Archive for the ‘ATATÜRK’ÜN HAYATI’ Category

ATATÜRK KİMDİR?

Şubat 9, 2007

x1pnp_rgmi5o53omblmeextxcuz0g9bupc_vlo5vnnduvvya1wuzzuhvhleluo7ml9ct9-2yzrxhd3yfxueab7pqeratjdjzdln07tiwupqfv-2m0trpo2ah11_hvbae8rh3tdolru9aea.jpg 

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya
döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek
liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok
edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında
en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen
dünyadaki tek lider.
Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten
sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
ATATÜRK´ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık:
Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.
Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde
bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani
şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis.
Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı
Atina´daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK´ün
resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir
saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.
Yıl 1938, General McArthur´un en zor, en problemli, en
buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden
fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:

“Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa
Kemal´i görmek için neler vermezdim” dedirten o büyük özlemi ve onu
oluşturabilen Mustafa Kemal´i.

Yada, yıl 1938. Bir İran´lı şair bir Tahran gazetesine
ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle
paylaşmak istiyorum. Diyorki;

“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden
tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.”
dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.

Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri
paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bu gün
UNESCO´nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa
Kemal´dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında,
152 üyesi vardı UNESCO´nun 152 ülkenin devletleri aynı anda
kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle
söyler:

“Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin
doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli
sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152
ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;

“Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK
öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl
anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini
döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde
ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu
metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O
İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen
şunları söyler;

“Ben ATATÜRK´ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor
ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.
İşte o muhteşem belge diyorki;

” ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ
YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER
GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI
SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ,
BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI
GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN
KURUCUSU”

Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke
için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden
geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi
bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından
imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne
olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni
görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını
vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

Hadi gelin Haiti´ye gidelim. Yıl 1996, Haiti
Cumhurbaşkanı[1][1] ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti´ye baktım
haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da
öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için
bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında
yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bütün ömrüm
boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK´ü anlamış ve
uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm”

Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında
bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum
mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün
milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal
ATATÜRK´tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış
tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade
ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal´in, Devlet
adamı Mustafa Kemal´in çok dışında bir Mustafa Kemal.

2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir
konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki
“Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç´te çok sık kullandığımız bir
deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o
deyim” dedim. “Norveççe´de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok
sık kullanırız bu deyimi” “nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani
bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki
ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O
gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de
ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe´den çok
bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden
de edemedim.

Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK´le bir röportaj yapar.
Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir
yerinde Mustafa Kemal´e şöyle sorar gazeteci; “Birleşmiş Milletlere
üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal´in cevabı aynen şöyle

“Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat
etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet,
Birleşmiş Milletler sadece Türkiye´yi davet edebilmek için yasasını
değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal´in ülkesi,
Türkiyesi Birleşmiş Milletlere. Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok
şey var aslında Mustafa Kemal´den. Ama bu arada 2005´de daha yeni
iki üç gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük
puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu´ya düzinelerle ATATÜRK
lazım”. dedim yazara ATATÜRK ´ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye
hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.

Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle
biter. Filipinlerden Çin´e kadar o kadar çok örnek varki. Ama
gördük 1925´de 1938´de 1996´da 2000´de 2005´de her ülkeden, her
cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı
ama bizim olan bir Mustafa Kemal´den bahsediyoruz. Bu gün
Türkiye´nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma
gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence
Türkiye´nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye
ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye´de
lider yetiştirme sorunu var.

Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben
ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram.
Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider.
Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden
bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi
soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor.
Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı,
Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne
babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama
bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya
lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK´le sizinle
paylaşacağım.

İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben
topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş
hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve
inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların
içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin
ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için
Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?

ATATÜRK´ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25
yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale´de topçu
atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise
hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün
Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya´dan meclise gelirken yol
üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o
iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş
Ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne
yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım
gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar
bunun da selama hakkı var”. Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der
gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim…”
Derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor “Ne yaptınız bu
ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk
kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı
kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla
dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü
önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi
dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda
yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o
iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal´in omuzlarındadırda onun
için.

Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün
Düşünmeye başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem
nasıl müdahale edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay
yaptığımız katliam.

Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de
bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu”
der “sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye
muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam
çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da
köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya
ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı
kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan
uzaklaştırırız” der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne
demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız
mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar
biliyormusunuz? İstanbul´daki köprü altındaki tramvay raylarını
Yalova´ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi
de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını
döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala
Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu
temin eder.

Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı?
1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre
dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı
parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK
kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak.
Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün.
“ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle
sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk,
televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere
görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda.
Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki “Amerika da eski bir ünlü bir
müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle
raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın
yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi.
gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim
biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik,
medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930´da
ATATÜRK´ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki
çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki “şu anda ne
söyleyeceksiniz bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz?
“Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden
duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”. Ama o haberi bugün
milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren
televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu “İkinci
haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek
suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün
1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir
bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç
kurtarmak için” bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi.
Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.

Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı
anlattınız bunlar ATATÜRK´ün hayatında tek tek örnekler olabilir.
Hadi gelin Söğütözü´ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o
zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK
hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü
sesli olarak aktarmış; “Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke”. “Ya
paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya” demişler.
“Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam burdakiler söğüt ağacı;
gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar”
demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burda
yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi
ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe
yapımına izin vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden
zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor
musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK
makamını Çankaya´dan Söğütözü´ne taşıtır hasırlar üzerine.
Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama
söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür,
ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük
olan bu Söğütözü´ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin
verir.

25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var
bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130
belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler,
bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada
anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir
belediye başkanı yetişmezdi.

İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN´u davet
edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel
Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor.
Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek
salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Ya paşam
hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere
bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam buranın ıslahı
Ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit
topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.

ATATÜRK´ün cevabı ATATÜRK´çedir. Derki “Ben en zor
olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne
bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu
aradaTahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek
uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya
ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla
ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı,
üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez”yazılı, altında da
ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal´in önüne
koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu
kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR,
KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi
akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak
tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın,
tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz?
Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi?
Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25
Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem
de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç
diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara
halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler,
altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar
yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da
almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri
üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu
Mustafa Kemal ATATÜRK.

Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade´nin kafa çok
karışık. “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç
yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman
olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani
Tahsin ÇOŞKAN´ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili
kıyafetle Çankaya´dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler
beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip
yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim.
“Al dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz
orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah
o iki gün Çankaya´da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki
gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti,
köylülere uzattım. Dediler ki bana “ağa testide su kalmamış, toprak
su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne
ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN´ın o raporu bana getirdiği
gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim” diyecektir.

Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz.
Hani ATATÜRK´e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN´dı. Onu
da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten
kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız.
Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o
örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader
olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü. Oysa
1930´dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile
oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu
acıyı.

Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama
bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu
bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün
gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933
günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir
haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye
götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK
çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen
okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Vanderbit
Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında
muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde
edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama
TARrsus Kolejinde ATATÜRK´le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve
ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin
verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine
iletilmiş ve ATATÜRK´ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda
oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek
Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.

Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe
adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar
bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa
Kemal “çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider
olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka
sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi
liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir
tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle
ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir
Mustafa Kemal.

Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi
sadece bir sıfatı Mustafa Kemal´e vermiştir. Başka dünyada hiçbir
liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet
Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi
gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK´ün ama soruyorum sizlere bir
insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet
adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur
bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider
Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu”
sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal´dir.

“Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun
başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel´e
gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer
biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren
Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama
bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl
yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım.
bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya´da Asar
kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları
başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor
Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya´ya gidiyor, Çankaya´da üç gün üç
gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş,
birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç
gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel´e gidiyoruz”. Hemen geliyor
adiyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük
arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR´ın bir e bir
aynısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla;
kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı
arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet
adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi
aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar
Mustafa Kemal´in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular
ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi
dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.

Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN´ın yazdığı “Sırat
Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin
başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra
bitince “bana Galip ARCAN´ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu
piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. “Hayır, bu
bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin´in aynen çevirisi neden bunu
belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna
benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi
konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin´e
varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o
sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım,
TATÜRK´le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın
ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu
olsun”.

O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı
apıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o
açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci
sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı
kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal,
film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal´e tabi Cumhurbaşkanı ya
diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle
bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu
işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve
hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben
bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.

Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler.
Çankaya´ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır,
adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi
yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK
oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki
haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha
faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

Bu arada ATATÜRK´ün her şeyi iyide ben iddiadan
vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı
Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır
nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime.
Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için
“Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa
Kemal´dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma
çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran
etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük
radikal Mustafa Kemal´dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük
lider eleştirmeni diyor.

Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın
doyurmuyor. Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir
bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz
şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok
efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme
hesabını yapıyor, Ankara´daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı
konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi
peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir
sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga
kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü
yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu
anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan
birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin
hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline
geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında
general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46
yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile
dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist
Mustafa Kemal´dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan
genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz
gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar´a götürüyorum.
Anafartalar´da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz
postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok.
Macar Türkoloğu Nemet´in, Fransız Türkoloğu Devin´in Türkoloji
albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlar
ki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın.
onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu
tespite çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916´ya. Bitlis cephesi
komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi
kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR´ı
çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor
musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini
vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl 1916,
Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa
çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en
hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal´in
aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil
ATATÜRK´ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları
olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında
görülmektedir.

Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun´u tanımıştır. Ayşe
Hatun´u hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun
yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da
zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var
inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz
aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor.
Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada
ölmesi falan problem değil Hatun´un, ama düşman eğer onları fark
ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün
düşüncesi o Ayşe Hatun´un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar,
düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu
şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe
Hatun. Peki ne yapar? Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve
aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor
bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için
şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim
içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor,
omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler
içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu
göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine
bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? İşte
bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun´u tanıdı Mustafa Kemal.

Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve
75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa
Necati´den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan
battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen
elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk
bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap “dokunma ona,
o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler
doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç
duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor
içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.

Albay Hulusi ATAĞ´ın kafilesinde olan genç bir
kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek
üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe
yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul
yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan
ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda
aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü
inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke
mutlaka ama mutlaka biz olurduk.

Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye
Hanım´ı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk
ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine
3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum.
Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan
dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki
Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir
araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı
yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu
incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum
neden biliyor musunuz?

Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok
derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman
diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama
projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım´ın “MUTFAK
PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek
bu proje.

ATATÜRK Zekiye Hanım´ı, Nakiye Hanım´ı tanıdı bu
savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT´i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal´i
tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar
tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok
işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak
yakılan Nazife Kadın´ı tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK
Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı
hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi
öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat
kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir
erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne
Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye
olduğumu anlardın” demiş ve bu arada şöyle yazmış” biz Mehmetçik
Nezahat´e Türklerin Jean d´Arc ´ı diyoruz” demiş. Bu bana acı
geldi. Ben Jean d´Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat´i
ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla
birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını
konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan
geçemeyeceğimi gördüm.

Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş.
Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen
gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla
bizzat Mustafa Kemal´dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için
“müselleseyi bilmemne bilmemne…” demek gerekir. İnanın bu kadar
şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim.
Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de
el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış
gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal´in
gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer
almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri
okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı
çünkü.

Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı
Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de
aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış,
sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta
sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece
gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna
bir bakalım mı ne dersiniz?

İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size
bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorum ki ATATÜRK inanın, bugün
sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa
iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel
önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede
var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek
göster. İşte ilk örneğimiz; dedinizki demin Türkiye´deki sorunları
sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de
ekonomik sorun. Peki Amerika´nın en ünlü ekonomistlerinden birisi
olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki “ekonomiyle savaşta bir
tek ATATÜRK´ü örnek alsın yeter Türkiye”.

ATATÜRK´ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var
acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye
arşivini incelememde ATATÜRK´ün ekonomide en önem verdiği şey ne
biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919´a
baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin
karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar
yapıldı. Peki 1938´de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra
inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok.
Peki dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım,
banknot artış hacmi 1919´dan 1938 son dört ayına kadar, son dört
ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene
sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye
baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari
ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde
sanıyorum.

Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum
size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927´de bir Türk Lirası
verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim
nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık
banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız
bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki lütfen gençler
lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan
olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik
sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size
çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik
görüşleriyle ATATÜRK´ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.

Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük
bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik
kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye
tabîi ki. Peki 1929´da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş
ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına
düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma
kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? % – 1.2, bunlar
resmi rakamlar.

Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere´de bir
seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce
13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu
başarıyı, Leslie Abdela diye bir hanımefendi. Leslie Abdela´yı tüm
ülkeler çağırır, “ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla
sokalım meclise” derler. Leslie Abdela´yı Türkiye de çağırır.
Şile´ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti
“İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK´e danıştı”. Yani ben Türkiye ye
tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela´nın uyguladığı
projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor
şurada; “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK´ün peşindeyiz
merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye
acaba” diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu
uygulasaymışız Türkiye´de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise
nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.

Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki
bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa
bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş
Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ,
Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine
tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir
müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen
Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın ünvanını taşır
Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum´a davetliyim, Erzurum
Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan
“off ayağım belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz
Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum´u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına
atlıyor Bursa´ya kadar geliyor, Bursa´nın Kurtuluşuna da tanık
oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda
suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu
andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer
Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.

Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey
yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu
arada Kara Fatma´nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa´ya kadar
gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit
muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans
gerekir Kara Fatma´nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim
gazetesini okurken Kara Fatma´yla yapılmış bir röportajı okudum,
inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; “çok fakirsin çok çok
ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı
kızılaya bağışladın” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen
şöyle:

“Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve
çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem
olarak maşımı Kızılay´a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi
hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK´e bir gazeteci sorar; “neden
mal ve mülkünüzü milletinize bağışladınız” diye. ATATÜRK´ün verdiği
cevabı aynen aktarıyorum:

“Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi
olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne
çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.” diye
cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana
kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama
alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar,
varolsunlar.

Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular
soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar.
Tabi Kara Fatma´nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda
hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma´nın olması lazım ki
örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK´ün şu sözü çok hoşuma gider
diyorki; “Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar
zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.

Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek
Hanım. Haçin katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca
katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca
katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin´de.
Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı
açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme
almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice
nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına
ne demiş biliyormusunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu
okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi
bileler diye yazıyorum” demiş son iki kıt´ayı sizlere okuyorum

Meydan kazanı kurdular

Tüm bebeklerimizi kaynattılar

Gün görmedik anaları

Süngü ile oynattılar

Kundakla rı verdiler

Kanlı kundak yu dediler

Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda
kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama
liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi?

Lider dedik, ATATÜRK´ün resimlerine bakıyorum hepsi
asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak
gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış?
Hadi gelin Antalya´ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına
bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü
söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel
bana da bir türkü okurmusun”. Başlar çoban “demirciler demir döver
tunç olur” diye. bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban
böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına
>gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK
>türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır
harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK´e “bis bis” der. Bu
espri ATATÜRK´ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın
yetişmesi sağlanacaktır.

ATATÜRK´ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama
yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK´e
“sen Türklerin şahısın şususun bususun.”, feci dalkavuk. Yoğurt
kasesi adamın önündeymiş diyorki Atatürk;”Şu yoğurt kasesini bana
uzatır mısınız”. Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa
kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları
içine giriyor. “Ah…” diyorlar “…adama taktı ATATÜRK, bir de
zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu konuda, şimdi bir
fırtına kopacak”. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye
bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş
olurum”. Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK´ün müthiş
espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın
konusu ne biliyormusunuz? “ESPİRİLERİYLE ATATÜRK”. Bugün onu
hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O
konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.

Bir gazetecide Atatürk´e sorar “size de diktatör
diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör
olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı
kalamazdınız ” diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.

İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara´ya
hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi
gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını
yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız
herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla
battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi
yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman
paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye
getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor
bunları tarihi bir cevap derki “Geç farkettim hepiniz en az benim
kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam
değil milletimin rahat uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana
diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan
bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp
kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini
düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye
düşünmeden de edemiyorum.

Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve
öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını
anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı
bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK´ün oturması için
kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle
birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor
profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar
çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor.
En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede
programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği
hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal´i görüyoruz orada. Dünya
lideri olmak sanıyorum bu evet .

Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK
adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya
İstanbul´a ATATÜRK diyorduk ya Ankara´ya. Bu önergeyi vereni hemen
çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;”Bir ismin dillerde kalması
için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin
ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet´i hemen hatırlıyoruz. Eğer
ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin
temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak
isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul
etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin
adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu
diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni
bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu
en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;

İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci
anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923.
İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında
bir ilan görüyorum. Avrupa´ya talebe yollanacaktır. Allah Allah
diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa´ya talebe! Lüks gibi
gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde
11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin
Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci
garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda
beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne
yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir
müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın
var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu “sizleri birer kıvılcım
olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle
bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap
edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz
evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm
ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11
öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor.
Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, git de orda çalışma,
dönde bu ülke için canını verme”.diyor.

Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye´nin? Beyin
göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız
arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o
kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon
öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade
edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.

İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle
anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni
kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin
ERTUĞRUL Darül Bedai´ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir
insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir
saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal
oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda
Muhsin Ertuğrul´unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe´den
ATATÜRK´ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de
karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul
kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu
başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar
ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL´un onu beklemeden perdeyi
açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öyle
mi Muhsin Ertuğrul´la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL´un
işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın
kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin
ERTUĞRUL´u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen
şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz
ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz
vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu
başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi
ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum
ülke ancak böyle ilerler efendiler ” demez mi. Etraftakilerin
suratları görülmeye değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum.
Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın
programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan
bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın
lideri olan bir insan bunu yapıyor.

Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç
tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim.
Yabancı ülkelere gittim. Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar,
kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktı mı
atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen
pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var;
pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir
günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba
naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi
ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve
bana ne dedi biliyor musunuz? “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim
biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye´yi isterim de isterim diye
tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su
götürmez.

Peki yerin altına geçelim. Krom, brom , toryum, bor.
Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda
çıkıyor, burda çıkıyor, burda çıkıyor ama Türkiye´nin sınırını
ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Var mı böyle
bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de
geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir
derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye´de
değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında
arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama
Türkiye´nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş
uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika
buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para
ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran
10000 yıllık bir tarih var altımızda.

Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl
kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor
musunuz suni. Erzurum´a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor,
Bursa´ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su
kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.

Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni
davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak
merkezine götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes
Davraz´ta. Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde
vereceğim konferans için Antalya´ya indim. Millet denizde
yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk saatlik
mesafede. Bursa, Uludağ´a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20
dakikada Mudanya´ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok
böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya
geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya
karı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.

Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken
başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil,
dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl
olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.

Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz
yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye
böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler,
kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar,
kapanan-kapanmayan, laik olan-olmayan, ATATÜRK´çü olan-olmayan diye
dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık.
Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene
olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun
kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla
niyetimiz yok.

Yeni ATATÜRK´ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi
kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir
ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa
kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle
politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış
düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor
musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu
yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de
taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman.
Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri
yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye
Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz
ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek
sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.

ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,

İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,

ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,

Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,

Ama güzeldi

ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,

Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,

Yemeklerden fasulye pilakisini seven,

Miri kelam bir İstanbul efendisi.

Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,

Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,

Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,

Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.

Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.

İnsan üstü değildi ATATÜRK,

Tam insandı.

Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

ATATÜRK’ÜN HAYATI.

Ocak 2, 2007
atatürk’ün hayatı

ATATÜRK’ün HAYATI

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909’da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911’de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912’de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912’de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915’te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915’te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916’da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916’da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917’de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918’de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919’da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919’da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye – ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

  • Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.

  • Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)

  • I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)

  • II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)

  • Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)

  • Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922’de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda

barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler
· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
· Aşârın kaldırılması
· Çiftçinin özendirilmesi
· Örnek çiftliklerin kurulması
· Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
· I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934’de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923’de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu.

 

ATATÜRK’ÜN SON YILLARI VE ÖLÜMÜ

 

Atatürk’ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında Yalova’da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. Buradaki tedavi olumlu sonuç verdi. Fakat tamamen iyileşmeden Ankara’ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu. Bu tarihlerde Hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. Hasta olmasına rağmen, Mersin ve Adana’ya geziye çıktı. Kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran Atatürk, çok yorgun düştü. Ülkü edindiğimillî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 Mayıs’ta Ankara’ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul’a gitti. Doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu.

 

 

Deniz havası iyi geldiği için, Savarona Yatı’nda bir süre dinlendi. Bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul’a gelen Romanya kralı ile görüştü. Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 Temmuz 1938’de Hatay Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi Atatürk’ü çok sevindirip moralini düzeltti. Temmuz sonlarına kadar Savarona’da kalan Atatürk’ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı’na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O’nun hastalığını duyan Türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938’de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı. Ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. Fakat, çok arzuladığı hâlde, Ankara’ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı.

 

 

29 Ekim 1938’de kahraman Türk Ordusu’na yolladığı mesaj, Başbakan Celâl Bayar tarafından okundu. “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!” sözü ile Türk Ordusu’nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda “Türk vatanının ve Türk’lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır” diyerek Türk Ordusu’na olan güvenini belirtmiştir.

 

 

Atatürk 1 Kasım 1938’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celâl Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi’nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi’nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu’nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.

 

 

Atatürk’ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 Kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. Bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. Her Türk’ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. Ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. Dolmabahçe Sarayı’nda 10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı. Bu kara haberle, yalnız Türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. Büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler. 16 Kasım günü Atatürk’ün tabutu, Dolmabahçe Sarayı’nın büyük tören salonunda katafalka konuldu.

 

Üç gün üç gece, gözü yaşlı bir insan seli ulu önderine karşı duyduğu saygı, minnet ve bağlılığını ifade etti. Cenaze namazı 19 Kasım günü Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. On iki generalin omzunda sarayın dış kapısına çıkarılan tabut, top arabasına konularak, İstanbul halkının gözyaşları arasında Gülhane Parkı’na götürüldü. Buradan bir torpido ile Yavuz zırhlısına nakledildi. Büyük Ada açıklarına kadar, donanmamız ve törene katılmak için gelmiş olan yabancı gemilerin eşlik ettiği Yavuz zırhlısı cenazeyiİzmit’e getirdi. Burada Yavuz zırhlısından alınan cenaze, özel bir trene kondu. Atalarına son saygı görevlerini yapmak üzere toplanan halkın kalbinde derin bir üzüntü bırakarak Ankara’ya getirilmek üzere hareket edildi.

 

Atatürk’ün vefatı üzerine cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, bakanlar, Genelkurmay Başkanı, milletvekilleri ile ordu ve devlet ileri gelenleri tarafından karşılanan cenaze, Türkiye Büyük Mîllet Meclisi önünde hazırlanan katafalka kondu. Ankara halkı da onun cenazesi önünden saygıyla geçerek son görevini yaptı. 21 Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil ve askerî yöneticiler ile yabancı devlet temsilcilerinin hazır bulunduğu ve on binlerce insanın katıldığı büyük bir tören yapıldı. Daha sonra Atatürk’ün tabutu katafalkta alınarak. Etnografya Müzesinde hazırlanan geçici kabre kondu. Türk milleti daha sonra, bu büyük insana lâyık, Ankara Rasattepe’de bir Anıtkabir yaptırdı. 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesinden alınan Atatürk’ün naaşı Anıtkabir’e getirildi. Burada yurdun her ilinden getirilmiş olan vatan topraklan ile hazırlanan ebedî istirahatgâhına yerleştirildi.