Archive for Mart 2007

BENİM ADIM HİÇKİMSE..

Mart 31, 2007

1933058.jpg 

Benim Adım Hiç Kimse

Benim adım hiç kimse,
Hiç kimseliğim sensizliğimde gizli
Konakta bir sinema önünde seni bekliyorum her gece,
Gelmeni bekliyorum, inadına gelmiyorsun?

Benim adım hiç kimse,
Her sabah, öğlen ve sonrası,
Oturuyorum kordonda kafe de
Duvardaki resme senmişsin gibi bakıyorum.
Seninle karşılıklı içiliyor sanki nescafe.

Benim adım hiç kimse,
İzmir’de saat kulesine yaslanıyorum,
Körfezi izliyorum vapurları, içindeymişsin gibi.

Sen hala gittiğin mevsimde misin?
İzmir’de şimdi sonbanar…
Körfezde rüzgar savuruyor sensiz saçlarımı,
Sen hangi mevsimdesin nerede kim bilir?

Gel diyorum, gelmiyorsun.
Şimdi düne kapılmış suçlu gibi,
Çırpınıyorum sensiz.
Oysa seni severken ne çok suç işlemişim sevmek adına.

Ettiğimiz yeminler geliyor dilime,
Susuyorum, sensiz, yorgun, hiç kimse gibi.

Benim adım hiç kimse,
Sensiz bir piç gibi dolanıyorum boş sokaklarda.

Senin olmadığın heryerde
Benim adım hiç kimse,

Ankara, 20/12/2006

İbrahim İmer

GÜNLERDEN BİR GÜN….

Mart 29, 2007

203209_56071.jpg

GÜNLERDEN BİR GÜN
Günlerden bir gün
Mutlaka göreceğim seniGöreceğim O
güzel gözlerini…

Bu şehirde
Bir akşam vakti.

Işıklar yanıp yanıp.
Sönerken.

Tutacağım ellerini.
Gözlerine bakarak…

Aşka,
Sevdaya,
Ve kavgaya dair.

Söylenmiş.
Ve
Söylenecek
Ne kadar
Güzel söz varsa…

Yüreğim yüreğine…
Söyleyecek…
Kasım.2004/Adana
Melih BAKİ
(Ağla Yüreğim Dağlar da Ağlar..şiir ktp.karahan yy.2005 aralık /Adana)

 

KAYIP MUTLULUK…

Mart 28, 2007

46vk4.jpg

Kayıp Mutluluk

Aradım günlerce mutluluğu
Kitaplara,şiirlere yazdım adını
Afişlere baktım duvarlarda,
Aradığım yerlerde yoktu.

Ağlayan anaları, babaları gördüm
Kimsesiz çocuklara,
Çöpten,ekmek toplayanlara sordum
Mutluluğu bulamadım.

Bir yanda bedel ödeyenleri gördüm,
Bir yanda asalakları,
Ezenleri,ezilenleri tanıdım
Mutluluğu tanıyamadım.

Eğlenenleri,gülenleri gördüm
Sevenleri,sevilenlere sordum.
Büyük kitlelere ulaştım,
Mutluluğa ulaşamadım.

Sordum heryerde insanlara
Kimileri mutluluk için yaşarmış
Tanımadığım mutluluk için yaşamam.
Bugün yaşıyorsam eğer,
Yarınlara umutlarımdandır.

Ekim-1983/Adana

 

Mustafa Yiğit

SAVAŞ VE BARIŞ

Mart 27, 2007

Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim.

Bir Kürt çocuğunu bir Türk çocuğundan, bir Yahudi çocuğunu bir Arap çocuğundan, bir Amerikalı çocuğu bir Iraklı çocuktan ayırt etmem.

Hiçbir çocuğun ölümü sevindirmez beni.

Onların hepsi çocuk.

Vurulup yıkıldıklarında, sönmekte olan gözleriyle son kez hayata bakıp başları toprağa düştüğünde, onlar sadece ölü çocuk oluyorlar.

Hep merak ederim, eğer ‘savaş ilan edenlerin ve savaş kışkırtıcılığı yapanların çocukları cephenin en ön mevzilerindeki ilk birlikte yer alacaklar’ diyen bir kural olsaydı, tarih bu kadar çok savaşa şahit olur muydu?

Yarın sabah yapılacak ilk saldırıda ölecek ilk askerin kendi oğlu olduğunu bilerek kaç siyasetçi, kaç general savaş kararı verecek, kaç gazeteci ‘hadi çocukları cepheye gönderelim’ diye bağıracaktı.

Savaş isteyecekler miydi o zaman?

Savaşa gönderecekler miydi çocukları?

Ve eğer aralarından biri, ilk ölecek askerin kendi çocuğu olacağını bilerek savaşa karar verecek olsaydı onu ‘bir kahraman’ olarak mı yoksa ‘oğlunun ölümüne kayıtsız kalan taş kalpli bir canavar olarak mı’ görecektik?

Soracak mıydık kendimize, ‘yeryüzünde insanın evladından daha kıymetli bir toprak parçası var mı? ‘ diye.

Her savaşta ilk ölen bir çocuk var.

O ‘başkasının’ çocuğu olduğu zaman mı savaştan rahatça sözediliyor?

Siz bir insanın savaşta nasıl öldüğünü hiç düşündünüz mü?

Önce bir vınıltı duyulur, uğursuz, ürkütücü bir vınıltı, başını kaldırıp gökyüzüne bakarsın, o vınıltı ani bir homurtuya dönüşür sonra, bir karaltı süratle yaklaşır ve dehşetli bir patlamayla etrafındaki hava boşalır, kolların, bacakların patlamanın olduğu yerden uzaklaşan havanın korkunç çekim gücüyle yerlerinden koparılır, alevler içinde yanan bedenin dağılır.

Böyle ölüyor çocuklar.

Bazen bir mayına basıyorlar, son duydukları madeni bir mekanizmanın sesi oluyor ve bütün etleri, kasları, damarları parçalanarak havaya uçuyor.

Gözlerine giren mermiler, ciğerlerine saplanan kurşunlar.

Kan gırtlaklarına doluyor.

Niye ister bazı insanlar çocukların böyle ölmesini?

Vatan için mi, din için mi, bayrak için mi?

Aynı tanrıya ayrı dillerde yakaran insanların, ‘Allah için’ birbirlerini öldürmesi çok mu uygun dine?

İlk ölecek asker kendi çocuğu olduğunda kaç dindar böylesine büyük bir istekle destekleyecek savaşı?

Her biri çocuğunu kurban eden bir Hazreti İbrahim mi olacak?

Dünya peygamberlerle mi dolu?

Eğer öyleyse bu zulüm, bu kan, bu korkunç düşmanlık bunca peygambere rağmen nasıl var oluyor?

Sonsuz kainatın en uzak, en ücra, en ıssız köşelerindeki küçücük mavi bir gezegenin üstündeki canlılar neden yaratıldıklarından beri birbirlerini öldürüyorlar?

Niye içimizde tükenmeyen bir öldürme isteği var?

Ve, niye her toplum ‘öldürenleri ve öldürtenleri’ alkışlıyor?

Tolstoy’un muhteşem eseri Savaş ve Barış’ta, Prens’in karısı edebiyat tarihinin en olağanüstü karakterlerinden biri olan Pierre’e anlamaya çalışarak sorar:

– Hiç anlayamıyorum, neden erkekler savaşsız yaşayamaz? Niye biz kadınlar böyle bir şey istemeyiz, niye bizim buna ihtiyacımız yoktur?

Bir başka sayfada, ertesi sabah meydan savaşına katılacak olan Prens Andrew’ın düşünceleriyle karşılaşırız.

O gecenin son gecesi olabileceğini, ertesi gün ölebileceğini düşünür.

Birçoklarıyla birlikte ölümün onun da kapısını çalabileceğini aklından geçirirken hayal kurmaya başlar, ertesi gün savaş kaybedilirken kendisi ortaya çıkacak, yeni bir saldırı planı ortaya koyacak, emrine verilen kuvvetlerle düşmana saldırıp onları bozguna uğratacak, bunun üzerine ordu kumandanlığına getirilecektir.

İçindeki bir ses ‘sonra ne olacak’ diye sorar ona, ‘bütün bunları yaparsan sonra ne olacak? ‘

– Sonra ne olacağını bilmiyorum, der Prens kendi kendine, bilmek de istemiyorum. Ama bütün bu şanı şöhreti, insanlar tarafından sevilmeyi istiyorsam ve hayatta tek istediğim buysa, sadece bunun için yaşıyorsam, bu benim suçum değil. Evet, sadece bunu istiyorum. Bunu kimseye söyleyemem ama, aman tanrım, bütün yapacaklarımı şanı şöhreti çok sevdiğim için mi yapacağım? Ölüm, yaralanma, ailemi kaybetme ihtimali, hiçbirinden korkmuyorum. Bütün sevdiklerimden, bu ne kadar aykırı görünürse görünsün, bir zafer anı için, hiç tanımadığım insanların hayranlığı için vazgeçmeye hazırım.

Bunun için mi savaştı erkekler binlerce yıl?

Diğer erkeklerin saygısını ve hayranlığını kazanmak için mi?

Bunun için mi öldürdüler?

Bunun için mi öldürttüler?

Prens Andrew, başkalarının hayranlığını kazanmak, şana şöhrete ulaşmak, erkekçe bir saygı görmek için kendi hayatını tehlikeye atmayı hayal ediyordu, bunlar için kendi hayatından ve ailesinden vazgeçmeye razı oluyordu ama bugünkü ‘kahramanlar’ cephelerden çok uzaklarda gizliler, kendi hayatlarını değil çocukların hayatlarını tehlikeye atıyorlar, kendi ailelerini değil başka insanların ailelerini acılara sokuyorlar.

Bugünkü kahramanlardan hangisi, hangi başkan, hangi lider, hangi önder, ilk ölecek olan kendi çocuğu olacak olsaydı bu savaşı başlatacaktı?

Hangisi, Prens Andrew gibi kendisiyle yüzleşme cesareti gösterebilecekti?

Hangisi, ‘binlerce genç çocuğu sırf kendime şan şöhret sağlamak için ölüme gönderiyorum, adımı taçlandıracak bir zafer anı için binlerce insanı ölümün kucağına bırakıyorum’ diyecekti?

Ve hangisi, ‘yıkılmış binaların, çökmüş evlerin, göçmüş mağaraların içinde ölen çocukların hayatını, o çocukları öldürten silahları yapanların servetlerini biraz daha arttırmak, yaptığım gizli anlaşmalarla kanı paraya çevirmek için feda ediyorum’ diyebilecekti.

Hangisi, bir ölüm anını düşünecekti?

Patlayan silahın sesiyle birlikte göğsüne görünmez bir devin yumruğunu yemiş gibi geriye savrularak yıkılan çocuk, ciğerinde hissettiği ilk yanmayla birlikte duyduğu kendi kanının kokusuyla ölüme yakalandığını anlayacaktı, hayattan kopmakta olduğunu fark etmenin paniğiyle yıkıldığı toprağa parmaklarını geçirip tutunmaya çalışırken, bütün vücudunun boşalıp geri dönüşü olmayan bir karanlığa aktığını ve yapayalnız olduğunu düşünecekti, korkacak, etine, bütün içorganlarına yayılan çürütücü bir acıyla inleyecek, kendisini kurtarabilecek bir yardım için dua etmeye çalışacak ve inandığı herkes ve her şey tarafından terk edilmenin bir hiçliğe dönüştüğü anda hayattan kopup gidecekti.

Kim çocuğunun böyle ölmesini istiyor?

Kim çocuğunun kendisinden önce ölmesini istiyor?

Kim şanı şöhreti, zaferi, parayı çocuğundan çok seviyor?

Kimin için bir toprak parçası çocuğundan daha önemli?

Kim, kendi çocuğunu korumaya uğraşırken başkalarının çocuklarının ölümüne alkış tutuyor?

Kim, çocukların ölümü için emir verenlere hayran oluyor?

Ve kim, çocukları üstlerindeki üniformalara göre ayırıyor?

Ölü bir çocuk ölü bir çocuktur.

Üniformasının rengi ne fark eder?

Hepsi ölürken aynı acıyı, aynı korkuyu, aynı dehşeti, aynı koyu yalnızlığı hissediyor.

Hepsi aynı kan kokusunu duyuyor.

Ah, biliyorum, şan şöhret isteğinin, zafer arzusunun, servet beklentisinin kutsal isimleri var, ‘vatan için’ diyorsunuz, ‘din için’ diyorsunuz, ‘ırk için’ diyorsunuz.

Ama çocuklar ölüyor.

Kimin tanrısı ‘çocukların ölümünden’ bu kadar memnun oluyor?

Böyle bir tanrı var mı?

Hangi kutsal kitapta ‘çocukları öldürün’ yazıyor?

‘Savaş’, büyük ve geniş bir kelime, ‘düşman’ da öyle, öylesine geniş ki bu kelimeler içlerine binlerce, yüz binlerce çocuğun ölüsü sığıyor ve biz bu kelimeleri telaffuz ettiğimizde aslında ölen çocuklardan bahsettiğimizi unutuyoruz; bir füzeyle yıkılan binada, bombalanan dağda, bir mayınla havaya uçan kamyonda ölen ‘düşmanların’ çocuklar ve çoğunlukla da birbirlerine çok benzeyen fakir çocuklar olduğunu aklımıza getirmiyoruz.

İnsan soyunun bütün tarihinin ve gelişiminin savaşlarla oluştuğunu biliyorum elbet, bir çağdan bir çağa ancak savaşlarla geçebildiğini, dünyanın ortak bir uygarlığa kendi kanını dökmeden ulaşacak bir düzeye henüz varmadığını da biliyorum.

Savaşı durduracak bir gücüm de yok.

Ama savaşların biteceği bir çağa giden yolun ilk adımının, ‘benim için bir çocuktan daha önemli bir vatan, bir bayrak, bir din, bir ırk yoktur’ demekle atıldığını da biliyorum.

Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim.

Bir Kürt çocuğunu bir Türk çocuğundan, bir Yahudi çocuğunu bir Arap çocuğundan, bir Amerikalı çocuğu bir Iraklı çocuktan ayırt etmem.

Hiçbir çocuğun ölümü sevindirmez beni.

Onların hepsi çocuk.

Vurulup yıkıldıklarında, sönmekte olan gözleriyle son kez hayata bakıp başları toprağa düştüğünde, onlar sadece ölü çocuk oluyorlar.

Kainatın ıssız bir köşesindeki küçük bir gezegende birbirimizi öldürüyoruz.

Daha da öldüreceğiz.

Her ölümle birileri daha zengin, daha şöhretli, daha kahraman, daha güçlü olacak.

Birileri de onları alkışlayacak.

Bugün, şu anda canlı olan, sevdiklerini düşünen, korkan, hayal kuran, anılarını yeniden hatırlayan, ölme ihtimalini düşünen, umutlar besleyen birçok insan yarın sabah bir füzeyle, bir mayınla, bir bombayla, bir mermiyle ölecek.

Onlardan biri sizin çocuğunuz olsaydı, onu kurtarmak için nelerden vazgeçerdiniz?

Vatanınızdan, dininizden, ırkınızdan, tanrınızdan?

Bir gün, kendi çocuğunuzu kurtarmak için vazgeçmeye razı olacağınız her şeyden başkalarının çocuklarını kurtarmak için de vazgeçeceksiniz.

O zaman kimse ölmeyecek.

Ve Tolstoy’un kahramanı gibi kendinizle konuşacaksınız.

– Ben, çocukları kurtarmak için tanrımdan vazgeçtim, günaha ve öbür dünyada azaplarla dolu cezaya razı oldum, vatanımdan vazgeçtim, ırkımdan vazgeçtim, taşlanmayı, yalnız bırakılmayı göze aldım, insanların bütün inançlarına aykırı da olsa, bütün bunları çocukları kurtarmak için yaptım ve inandım ki tanrım çocukları kurtarmak için ondan vazgeçen birini, ırkım bütün çocuklar için kendisinden vazgeçen bir evladını sevecektir…

Hiç kimseye söylemesem de, tanrım ve insanlarım beni sevsinler diye onlardan vazgeçtim.

AHMET
ALTAN

İNTERNET

Mart 27, 2007

     Doğru kullanıldığı takdirde hayatımızı kolaylaştıran internet yanlış kullanıldığında hayatımızı zehir edebiliyor.Her konuda bilgi sahibi olabildiğimiz gibi kültür sitelerinde düzeyli arkadaşlıklar kurulabilmekte belirli paylaşımlar yapılabilmektedir. Her yerde olduğu gibi burada da kötü niyetli  niyetli kişiler var tabii…bunlar konumuz dışında..

     Gerçek kişiliği neyse bir kişinin net ortamında  olsa bile değişmiyor.Zayıf karakterli yada ruh hastası diyebileceğimiz kişilerde yok değil.Ben bu güne kadar kötü diyebileceğim kişiye rastlamadım.Bu benim en büyük korkumdu.Yine buradan tanıdığım bir arkadaş ” sen nasıl isen öyle kişiler ile karşılaşırsın ” demişti bana.Bunun doğruluğunu daha sonra anladım. Gerçekten kişinin niyeti amacı neyse oralarda dolanıyor..benim gibi;))) Üyesi olduğum bir kültür sitesi ve bloglar.Buraya kendi görüşlerim doğrultusunda yazılar aktarıyor, yapılan yorumları onaylıyorum.Bu tamamiyle amatörce yaptığım uğraş beni mutlu ediyor.İlk zamanlarda oldukça zorlandım.Çünkü bilgisayar bilgim hiç yoktu.Bu konu da da yine en büyük yardımcım net.ten tanıdığım dostluğunu ve arkadaşlığını gerçek hayatıma taşıdığım arkadaşım oldu.

     Birde beni üzenler oldu tabii.Onlardan da çok kısa bahsetmek istiyorum.Onlarında kişiliklerinin tam gelişmediği kanaatindeyim.Onlarıda anlamam biraz zaman aldı tabii.Bu arada benim üzüldüğümde yanıma kar kaldı.;))

    Artık daha bir güvenle nete girebiliyorum, ne istediğimi ve en önemlisi ne yapmak istediğimi biliyorum.Hergün belli bir konudaki görüşlerimi sizlerle burada paylaşacağım,yorumlarınızı,eleştirilerinizi bekliyorum.En güzel günler sizlerin olsun,yüzünüzden gülümseme,yuvanızdan mutluluk eksik olmasın.Saygı ve sevgilerimle…

İSTİKLAL MARŞI

Mart 27, 2007

50000000014030771.gif

DEPREMLE İLGİLİ

Mart 25, 2007

Depremle Ilgili

———-

Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslararası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.

875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket ‘azaltma’ uzmanıydım. 1985’ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.

1996’da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve
bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.

İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket ‘çömel ve korun’ metodunu uygularken, 10 maket ‘hayat üçgeni’ metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direct olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film ‘çömelip korunan/saklanan’ kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu. Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiyede ve Avrupanın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerikada RealTV programında izlendi.

Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir
okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu ‘ayıptı, gereksizdi’ ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.

Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlıgı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim ‘hayat üçgeni’ dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve na kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir. Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir

dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say.
Heryerdeler. Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.

Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfüslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir: ‘Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan ‘hayat üçgeni’ içinde hayatta kaldım. Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor) . Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım ‘çömel ve korun’ örnekleridir.

DOUG COPP’UN ÖNERİLERİ
1) ‘Binalar çökerken basitçe ‘çömelen ve korunan’ kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.

2) Kediler, köpekler ve bebekler’in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepenin, geniş büyük bir eşyanın yanında dur.

3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder.
Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.

4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitce yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.

5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin
pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..

6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür…Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!

7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir ‘frekans aralığına’ sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar. Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina
yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır. Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.

8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Fransisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının
içindeydiler. Hepsi öldü. Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.

10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.
 

ERKEK-KADIN FARKI

Mart 25, 2007

Erkek – kadın farkı

———-

Bilim dünyası yıllardır inceleyip arıyor bu farklılıkları. Her geçen gün de yenilerini buluyorlar.
Ancak şu 35 fark hiç değişmiyor…

1) Ergenlik Sivilcesi:
Erkeklerin sivilce sorunu daha fazladır. Bu da daha çok testosteron hormonundan kaynaklanmaktadır. Bu hormon yağ bezlerini uyarır ve derideki gözeneklerin tıkanmasına, dolayısıyla da sivilceye neden olur.

2) Vücut Kokusu:
Erkeklerin vücut kokusu kadınlardan çok daha güçlüdür.

3) Saldırganlık:
Erkekler kadınlardan daha saldırgan olup bedensel güç kullanımına daha eğilimlidirler. Bunun açıklaması da testosterona bağlanmaktadır. Buna karşılık kadınlar kelimelerle saldırır ve savaşırlar.

4) Spor:
Spor konusunda erkekler kadınlardan daha hızlıdır ancak kadınlar daha dayanıklıdırlar.

5) Kan:
Erkeklerde 4.5, kadınlarda 3.6 litre kan vardır. Erkek kanı daha koyu kıvamlıdır, bir damlasında 1 milyon kan hücresi vardır. Toplam olarak erkeklerde 1 santimetreküp kanda 5 milyon alyuvar vardır, bu da kadınlara kıyasla yüzde yirmi fazlalık demektir. Erkeklerin tansiyonu da kadınlardan yüksektir: 140/88. Bu değer kadınlarda 130/80’dir.
6) AIDS:
Her dört AIDS hastasından sadece biri kadındır. Nedeni ise kadınların baskın olan X krozomundan iki tane taşımasıdır. Çünkü bir sağlıklı, bir hasta gene sahip olsalar bile sağlıklı gen hasta gene baskın çıkar ve hasta değil taşıyıcı olurlar. Erkeklerde ise Y geni hastalıklı X genini baskılayamaz.

7) Yüzme Yeteneği:
Kadınlar derilerinin altındakı yağ tabakası nedeniyle daha iyi yüzerler.

8) Yaş Dönümü:
Kadınlar menopoz döneminde ateş basması,uykusuzluk, şişmanlama, gece terlemeleri ve vajina kuruluğu gibi belirtiler yaşarlar. Erkekler andropoz denen yaş döneminde hemen hemen hiçbir bedensel belirti yaşamazlar.

9) Vücut Isısı:
Erkeklerin vücut ısısı kadınlardan daha yüksektir.

10) Su:
Erkek vücudunun yüzde 60-70’i sudan ibarettir. Kadın vücudundaki su oranı ise yüzde 50-60 arasındadır.

11) Cinsel Organlar:
Ana cinsel organlar erkekte vücudun dışında bulunur ve kolayca yaralanabilir. Kadında vücudun içine gizlenmiş olup korunmadadır.

12) İskelet:
Erkeklerin omuzları daha geniş, kolları ve bacakları daha uzun, kemikleri daha ağır, eklemleri de daha büyüktür. Buna karşılık kadınların kalça kemikleri daha geniş, eklemleri daha esnektir.

13) Ses Telleri:
Kadınların ses telleri daha kısa olduğundan sesleri daha tizdir.

14) Vücudun Ağırlık Noktası:
Omuz ve kalça iskeletleri farklı olduğundan, kadınların ağırlık noktası erkeklerinkinden daha aşağıdadır. (Kadınların denge merkezi kalça erkeklerinki göbektir)

15) Duyu Organları:
Kadınların işitme ve koklama duyuları daha güçlüdür. Buna karşılık erkekler ışığa karşı daha hassastır. Erkek gözü ayrıntıları daha iyi seçer

16) Enerji Harcaması:
Erkekler hareketsiz halde, vücudun metrekaresi başına ortalama 39,5 kalori yakarlar. Kadınlar ise 37 kalori. Erkeğin günlük kalori ihtiyacı 2700 kalori, kadınınki 2000 kaloridir.

17) Yağ:
Erkeklerde kadınlarınkinin yarısı kadar yağ dokusu vardır. Kadınlarda yağ dokusu vücudun yüzde 27’sini oluştururken, bu değer erkeklerde yüzde 15’tir. Kadın vücudunda erkeklerden 3,5 kg daha fazla yağ vardır. Yağ, erkeklerde karın bölgesinde toplanırken kadınlarda daha çok kalça, baldır ve göbekte yoğunlaşır.

18) Hastalıklar:
Erkekler hayatları boyunca kadınlardan ortalama 40 gün daha az hastalanırlar.

19) Dirsek:
Kadınlar erkeklere kıyasla kollarını dirsekten 6 derece daha fazla açabilirler.

20) Kromozomlar:
Erkek ve dişilerde toplam 46 kromozom vardır. Bunların yarısı babadan, yarısı anneden gelir. Bu 46 kromozomun içinden iki tane cinsiyet hormonu vardır ki; bu erkekte XY, kadında XX olarak bulunur.

21) Saçlar:
Kadınların saçları daha sık ve daha dirençlidir. Saç kökleri iki milim daha derinde olduğu için erkeğinki kadar çabuk dökülmez.

22) Deri:
Erkeklerin toplam 1,8 metrekare, kadınların 1,6 metrekare derileri vardır. Kadını derisi daha ince ve kuru, bu yüzden de daha hassastır. Erkekte ter bezleri ve deri altı yağ bezleri daha fazla olduğundan derisi yağlıdır ve daha çok terler.

23) Akciğerler:
Erkeklerin akciğerleri kadınlarınkinden yüzde 50 daha geniş hacme sahiptir.

24) Yemek:
Aynı kilodaki kişilerden, erkekler kadınlardan daha çok yemek ihtiyacı duyarlar; çünkü metabolizmaları daha hızlıdır.

25) Antikorlar:
Kadınlar daha çok antikor üretirler, bu yüzden de erkeklere kıyasla bakteri ve virüs hastalıklarına daha seyrek yakalanırlar.

26) Ağlamak:
Kadınlar erkeklerden 5 kat fazla ağlarlar. Genellikle de saat 19.00-22.00 arası.

27) Beyin:
Erkek beyni yüzde 14 daha ağırdır. Buna karşılık kadınlarda iki yarım küre arasındaki iletişim daha iyidir.

28) Safrakesesi Taşı:
Kadınların yüzde 20’sinde, erkeklerin yüzde 8’inde safrakesesi taşı oluşur.

29) Kalp Atışı:
Erkeklerin kalbi daha büyüktür ve daha yavaş çarpar: Dakikada ortalama 72. Bu değer kadınlarda 80’dir.

30) Gelişme:
Buluğ çağına kadar kızlar erkeklerden daha hızlı büyürler
(10’a 8 oranında) . Erkek çocuklar 14-15 yaşları arasında gelişmeye başlarlar ve 20 yaşına kadar bu büyüme gerçekleşebilir. Kız çocukları en hızlı 12-13 yaşları arasında gelişirken 17-18 yaşında bu gelişme durur.

31) Sıcaklık Duyarlılığı:
Kadınlar kalın yağ dokuları nedeniyle soğuğa daha dayanıklıdırlar.

32) Yaşlanmak:
Erkekler kadınlardan daha hızlı yaşlanırlar. 55 yaşındaki bir kadın bedensel gücünün yüzde 90’ına sahiptir. Oysa aynı yaştaki bir erkek gücünün sadece yüzde 70’ine sahiptir. 35 yaşındaki bir erkeğin damar sistemi 50 yaşındaki bir kadınınkine eşdeğerdir. Buna karşılık kadında sadece cilt daha ince olduğundan çabuk yaşlanıp kırışır. Kadınlar yaşlanma olayını psikolojik olarak erkeklerden çok daha kolay kabullenirler.

33) Kaslar:
Erkekler kadınlardan yüzde 50 oranında fazla kas gücüne sahiptir. Buluğ çağında erkeklerde kas hücrelerinin sayısı 20 misli, kadınlarda 10 misli artar. Erkekler kadınlardan üçte bir oranında daha güçlüdürler.

34) Yaşam Süresi:
Erkeklerin ortalama omrü 71,5 yıl, kadınların 78 yıldır.

35) Solunum:
Erkekler dakikada ortalama 16 kez soluk alıp verir. Kadınlar ise dakikada 20-22 kez soluk alıp verir. Her iki cinsin günde soludukları miktar ise aynı olup 12 bin litredir

TEMEL…

Mart 25, 2007

5000000000281775.gifTemel, arkadaşıyla yolda giderken elindeki çakısıyla parmağını kesti. 
Biraz ötede sağlık ocağı vardı. Temel: 
-Ben şurada pansuman yaptırayım, dedi. İçeri girince karşısına iki 
kapı çıktı. Birinde -Hastalıklar-, ötekinde-Yaralar- yazılı idi -Yaralar- 
kapısından girdi. Yine önünde iki kapı vardı. Birinde -Et-, ötekinde  
-Kemik- yazıyordu. -Et- kapısından girdi. Yine iki kapı çıktı karşısına. 
Birinde -Önemli-, ötekinde -Önemsiz- yazıları vardı. -Önemsiz- 
kapısından girince kendini sokakta buldu. 
Arkadaşı sordu: 
-Nasıl iyi baktılar mı? 
-Hayır; ama organizasyon müthiş.

 
Mahkemede hakim, Temel’e sormuş: 
-Kiminle evlisin? 
-Bizum kariylan!

Hakim sinirlenmiş: 
-E, herhalde, sen hiç erkekle evlenen duydun mu?  
-Duydum tabi, nasil duymadum!.. 
-Kimmiş? 
-Bizum kari.

 
Temel, bir binanın altıncı katından düşer. Hemen etrafına bir 
kalabalık toplanır. Yoldan geçen biri kalabalığı yararak, yaralı 
Temel’in üzerine eğilip sorar:  
-Ne oldu? Temel, zorlukla: 
-Vallahi bilmeyrum. Ben de şimdi celdum.

 
Temel, eczane açar. İlk müşterisi gelir: 
-Bana bir sinek ilacı verir misiniz?

Temel: 
-Tabii, sineğunuzun nesi var?

Bir Karadenizli, bir Kayserili ve bir Diyarbakırlı aynı trafik kazasında ölmüş. Cenazeleri kaldırılmış. İki-üç gün geçmiş, bir de bakmışlar ki Karadenizli, çıkmış mezardan, üstünü silkeleyerek geliyor. Önce büyük bir panik yaşanmış haliyle, sonra bakmışlar bayağı kanlı canlı, cesaret edip yanına yanaşmış ve merakla sormuşlar: 
– Yahu sen öteki dünyadan nasıl geri döndün? 
Anlatmış: 
– Öte tarafta da işler buradaki gibi yürüyormuş meğer, rüşvet, haksızlık, yolsuzluk… Geri göndermek için 5 bin dolar istediler, bastım parayı geri geldim. 
– Eee, diğer iki arkadaş niye gelmedi? 
– Vallahi ben gelirken, Kayserili hâlâ “3.500 dolara olmaz mı, yap bir indirim de ayağımız alışsın!’ diye pazarlık ediyordu. 
– Ya Diyarbakırlı? 
– O da ‘Ben vermem, Devlet versin!’ diye inat ediyordu..

DİN ADAMI…

Mart 23, 2007

Din adamı…

Bekir COŞKUN  

YÜZÜNDE “nur” var.

Ne zaman onu uzaktan görsem, ceketimi ilikleyip koşarak elini sıkmak gelir içimden.

O bir din adamı.

Onu uzun uzun dinlemek, söylediklerine kulak vermek, önerilerine-yorumlarına uymak isterim.

(…….)

Ben tıpkı devletler gibi, dinleri de mensuplarının yücelttiğine, ya da yerin dibine batırdıklarına inanırım.

Bir dinin inananları, kasap bıçağı ile insanların kafasını kesiyorlarsa…

Ya da uygarlığa yakışmayan davranışlarıyla dünya kamuoyunun tepkisini çekiyorlarsa, aslında canı yanan o inançtır.

Bir dinin inananları; insanlığa, cana, yaşama, sevgiye, barışa koştuklarında dinleri yücelir de yücelir.

Ben onu bunun için seviyorum.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu göreve geldiği günden bu yana, çağdaş-aydın din adamlığıyla (elbette tarikatçı yobaz takımı hariç) hepimizin sevgisini ve saygısını kazandı.

İlk kez çevreyi ve doğayı savunan, örtünmenin İslam’ın ilk şartı olmadığını söyleyebilen, çocukların çağdaş öğretilerle eğitilmesini isteyen, Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet’in önemini anlatan, insanların ilim-bilim ve uygarlık yolundan ayrılmamalarını öneren bir din adamı.

*

Cumhurbaşkanı ve komutanların “irtica” uyarıları karşısında, iktidarın kravatlı dincileri ile iktidar yalakası aydınlar homurdanırken ve uyarıları küçümserken, o “Devlet büyüklerinin bütün tespit ve uyarılarını anlamlı buluyoruz ve önemsiyoruz” diyebildi.

Niçin?..

Çünkü samimi bir din adamı, temsil ettiği dinin siyasete-ticarete malzeme yapılmasına asla izin vermez.

Sahtekárların din sömürüsüne seyirci kalamaz.

Eğer din bir kazanç kapısı ve iktidar aracı haline getirilmişse, bu uğurda ülke geriye savruluyorsa, ülkenin Cumhurbaşkanı ve komutanları herkesi uyarıyorsa, samimi ve gerçek din adamı elbette uyarıları önemli ve anlamlı bulur.

*

Bardakoğlu herkese örnek olmalı.

Hiçbir din; şiddetle, ilkellikle, bağnazlıkla, çağdışılıkla insanlara vaat ettiği mutluluğu sağlayamaz.

Artık aydınlık seslere kulak vermelisiniz