % 60’ı yoksulluk sınırı altında.
 
Ruanda, 1860 yılında Almanya’nın sömürgesi oldu.
 
Almanlar Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca, Ruanda 1916 yılında Belçika’nın boyunduruğu altına girdi.
 
Belçikalı egemenler, Ruanda’yı kolayca yönetebilmek için, sömürgecilerin o çok iyi bilinen ‘Böl ve Yönet’ yöntemini hemen uygulamak istediler. Ama önce, Ruandalıları bölüp parçalıyacak bir gerekçe bulmalıydılar.
 
Belçikalı egemenler Ruandalıları dini inançlarına göre bölemiyorlardı, çünkü halkın büyük çoğunluğu Hıristiyan misyonerlerin onlarca yıl süren yoğun çabaları sonucu Hıristiyan olmuştu. Öyleyse, dini inanca dayalı bir ayrımcılık söz konusu olamazdı. Ruandalıları etnik kökene göre ayrıştırmak da olanaksız görülüyordu. Gerçi Ruandalıların bir kısmı çiftçilik bir kısmı da hayvancılık yapıyordu ama, bu farklılık derin bir ayrımcılık yaratmaya elverişli değildi.
 
Belçikalı egemenler en sonunda Ruandalıları bölecek şeytanca bir formül buldular.
 
Ruandalıları ‘burnu uzun olanlar’ ve ‘burnu kısa ve basık olanlar’ diye ikiye ayırdılar.
 
Bu anlattığım, şaka değil! Belki kara mizah olarak görülebilir, ama hiç şaka değil!
 
Belçikalı sömürgeciler, burnu uzun olanlara ‘Tutsi’, burnu kısa ve basık olanlara ‘Hutu’ dediler. Elbette sadece böyle demekle kalmadılar. Tutsilerin, soylu, kültürlü ve daha akıllı olduğunu duyurup, kendilerine hizmet edecek yöneticileri Tutsilerden seçtiler.
 
Aslında, burnu uzun Tutsiler azınlıktaydı. Ruandalıların çoğunluğu kısa ve basık burunlu Hutulardı. Peki, Belçikalı sömürgeciler, kendilerinin yaratıp ortaya çıkardığı ayrımcılıkta neden çoğunluktaki Hutuları değil de azınlıkta olan Tutsileri kendilerine yakın kişiler olarak seçmişlerdi?
 
Sömürgeciler, ‘Böl ve Yönet’ yöntemini uygularken hep şu ilkeye bağlı davranırlar. Bölünme sonucu ortaya çıkan sınıflardan azınlık olanını kendilerine uşak olarak seçerler. Azınlıkta olan uşaklar aracılığıyla çoğunluk üzerinde baskı kurup denetimi sağlarlar. Azınlıkta olanlar, konumları nedeniyle, çoğunlukla baş edemeyeceklerini bildiklerinden sürekli olarak efendilerine bağlı kalırlar.
 
Belçikalı sömürgecilerin yarattığı yapay bölünmenin hiçbir bilimsel yanı bulunmamaktaydı. Tutsilerle Hutular arasında kan, soy ve kültür farkı yoktu. Tutsilerle Hutuların genetikleri de aynıydı. Yani, etnik kökene dayalı bir ayrımın aslı astarı yoktu!
 
Belçikalı sömürgeciler, Tutsi seçkinlerini kullanarak halktan vergi toplamayı ve Belçika’nın politikalarını dayatmayı başardılar. Yerel yönetimlere Tutsileri getirerek egemenliklerini pekiştirdiler.
 
Ancak 1950’lerde ortaya çıkan ve 1960’larda süren Afrika Milliyetçiliği rüzgarı Orta Afrika’da esmeye başlamıştı. Afrikalılar, sömürgecilere karşı başkaldırıyordu. Eylemin öncüleri, Birleşik Afrika ve tüm Afrikalılara eşitlik istiyordu.
 
İşte bu rüzgardan cesaretlenen Ruanda’nın Hutuları, Tutsilere başkaldırdılar. Kasım 1959’da Tutsilerle Hutular arasında silahlı çatışma çıktı. Binlerce Tutsi öldürüldü, binlercesi de komşu Uganda’ya kaçtı. Belçikalı sömürgecilerin başlattığı ayrımcılık sonucu Ruanda’da bir iç savaş çıkmıştı.
 
1 Temmuz 1962’de Ruanda, bağımsızlığına kavuştu. Ancak Belçikalı sömürgecilerin neden olduğu iç savaş durmadı. Hutularla Tutsiler arasındaki katliamlar aralıklarla sürdü.
 
Ruanda’da iç savaş 1994 yılında soykırım boyutlarına ulaştı. Çoğunluğu Tutsi olan 800 bin Ruandalı öldürüldü.
 
Şimdi gelelim ülkemize.
 
Uzun bir süredir Türkiye’yi ve Türk halkını bölüp parçalamak isteyen ABD ve AB Sömürgecileri de ‘Böl ve Yönet’ yöntemini uygulamaya koydular.
 
Türk-Kürt ayrımı yaratıp bir iç savaşın çıkmasını beklediler, olmadı. Gerçi besleyip ortalığa saldıkları PKK teröristleri on binlerce insanımızın canına kıydı, ama asıl hedefe varamadılar.
 
Bu kez sömürgeciler, Alevi-Sünni kutuplaşmasını denediler, o da tutmadı. Gerçi Çorum, Kahramanmaraş ve Sivas’ta canavarca katliamlar gerçekleştirdiler, ama yine istedikleri olmamıştı.
 
Son olarak sömürgeciler, türban yanlıları-türban karşıtları ayrımcılığını ortaya sürüp körüklediler. Bu kez ABD-AB sömürgecileri, iktidarı da yanlarına çekip TBMM’de de çoğunluğu ele geçirdiklerinden, bu son oyunlarında sanki hedeflerine varmaya, bir iç savaş çıkaramaya yaklaşmış gibi görünmektedirler.
 
Peki, Türk milleti, ABD-AB sömürgecilerinin bu son oyununu da boşa çıkarırsa ne olacak?
 
Nasıl Belçikalı sömürgeciler Ruandalıları bölmek için halkın burun farkını öne çıkardılarsa, herhalde ABD-AB sömürgecileri de Türk halkının başka bir organını dillerine dolayıp ayrımcılık yaratmaya çalışacaklardır!
 
Sömürgecilerde oyun çoktur, bitmez!
 
Tek yol, Türk milletinin siviliyle, askeriyle hep birlikte, ‘Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye’ diyerek ayaklanmasıdır!
 
Yılmaz Dikbaş
10 Şubat 2008, Antalya

“Bir adam ki memleketi kurtarmak için evvela büyük adam olmak lazımdır der ve bunun için de bir örnek seçip, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunursa, bu adam değildir.”

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Beyaz Saray’da yerli malı pazarı kurdu

Mayıs 25, 2008

Beyaz Saray’da yerli malı pazarı kurdu

hurriyet.com.tr

Burası Beyaz Saray bahçesi. Başkan Bush pazar yeri kurmuş, yanına kürsüsünü çekmiş, Amerikan mallarını öve öve bitiremedi. Bush, dün Dünya Ticaret Günü’nde, ‘ABD malları haftası’ ilan etti.

Başkan Bush’un pazar yeri

ABD Başkanı George Bush’u dün Beyaz Saray Bahçesi’nde kurduğu “pazar yeri”nde görenler şaşırdı. Portakal, limon, domates kasaları, pamuk çuvallarının arasına bir de kürsüsünü yerleştiren Bush, tuhaf bir görüntü verdi. Kimine göre bir tek ‘Gel vatandaş gel’ demediği kaldı.

23 Mayıs Dünya Ticaret Günü dolayısıyla, Başkan Bush, Amerikan ürünlerini Beyaz Saray bahçesine yığdı, kasaların arkasına geçti ve Amerikan ürünlerini öven bir konuşma yaptı. “Amerikan Malları Haftası” ilan eden Başkan Bush, bu malların tüm dünyaya daha fazla satılması için gereken teşviklerin de yapılacağını duyurdu. Türkiye “Yerli Mallar Haftası”ndan yıllar önce vazgeçmişti. Türk ürünleri, özellikle de tarım ürünleri iyice azaldı.

Amerikan mallarının ihracatı için, setbest ticaret anlaşmalarının bu çerçevede son derece önemli olduğunu da belirten Bush, daha fazla ihracat için bu tür amlaşmaları destekleyeceğini söyledi.

Bush ayrıca, ihracat sayesinde Amerikan işçisinin hayat standardının da yükeldiğine dikkat çekti. Zaten kürsüsünün öünde de “İhracat, Amerikan işçisinin yararınadır” yazısı yer aldı.

Çin depreminin ‘görüntüleri’ 17 Ağustos’tan ders almayanlara!

Mayıs 15, 2008
Çin depreminin ‘görüntüleri’ 17 Ağustos’tan ders almayanlara!

JFMO Odası Şube Başkanı Baki, milletvekillerinin, siyasilerin çalışma odalarına, Çin depremindeki ‘insan çığlıklarını, yıkılan bina fotoğraflarını astıklarını’ bildirdi

Deprem riski büyük olan bir coğrafyada bulunan ve gelecekte dünyanın süper gücü olarak görülen Çin’in, aletsel büyüklüğü 7.9 olan bir depremle sarsıldığı anımsatıldı. TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Melih Baki, Çin’deki depremi değerlendirirken, ‘Tarihin en acı ve büyük yıkımlarının görüntüleri önümüzde. 10 binlerce can kayıpları yanında enkaz altındaki insan sayısı da 10 binlerle ifade ediliyor. Çaresiz insanların çığlıkları kulağımızda… evimizin içinde’ dedi.

JFMO Başkanı Melih Baki, 17 Ağustos 1999’da Marmara Bölgesi’ndeki depremde benzer görüntüleri unutup; afet yasalarını daha Meclis’e getirmeyen siyasilerin, konu ile ilgili Bakanlığın ve yetkililerin önlerine Çin’de yaşanan felaketin görüntülerini getirip ‘ithaf’ ettiklerini vurguladı.

Baki, konuya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, daha sonra şunları dile getirdi:

‘Çıkardıkları onlarca anlaşılmaz, birbirleri ile çelişen genelgeler yüzünden, yapılan hataları görmezden gelen, denetlemeyen; ilgili yüksek yargı kararlarına rağmen halkın can ve mal güvenliğini güvence altına alacak afet yasalarında düzenleme yapmayan, unutan, başta siyasi aktörlerimiz, iktidarımız, milletvekillerimiz ve yetkililerimiz unutmasınlar ki yaşadıkları ve idare ettikleri Türkiye ‘tehlikeli bir deprem ülkesi’… Tarih boyunca deprem afetlerinden büyük yıkımlar yaşamış ve yaşayacak olan bir coğrafyada bulunuyor.. ve her an kapımızı çalacak bu felaketlerden ülkemizin ve halkımızın can ve mal güvenliğini güvence altına alacak yönetmelik, genelge ve yasaları çıkarmakla yükümlüdürler. Ve tarihe, halka karşı sorumludurlar. Biz Jeofizik Mühendisleri Odası olarak bu yükümlülük ve sorumluluklarını bir kez daha hatırlatıyoruz. Enkaz altındaki çaresiz insan çığlıklarını, yıkılan sayısız bina görüntülerini çalışma odalarına asıyoruz. Bir an önce, zaman yitirmeden! Depreme dayanıklı yapı tasarımı ile ilgili yasaları Meclis’e indirin. Depremin dinamik parametrelerini içeren, hesaplayan jeofizik uygulamaları hayata geçirin, hemen yasallaştırın. Deprembilimi olan jeofizik sismoloji bilimine önem verin, hemen şimdi. Bu vesile ile tüm Çin halkına geçmiş olsun diyoruz’

14.05.2008

 

ÖKÜZ YERİNE KOYUYORLAR !

Mayıs 10, 2008

ÖKÜZ YERİNE KOYUYORLAR !

 
Sade anlatalım, basit açıklayalım. Herkes anlasın. Önemlidir. “Soğan soyulurken yaşarıyor da gözler, devlet soyulurken niçin aldırmıyor öküzler” durumuna düşmeyelim.
Necati Doğru-ANKARA, 07 Mayıs 2008 Çarşamba

 

Öküz de can taşıyor.

Hakir görmeyelim.

Fakat göz göre göre niçin öküz olalım. Sadece VATAN Gazetesi yazıyor. VATAN ekonomi muhabiri Ufuk Korcan ve arkasından VATAN ekonomi yazarı Prof. Aydın Ayaydın da, “millet olarak öküz durumuna düşürüldüğümüzü” anlatan haberleriyle toplumun dikkatini çekmeye çalıştılar. Türk Telekom‘un yüzde 55’i, 2005 yılında “özelleştirilip” Lübnan sermayeli OGER şirketine satılırken zaten ucuza gitmişti.

Şimdi yeni satış var.

Türk Telekom‘da devletin elinde kalan yüzde 45’lik hissenin yüzde 17.5’u satılacak. Bunun bir miktarı (yüzde 35’i) içeride Telekom çalışanlarına, PTT çalışanlarına ve küçük girişimcilere sunulacak.

Sunuldu.

Talep büyük oldu.

Telekom’un hisse senetlerinden edinmek isteyen bizim vatandaşlar 7 kat daha fazla istekte bulundu. Geri kalan bölüm (yüzde 65) ise yabancılara, 7 – 8 – 9 Mayıs günleri satılacak.

***

Değer tespiti yapıldı.

Fiyat belirlendi.

Pırasa fiyatına gidiyor.

Öyle bir fiyat koydular ki Telekom’un toplam değeri (hissenin yüzde 100’ü) 12.5 milyar dolara geliyor.

Bu fiyat düşük!

Çok düşük!

Devletin malı, halkın birikimiyle, özverisiyle, desteğiyle oluşmuş bu şirketi zaten daha başlangıçta (yüzde 55’ini) çok ucuza satmışsın, elinde kalan yüzde 45’in yüzde 17.5’unu da şimdi yine ucuza satıyorsun.

Niçin?

Derdin ne?

Acelen nedir?

Telekom’un yüzde 55’ini alan OGER şirketi, bundan bir hafta önce elindeki hisselerin yüzde 35’ini Suudi ortağına öyle bir fiyata sattı ki; toplam değer 20.9 milyar dolara denk geldi.

***

Tekrar yazayım.

İyi anlaşılsın.

Bizi toplum olarak “öküz durumuna” düşüren nokta burası: Telekom’un iki ortağı var. Biri Lübnanlı OGER, diğeri Türkiye Cumhuriyeti Özelleştirme İdaresi. Lübnanlı elindeki payı bir başkasına satarken; “Telekom’un değeri 20.9 milyar dolardır, ister al ister alma” diyebiliyor ve kabul ettiriyor. Diğer ortak, Türk halkı adına bizim Özelleştirme İdaresi ise; “Telekom’un toplam değeri 12.5 milyar dolardır” diye ilan ediyor.

***

Daha net anlatayım.

Ekmek aynı ekmek.

Türkiye’nin ekmeği.

Hamur, su, maya aynı.

Bu Türkiye’nin şirketi.

Ekmeği ikiye kesiyorsun.

Lübnanlı, elindeki parçanın değerine 20.9’dan fiyat biçiyor, bizim özelleştirme idaresi ise elindekine 12.5 üzerinden değerlendirme koyuyor.

Niçin bu fark?

Niçin bu indirim?

İMKB’ye dün sunulan sirkülere göre; bu kadar ucuza satarak; “yabancı alıcılara Türk halkının sırtından daha ilk günden yüzde 22 oranında gelir transferi” yapılmaktadır.

Nedendir bu kıyak?

Gerekçesi nedir?

Ve bu yabancı alıcılar kimdir? Gösterilen değil gerçek kimlikleri nedir? Yabancı isimle kurulmuş tabela şirketlerin, naylon firmaların arkasına saklanarak; “malı götürecek olanların içinde iktidar yanlısı ve yağcısı yerli zenginler de” var mıdır?

Öküzün de canı var.

Hakir görmüyorum.

Ama niçin öküz olayım?