Archive for the ‘HAYATA DAİR’ Category

FARKHUNDA,

Kasım 10, 2015

 

Farkhunda, 27 yaşında bir Afgan kadınıydı. Öğretmen olacaktı.

19 Mart 2015 tarihinde bir caminin önünde muska satan bir molla ile tartışmasının bedelini bir grup öfkeli erkek tarafından linç edilerek ödedi. Taşlar ve sopalarla feci şekilde dövüldü, yerlerde sürüklendi, bir çatıdan aşağı atıldı, arabayla çiğnendi ve benzinle yakılarak can verdi!

Üstelik o insansıların arasında bütün bu vahşetin her saniyesini videoya çekenler vardı, ibreti âlem için bütün dünya görsün ve korksun diye. İslam’a yönelik her eleştirinin yakıp kavurucu bir öfke ile karşılık bulacağını, buna cüret edenlerin sonunun ne olacağını herkes bilsin diye…
Yüreği yetenler Youtube’dan aynen izleyebilir.

Peki, ne yapmıştı Farkhunda?
O, bir molladan kötülükleri kovmak için muska satın alan kadınları bunlara para vermeyin, bunların İslam’da yeri yoktur diye uyarmıştı sadece. Çocuğu olmayan, hastalıklarından kurtulmak isteyen zavallı insanların kâğıt parçalarından medet ummasını doğru bulmuyordu. Bunu gidip o caminin önünde o din satıcısıyla tartışma cesaretini göstermişti Farkhunda. Bedelini canıyla ödeyeceği o karşı duruşu sergilemişti.

Kesesini doldurmak için küçük kâğıt parçalarına dua yazıp insanlara hap gibi din satan o mollanın bir kadının cüreti karşısında afallayıp “Kuran yaktı bu kadın” iftirasıyla ortalığı velveleye vereceğini ve bunun sonucunda oraya toplanan bir grup hayvansı tarafından vahşice linç edileceğini bilebilir miydi? “Ben bir Müslüman’ım ve Müslümanlar Kuran yakmaz” diye feryat etti ama dinletemedi. Vahşeti durdurmak için çevredeki polislerden yardım isteyen birkaç doğru düzgün insanın aldığı cevap ise, boş verin bu da İslam düşmanlarında ibret olsun şeklindeydi. O öldürülürken, bedeni paramparça edilirken öylece bekledi polisler.

Sonra babasını aradılar. Gel, kızın bir ‘günah’ işledi al götür dediler. Öyle ya, bir din satıcısın sahtekârlığını yüzüne vurmaktan daha büyük bir ‘günah’ olabilir miydi? Hakkında bir sürü palavra uydurdular. Akli dengesi bozuk bir kadın Kuran yaktı dediler. Oysa onun istediği hurafelerden ve din bezirgânlarından arındırılmış bir dindi ve bunu dile getirme cesaretini göstermişti, hepsi bu.

Ama umdukları gibi olmadı. Farkhunda’nın parçalanmış ve yakılmış bedeni binlerce Afgan kadınının öfke seline dönüştü. Yüzlerce yıldır süren bu erkek düzenine, alınmaya, satılmaya, tecavüze uğramaya ve aşağılanmaya karşı Farkhunda’nın ölü bedeninde hayat bulan bir öfke seline. Kadınları hayattan silen, zindanlara hapseden o molla düzenine inat Farkhunda’nın cenazesi binlerce kadının omuzlarında yol aldı. Ve o kızı yetiştiren baba istedikleri gibi kızından utanmadı, onu lanetlemedi. Ailesinin soyadını Farkhunda olarak değiştirdi!

Olayın ardından hem Afganistan’da hem de bütün dünyada tepkiler çığ gibi büyüdü. Afganistan’da açılan soruşturma neticesinde 26 kişi tutuklanırken 13 polis açığa alındı. Arkası gelir mi, gerçekten suçlu olanlar adalet önünde hesap verir mi, bilinmez. Türkiye’de ise gündemin seçim nedeniyle yoğun olmasından mıdır, yoksa artık her türlü katliama karşı bağışıklık kazanmış olmamızdan mıdır bilmem Farkhunda olayı yeterince gündeme gelmedi. Hâlbuki üç beş sahtekâr politikacının seçim zırvalarını tartışırken Farkhunda’nın katliamına verilecek anlamlı bir tepki için pekâlâ vakit bulabilirdik.

Sanıyorum artık alıştık. Bir otele sığınmış insanların diri diri yakılışını TV’den izleyerek büyümüş bir nesil değil miyiz?
Kim bilir kaçıncı izleyişimiz bu insanları vahşice katledilişini.

Reklamlar

Biz KADINLARI hiç sevmedik!

Mayıs 10, 2010

Biz KADINLARI hiç sevmedik! 

Saçlarını sevdik hele bir de sarışınsa daha çok sevdik… 

Ağızlarını sevdik hele bir de şehvetli ve dolgun ise daha çok sevdik… 

Göğüslerini sevdik… 

Bacaklarını sevdik hele bir de sütun gibiyse bayıldık… 

Kalçalarını sevdik… 

Gerçekten güzel vücutlu ve “çıtırsa” daha çok sevdik… 

Yolda, arabada, televizyonda, internette onlara hep “baktık”… 

Her yerlerine iyice ve dikkatle! Baktık… 

Pekiyi görememiş olacağız ki bir daha baktık… 

Bir daha ve bir daha… 

Kadınların her yerlerine baktık ama

GÖZLERİNE ya hiç bakmadık ya da baktığımızda çok GEÇ olmuştu… 

Biz kadınlara çok dokunduk! Onlar istese de istemese de dokunduk… 

Son yıllarda dini motiflerden güç bulanlarımız oldu.. 

Eh yozlaşan toplum ve geç gelen adalet olunca da 

13–14 yaşındaki ÇOCUKLARA bile dokunmaya başladık! 

SAPIK damgası yemeyi göze alanlar bile şaşırdı çünkü 

SAPIK diye haykıran ne kadar azdı!

Kimimiz “araştırmacı” oldu icraata geçemedi! Onlar CD ve DVD ler ile idare etti! 

Hatta SAPIKLARA tepki bile gösterdi… 

Ya onlar ne yaptı? 

Gerçek dünyada namuslu olanlar sanal dünyada bu çocukları aradı… 

Aradı… ve hep buldu! 

Kadınlara “dokunmada” dünya sıralamasında üst yerlere geldik…

2009 itibariyle rakamlar oldukça “umut verici”. 

% 40 ını SÜREKLİ DÖVDÜK… 

%45 ine DUYGUSAL ŞİDDET uyguladık (küfür, hakaret, küçük düşürme)… 

%16 sına ZORLA SAHİP OLDUK… 

ve olmaya devam ediyoruz… 

Tüm bunlara maruz kalan HER 3 kadından biri İNTİHARA kalkıştı ama biz hiç oralı olmadık… (Bize ne değil mi? Fener ya da CimBom maç kaybedince çok üzüldük ama kadınlar söz konusu olunca pek oralı olmadık.) 

% 9 una daha MASUM BİRER ÇOCUKKEN bile dokunduk… 

Ama hep SUSTULAR… çünkü konuşsalar kimse inanmazdı… 

“Kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu AMCAN ya da KOMŞUN, bu da sana DERS olsun!”…

Ama bu DERS o kadar acıdır ki biz ERKEKLER bilemeyiz… 

Bizlere sorduklarında %25 imiz “bazı durumlarda KADIN DÖVÜLÜR” demeyi doğal bir şey gibi dile getirdik… 

İSLAMİ ÖĞRETİ yalanları ile KADINLARI ve KIZLARI bizlerin KÖLESİ yapmaya başladık ve bu çabalar sonuçlarını vermeye başladı… 

Artık kadınlar o bildiğiniz kadınlar değil!

% 51 i erkekler ile tartışmayı bile “saygısızlık” sanıyor artık…

% 36 sı kendisi para kazansa bile parasını nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış… ya da inanmak zorunda kalmış…

% 52 si “erkek kadından sorumludur” diyecek kadar kadınlığını unutmuş… 

Ya da unutturulmuş…

% 49 u “erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir benim itiraz hakkım olamaz” diyecek konuma gelmiş,

Ya da getirilmiş… 

Kabul edelim biz kadınları KULLANMAYI çok sevdik…

Evde, işte, siyasette, okulda kısacası her yerde… Parti kongrelerinde sözde liderler konuşurken arka fonda 3-4 kadın vardı hep… Onlardan VİTRİN yaptık… İMAJ yaptık..

Başörtülü, normal türbanlı, modern türbanlı ve türbansız… Parti çalışmalarında kapı kapı dolaşanlar hep KADINLARDI… koşturan ve çabalayan hep KADINLARDI…

Miting olduğu zaman onları ön sıralara toplayıp KARANFİLLER attık üzerlerine ve iki lafın birinde anam, bacım edebiyatı yaptık… ama “ANANI DA AL GİT” demek bize daha çok yakıştı!

“Cennet anaların ayakları altında” diye diye büyütüldük…

Ama ANALARI hep ayaklarımız altında ÇİĞNEDİK… EZDİK… TEPİKLEDİK… 14 Şubat Sevgililer Günü ya da Anneler Günü nde bir kaç saat ara verdik! 

Ama sonra yine ezmeye devam ettik…

İş verirken bile onları hep düşündük! 

İş yerinde gözümüz gönlümüz açılsın ya da malum niyetler ile BAYAN ELEMAN ARANIYOR ilanı vermeyi çok sevdik…

2009 Türkiyesinde KADIN olmanın ne kadar zor olduğunu biz erkekler bilemeyiz… 

Çünkü artık KONUŞMUYORLAR… KONUŞAMIYORLAR… KONUŞTURULMUYORLAR…

islam dinini sömüren ve kullanan KARANLIK ZİHNİYET kendi kadınlarını yetiştiriyor… susan, itaat eden ve kaybolmuş kadınlar… kızlar… hatta çocuklar..

Arada VİZYON ya da İMAJ için ortaya “sürülen” kadınlara bakmayın siz… onlar da biliyor “kullanıldıklarını” ama artık düzen kurulmuş… 

Bu ülkenin kurucusu ATATÜRK 1930 lu yıllarda Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği HAKLARI verdiğinde umutlanmıştık. Çünkü o ATATÜRK’TÜ… 

Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmadı… İhanet etmedi… 

Ama BİZ ihanet ettik! Türkiye Nereye Gidiyor? diye soruyor herkes birbirine… 

Cevap ne kadar da açık değil mi?

Türkiye hızla ve şevkle KARANLIĞA gidiyor… Hatta KOŞUYOR… 

Çünkü YARATILMIŞLARIN YARISI olan KADIN YOK OLUYOR! 

Benim anam, bacım, sevgilim, kızım YOK OLUYOR. 

Kadını YOK OLAN ülkenin gideceği yol bellidir…

KARANLIK ve ONURSUZ bir gelecek… Bu işi PLANLI yürütenler İSLAMİ motifler ya da örnekler ile KADININ İKİNCİ SINIF KONUMA gelmesini doğal karşılamamızı bekliyorlar. ..

Bu işe KURANI KERİMİ ortak koşmaları ne acı…

Mesela miras hukuku… erkek çocuğa 2 pay… kız çocuğa 1 pay…

Ya da kadının erkeğe İTAAT etmesini empoze eden garip ayet ya da sureler…

Belli ki burada büyük bir istismar var…

Çünkü tüm alemi yaratan ALLAH’ın kendi yarattığını aşağılaması söz konusu bile olamaz…

Kuran’ı kendi amaçları için yorumlayanlar KADINI ikinci plana atmayı çok seviyor olabilir ama Biz hiç sevmedik…

Şunu o kalın kafanıza sokun….

KADIN=ERKEK… 

ERKEK=KADIN dır… 

Bazı konularda kadın bazı konularda erkek ÜSTÜN olabilir… 

Ama tüm bu zayıf ve üstün yönleri bir arada düşündüğünüzde tek bir gerçek var; 

KADIN=ERKEK.  

ERKEK=KADIN.  

Bu GERÇEĞİ kabul etmemek bize her zaman kaybettirecek ve kaybettiriyor… 

8 MART KADINLAR GÜNÜYMÜŞ ! KADINI olmayan ülkenin Kadınlar Günü olmaz… Kutlanmaz. Burada yazılanlar size ters geldi ise vah benim ülkeme… 

Çünkü “sizler” sayesinde sonumuz gelecek. 

KADIN benim diğer yarım ve benim diğer yarımdan vaz geçmeye niyetim yok… 

Türkiye Ne zaman kurtulur?

 Ülkenin üniter, ulus ve LAİK devlet yapısına inanan ve SAHİP çıkan 550 milletvekilinin YARISI ÇAĞDAŞ TÜRK kadını olduğu zaman bu ülke KURTULUR. Yani 550 vekilin yarısının KADIN olmasını isteyen MİLLİ İRADE..

Seçmen… oy kullanan… sen ve ben. Buna karşı çıkanlar o KALIN KAFALARINA soksunlar bu gerçeği. 

Türk Kadını benim diğer yarımdır ve ben TAM olmak istiyorum… 

Çünkü onlara İHANET EDEMEM…

Tüm bunlara yürekten inanmıyorsanız lütfen “sözde” sevdiğim kadın dediğiniz kadına “SENİ SEVİYORUM” demeyin… 

Çünkü çok komik ve acınası oluyorsunuz. … 

LÜTFEN artık kadınların GÖZLERİNE ve BEYİNLERİNE bakmaya başlayın… 

Türk Kadını ve erkeğinin daha aydınlık günlerde yaşaması dileklerim ile arz ederim.

Dr. Eray AYBAR

FAYDALI ADRESLER

Nisan 16, 2008

Gerektiğinde bazen saatlerce aradığımız adresler…….

 
Sadece  bir tıklama yeterli !!!

1.        T.C.  Kimlik Numarası <http://tckimlik.nvi.gov.tr/> Sorgulama <http://tckimlik.nvi.gov.tr/>
2.        SSK  Hizmet Sicil Sorgulama <http://fks.ssk.gov.tr/hizmet/jsp/sicilgir.jsp>
3.        SSK  Emeklilik Günü Sorgulama <http://fks.ssk.gov.tr/nezaman/sskform1.jsp>
4.        Sağlık  Karnesi Sorgulama <http://www.ssk.gov.tr/wps/portal/!ut/p/_s.7_0_A/7_0_52K>
5.        Aracınızın  Vergi Borcunu Sorgulama <http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf/Plakaal?OpenForm>
6.        Ceza  ve MTV Sorgulama <http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf/MainIVD?OpenFrameSet>
7.        Doğalgaz  Fatura Sorgulama <http://www.igdas.com.tr/index_konutabone.asp?link=fatsorgu>
8.        Milli  Piyango Sonuçlarını  Sorgulama <http://www.millipiyango.gov.tr/millipiyangosonuc.html>
9.        Sayısal  Loto Sonuçlarını Sorgulama <http://www.millipiyango.gov.tr/sayisallotosonuc.html>
10.      A.Ö.F.  Sınav Sonuçlarını Sorgulama <http://aofburo.anadolu.edu.tr/>
11.       At  Yarışı Sonuçlarını Sorgulama <http://www.tjk.org/S/Netice/Netice.aspx?l=1>
12.      LES  Sonuçlarını Sorgulama <http://www.osym.gov.tr/BelgeGoster.aspx?DIL=1&amp;BELGEBAGLANTIANAH=15>
13.      ÖSYS  Sonuçlarını Sorgulama <http://www.osym.gov.tr/BelgeGoster.aspx?DIL=1&amp;BELGEBAGLANTIANAH=175>
14.      KPDS  Sonuçlarını Sorgulama <http://www.osym.gov.tr/BelgeGoster.aspx?DIL=1&amp;BELGEBAGLANTIANAH=28>
15.      İETT  Kayıp Eşya Sorgulama <http://www.iett.gov.tr/kayip_esya.php>
16.       PTT  Posta Kodu Sorgulama <https://interaktif.ptt.gov.tr/postakod2/index.php3>
17.      Vergi  Kimlik Numarası Sorgulama <http://ethk.mb-ggm.gov.tr/vkn_sorgu/VKNoSorguInput.jsp>
18.      Kayıp  Şahıs Sorgulama <http://www.iem.gov.tr/iem/?s=115>
19.      Sahte  Para Sorgulama <http://www.iem.gov.tr/iem/?s=118&amp;PHPSESSID=adb1368e3fe0d8188bb1cdb8b184740f>
20.      Sürücü  Ceza Puanı Sorgulama <http://www.iem.gov.tr/iem/?m=2&amp;s=55>
21.      OGS  Bakiye Bilgi Sorgulama <http://www.ziraat.com.tr/fiyatlar/ogs_ucretleri.html>
22.      TCMB  Döviz Kurlarını Sorgulama <http://www.tcmb.gov.tr/kurlar/today.html>
23.      TürkTelekom  ADSL Kota Sorgulama (AYLIK) <http://adslkota.ttnet.net.tr/>
24.      ADSL  Hız Testi ve IP No – Speedtest  Sorgulama <http://speedtest.ttnet.net.tr/>
25.      Yurtdışı  Domain İsmi Sorgulama <http://www.whois.com/>
26.      Yurtiçi  Domain İsmi Sorgulama <https://www.nic.tr/>
27.      Çalıntı  Kayıp Cep Telefonu Sorgulama <http://www.ankaraemniyet.gov.tr/html/online/telefon/index.php>
28.      444’le  Başlayan Özel Servis Numaralarını  Sorgulama <http://www.telekom.gov.tr/webtech/default.asp?sayfa_id=128>
29.      Farklı  Kategorilerde Chat Odası Sorgulama   <http://www.chatlist.com/>
30.      IP  Adresini Tesbit Ettiğiniz Kişiyi Sorgulama   <http://www.ripe.net/whois>
31.       YÖK  Tez Sorgulama <http://www.yok.gov.tr:8080/YokTezSrv?USER=INTERNET>
32.      İlaç  Fiyatları ve Fiyat Sorgulama <http://www.selcukecza.com.tr/>
33.      Farklı  Formatlarda Müzik Parçası <http://www.gshome.com/> Sorgulama <http://www.gshome.com/>
34.       Müzik  Parçalarının Sözlerini <http://www.music-sites.net/mediasearch/lyrics.html> Sorgulama <http://www.music-sites.net/mediasearch/lyrics.html>
35.      İstanbul’da  Nöbetçi Eczane Sorgulama <http://www.istanbuleczaciodasi.org.tr/nobetler/ngiris.asp>
36.      İnternette  Sesli Arama <http://www.speegle.co.uk/>
37.      Şu  Anda Dünyanın Hangi Bölgeleri Gündüzü, Hangileri Geceyi  Yaşıyor? <http://www.worldtimezone.com/datetime.htm>  
38.      Dünya  Üzerindeki Farklı Takvimlere Göre Bugünkü Tarihi  Sorgulama <http://www.cs.washington.edu/homes/dougz/date/>  
39.      Dünyanın  Farklı Bölgelerinden 60,000’in Üzerindeki Otel Hakkında Bilgi ve  Rezervasyon <http://www.all-hotels.com/> Sorgulama <http://www.all-hotels.com/>
40.      Farklı  Dillerde Argo Terim ve İşaretleri  Sorgulama <http://www.slanguage.com/>
41.      Bilgisayarınızda  Trojen Olup Olmadıgını Online <http://scan.sygatetech.com/> Sorgulama <http://scan.sygatetech.com/>  
42.       İnternet  Bağlantınızın Hızını  Sorgulama <http://promos.mcafee.com/speedometer/test_0150.asp>
43.      Kısaltmaların  Anlamlarını <http://www.acronymfinder.com/> Sorgulama <http://www.acronymfinder.com/>
44.      Piyasaya  Çıkacak Yeni Ürünleri  Sorgulama <http://www.comingsoon.net/>
45.      25,000’in  Üzerinde Tanınmış İnsanın Yeraldıgı Veritabanında Biyografi Sorgulama   <http://www.biography.com/>
46.      16.000’in  Üzerinde Elektronik Kitabın Yer Alaldığı Veritabanında Kitap  Sorgulama <http://www.gutenberg.net/>  
47.      Arama  Motorlarının Teknik Özelliklerini  Sorgulama <http://www.searchengineshowdown.com/>
48.      Dünyanın  Her Noktasında Size En Yakın ATM Makinalarının Koordinatlarını   <http://visaatm.infonow.net/bin/findNow?CLIENT_ID=VISA> Sorgulama <http://visaatm.infonow.net/bin/findNow?CLIENT_ID=VISA>  
49.      Yıllık  Gelirinize Göre Dünyanın Kaçıncı Zengini Olduğunuzu  Sorgulama <http://www.globalrichlist.com/>  
50.      Ulkeler  Arası Saat Farklarını  Sorgulama <http://www.timeticker.com/>  
51.      Dünyanın  Herhangi Bir Bölgesinin 10 Günlük Hava Durumunu  Sorgulama <http://www.weather.com/>  
52.      Güncel  ve tarihi dünyanın tüm bölgelerine Yönelik Harita  Sorgulama <http://www.lib.utexas.edu/maps/index.html>  
53.      Diğer  Gezegenlerdeki Ağırlığınızı  Sorgulama <http://www.exploratorium.edu/ronh/weight/>  
54.      Herhangi  Bir Ürünle İlgili İnternet Üzerinden Farklı Fiyat   <http://www.mysimon.com/> Sorgulama <http://www.mysimon.com/>  
55.      Karayollarında  Kapalı Yol Sorgulama <http://www.kgm.gov.tr/yoldurum/kapalyol.htm>  
56.      Şehirlerarası  Mesafe Sorgulama <http://www.kgm.gov.tr/il1.asp>  
57.      Uluslararası  Film Festivallerini  Sorgulama <http://www.filmfestivals.com/index.shtml>
58.       İlaç  Fiyatı Sorgulama <http://www.izmireczaciodasi.org.tr/ilac_fiyat.asp>
59.      Online  Kasko Prim Sorgulama <http://www.sigortam.net/arac/1.asp?SENDER=AFF_MAXIONLINE>
60.      Emeklilik  Yaşı Sorgulama <http://www.emekli.gov.tr/bilgi/NezamanEmeklilikServlet1>
61.       Emeklilik  Maaşı Sorgulama <http://www.emekli.gov.tr/bilgi/MaasHesaplaServlet1>
62.      Gelir  Vergisi Sorgulama <http://ethk.mb-ggm.gov.tr/eThk/gv.jsp>
63.      Gelir  Vergisi Gecikme Zammı Faiz  Sorgulaması <http://ethk.mb-ggm.gov.tr/eThk/gz.jsp>
64.      Bağkur  Emeklilik Sorgulaması <http://www.bagkur.gov.tr/cgi-bin/hesaplatamemeklilik?>
65.      Günlük  Kalori Sorgulaması Yediklerinizi İşaretleyerek Günlük Aldığınız Kaloriyi  Hesap Edebiliyorsunuz <http://diyet.i8.com/kalorihesap.htm>
66.      Kredi  Kartına Gelen Faiz Borcunun  Sorgulaması <http://www.fcdonline.com/creditcard.html>  
67.      İşten  Ayrılırken Kıdem ve İhbar Tazminatı  Sorgulama <http://www.personelonline.com/kidem.asp>
68.      Netten  Brüte Ücret Sorgulama <http://www.personelonline.com/netbrut.htm>  
69.      Emekli  Sandığı Hizmet Süresi  Sorgulama <http://www.emekli.gov.tr/bilgi/HizmetHesabiServlet1>  
70.       THY  – Online Bilet Sorgulaması <http://www3.thy.com/troyaonline/schedule.tk>
71.       Sigortalı  Hizmet Dökümü Sorgulama <http://fks.ssk.gov.tr/hizmet/jsp/sicilgir.jsp>  
72.      Dünya  Şehirlerinde Şu Anki Saati  Sorgulama <http://www.timeanddate.com/worldclock/>
73.       THY  Uçuş Saatlerini Sorgulama <http://www3.thy.com/deparr/arrdep.jsp?lang=tr>
74.       2006-2007  Resmi Tatil Günlerini  Sorgulama <http://www.linkdunyasi.com/Resmi_Tatiller.html>
75.      Milli  Kütüphane Veritabannda Yayın  Sorgulama <http://www.mkutup.gov.tr/scan-tur.html>
76.       İstanbul  2005 Kamu İhale İlanlarını  Sorgulama <http://www.istanbul.gov.tr/Default.aspx?pid=36>
77.      Milli  Piyango ve Loto Sonuçları <http://www.millipiyango.gov.tr/>
78.      Deprem  Tahmini Projesi <http://www.deprem.cs.itu.edu.tr/>

79.      Türkiyenin en kaliteli mail grubu <http://www.otokeyif.com/>


Fatura  Sorgulama – Borç Öğrenme ve Diğer Hesaplamalar  
1.        Turkcell  Fatura Öğrenme <http://www.turkcell.com.tr/index/0,1027,1005,00.html>
2.        Telsim  Fatura Öğrenme <http://www.telsim.com.tr/servisler/bilgi_servisleri/CepFatura/index2.php>
3.        Türk  Telekom Borç Sorma <http://fatura.telekom.gov.tr/>
4.        Aria  Borç Sorma Servisi <http://www.portaria.com/aria/aaa.class/Portal?cmd=genLoginBox&amp;afterLoginCmd=otherapps&amp;app=invoice>   
5.        SSK  Hizmet Sicil Sorgula <http://fks.ssk.gov.tr/hizmet/jsp/sicilgir.jsp>
6.        SSK  Emeklilik Gün Hesabı <http://fks.ssk.gov.tr/nezaman/sskform1.jsp>
7.        Emekli  Maaşınızı Sorgulama <http://fks.ssk.gov.tr/webdata/webdata.jsp>
8.        İgdaş  Borç Sorma Servisi <http://www.igdas.com.tr/diger/faturasorgu.htm>
9.        İSKİ  Borç Sorma <https://online.iski.gov.tr/>
10.       Vergi  kimlik Kartı Sorgula <http://www.maxionline.net/vergikartikontrol.htm>
11.      T.C.  Kimlik No Sorgulama <http://tckimlik.nvi.gov.tr/>
12.      Bireysel  Emeklilik Analizi. <http://213.161.145.232/BEM/analiz.jsp>
13.       Farklı  hesaplamalar <http://www.turkish-media.com/hesap/hes_mak.htm>
Telefon  ve SMS Mesajları  
1.        Ücretsiz  Cep Mesaj Servisleri <http://www.maxionline.net/freesms.htm>
2.        Turkcell  Cep Mesaj <https://www.turkcell.com.tr/csi/unified/login.jsp>
3.        Telsim  Cep Mail <http://www.telsim.com.tr/servisler/iletisim_servisleri/CepMail/index2.php>
4.        118  Bilinmeyen Numaralar <http://www.ttrehber.gov.tr/>
5.        Aria  Cep Mesaj <http://www.portaria.com/aria/aaa.class/Portal?cmd=genLoginBox&amp;afterLoginCmd=otherapps&amp;app=websms>
6.        Türk  Telekom Hizmet Fiyatları <http://www.telekom.gov.tr/webtech/default.asp?sayfa_id=25>
7.        Bedava  SMS Gonderme (Gunde 8 adet) <http://www.sms.ac/d3fault.asp>
Dünyadan  ilginç bağlantılar
1.        Dünyanın  her noktasında size en yakın ATM makinalarının koordinatlarını  öğrenebilirsiniz <http://visaatm.infonow.net/bin/findNow?CLIENT_ID=VISA>
2.        Her  türlü finans hesabınızı online yapma  imkanı <http://www.financenter.com/consumertools/calculators/#college>  
3.        Güncel  ve tarihi dünyanın tüm bölgelerinin  haritaları <http://www.lib.utexas.edu/maps/index.html>  
4.        Sanal  Nobel Müzesi Nobel e-Museum <http://www.nobel.se/>  
5.        Son  80 yılda dunyayı degistiren 80  gün <http://www.time.com/time/80days/231029.html>
6.        Tum  Dunya’da gece, ayni karede! <http://www.redrat.net/blackhole/earthlights.htm>
7.        Dünyanın  farklı noktalarını web kamera ile  izleyebilirsiniz <http://www.earthcam.com/>
8.        Yıllık  gelirinizi yazın tüm dünya insanları içinde zenginlik sıralamasında  kaçıncı sırada olduğunuzu bulun (Dünyanın kaçıncı zenginisiniz)   <http://www.globalrichlist.com/>
9.        Ulkeler  arası saat farkları <http://www.timeticker.com/>  
10.      İnternet  üzerinde online hesap  makinaları <http://www.calculator.com/index.html>     
11.      Dünyanın  herhangi bir bölgesinin 10 günlük hava durum  raporu <http://www.weather.com/>

 

YAŞAM ANAYASASI ÜZERİNE BİR DENEME..

Temmuz 17, 2007

Ülkelerin, kurumların, velhasıl insanların dahil olduğu çeşitli
grupların işleyişini belirleyen anayasalar mevcut… Peki bir insanın
yaşamını düzenleyen bir “yaşam anayasası”ndan söz etmek  mümkün olamaz
mı?..

Aslında uzun süredir üzerinde düşündüğüm ve bir çok dostumla
paylaştığım bir konu bu yaşam anayasası… Ama sorun şurada : Ülke
anayasalarını, ilk başta kurucu meclis belirliyor ve belirli bir
çoğunluk sağlanırsa değiştirilebiliyor. Kurumların anayasası da,
kurucu üyelerinin oylarıyla belirleniyor ve değiştirilmesi de yine
aynı üyelerin belirlediği koşullara göre yapılıyor… İnsan yaşamı söz
konusu olduğunda ise  bir çok sorun ortaya çıkıyor…  Yaşamın bir
anayasası var mıdır ? Varsa bunlar nasıl belirlenmiştir ve bunların
kuralları nelerdir ?

Yaşama ilişkin bir “kurucu meclis” tartışması bizi çok değişik
noktalara götürebilir, aynen yaşama ilişkin kuralların yazılı olduğu
kaynaklardaki gibi… Bütün bu konulardan bağımsız olarak  sadece ve
sadece kişisel bilgi birikimi ve de özellikle deneyimlerimden yola
çıkarak, yaşama ilişkin bazı kuralların yaşamıma yön verdiğini
belirtmek istiyorum. Kuşkusuz bu kuralların (bugünkü anlayış
düzeyimizde) hiçbir bilimsel temeli yoktur. Yani bu kuralların
istatistiksel verilere dayanılarak kanıtlanması imkansızdır. Fakat
yine de, en azından bir kişinin ( o da benim…) yaşam düzleminde
kanıtlanmış ve gerçeklik kazanmıştır…

Yaşamıma yön veren kuralların, yazımın başlığında olduğu gibi, tüm
zamanlarda ve herkes için geçerli bir “anayasa” olduğunu iddia
etmiyorum, ancak “eğer yaşamın bir anayasası var sa ( her nasılsa…) ,
olsa olsa bunlar olmalıdır” diye düşünüyorum… Peki nedir bu anayasanın
önümüze koydukları :

* Yaşam bir okuldur…

Çoğumuz ilkokula başladığımızda, 5. sınıfa ulaşmayı çok uzak
görmüşüzdür. Derken orta okul, lise, üniversite yılları hızla gelip
geçer… Bu yıllarda amaç,  aldığımız derslerden geçmektir. Bu amaçla
çeşitli yazılı/sözlü sınavlar yapılır. Biz de o güne kadar
öğretilenleri, ama ezberleyerek, ama kopya çekerek sınavlarda
göstererek o derslerden geçeriz. Geçeriz ama, okul bittiğinde, daha
çoook öğrenilecek şeyin olduğunu anlarız…

İşin mesleki boyutunda daha öğrenecek çok şeyin olduğu açıktır… Benim
asıl vurgulamak istediğim, yaşamımızla ilgili de daha öğrenecek bir
çok şeyin olduğudur. Aslında okulda öğretilenler, yaşamımıza dair pek
fazla bir bilgi vermez. Yaşam kurallarını daha çok, ailemizden,
arkadaşlarımızdan, kısaca çevremizde bize yakın olanlardan
öğreniriz.

Yaşama dair kuralların bir çoğu gündelik sorunlarımızı çözmeye, daha
doğrusu yaşama uyum sağlamaya yöneliktir. Topluluk içerisinde nasıl
yemek yenileceğinden tutun da, dolmuşta ” müsait bir yerde inecek
var!” denilmesine kadar bir çok şeyi, kah birilerinin bize
anlatmasından, kah bizzat o durumun içerisinde bulunarak öğreniriz…

Yaşamın gündelik kurallarını, ya da “ritüellerini” öğrenmemiz, sadece
yüzeydedir ve ancak gündelik sorunlarımızı çözer. Oysa yaşama dair bir
çok sorun çok daha derindedir… Bunların çözümlenmesi bize
anlatılanların ve o güne kadar yaşadıklarımızın sınırlarının dışına
çıkar çoğu kez… Bu noktada her ne kadar başkalarının öğüt ve desteğini
alsak da, karşımıza çıkan olaylar, bize o güne kadar bilmediğimiz bir
çok şeyi öğretir.

“Bir musibet, bin nasihatten iyidir” lafı boşuna söylenmemiştir.
Çoğumuz, olgun yaşlarımıza rağmen, aynen sobanın sıcak olduğunu ancak
elini değdirdikten sonra anlayan bir bebek gibi, tüm yakınlarımızın
ısrarla aksini tavsiye etmelerine rağmen, bizzat o olayı yaşayarak
öğreniriz.  Bu sefer karşımızda bir öğretmen yoktur bize not tutturan…
Üstelik bir sınav da yoktur ardından… Ama yine de  fiilen
yaşadıklarımızı, zihnimizin bir köşesine nakşederiz…

“Öğrenmenin sonu yoktur” derler… Doğrudur… Mesleki/teknik konularda
bunu tartışmaya bile gerek yok… Bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi
içerisinde, bu durum kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yaşam kurallarına
gelince, o da öyle… Bakmayın şimdi benim böyle bir anayasa ile ortaya
çıktığıma… Yaşadığım süre boyunca öğrendiklerim, tümünde olmasa bile
birkaç maddesinde değişikliğe yol açabilir bu anayasanın…

Sonuç olarak her geçen gün, yaşamımızda yeni bir şeyler öğreniriz. Bu
açıdan bakıldığında yaşam bir okuldur… Bu okulun sınavı,
öğrendiklerimizin düzeyiyle ilgilidir. Ne kadar çok öğrenmiş isek,
yaşamımız da o kadar kolaylaşır. Bu okulda geçme ya da kalma yoktur,
yaşamı zorlaştırma ya da kolaylaştırma vardır… Önümüze konan dersleri
kavramakta ne kadar  zorlanırsak, yaşam da o kadar zor hale gelir… Bu
okulun bildiğimiz anlamda karnesi yok, ama tasdiknamesi mezarlıklar
müdürlüğünden veriliyor J

* Her şey öğrenilene kadar tekrarlanır…

Bir kısmımız okuldaki derslerimizde başarısız olduğumuzda, bütünlemeye
kalırız, bu arada ek dersler alırız, ve sonuçta gerçekten o dersi
öğrenmesek bile, kah şansımızın yardımıyla, kah torpille,  kah
öğretmenin acımasıyla o dersten geçeriz… Ama yaşam dersleri, formal
eğitimden farklıdır : Her ders öğrenilene kadar tekrarlanır…

Bu açıdan bakıldığında yaşam, formal eğitime göre çok daha
acımasızdır. Eğer bize öğretilmek istenen bir şey varsa, bu, eninde
sonunda “kafamıza vurula vurula” öğretilir. Bu noktada bir çok kişinin
yaşamında “hata” yada “pişmanlık” olarak algıladığı olayların aslında
almamız gereken bir “ders” olduğunu vurgulamak istiyorum.

Hata yapmak insana mahsustur… Hiç birimiz mükemmel değiliz… ( olsaydık
bu Dünya’da işimiz ne?…) Hatalar, insanların  deneme-yanılma
yöntemiyle öğrenmesine yöneliktir. İnsanlar denerler, yanılırlar, ders
almazlarsa bir daha yanılırlar ve bu yanılma süreci insanlar ders
alana kadar devam eder… Ne zamanki yanılma son bulur, insanlar dersini
almış olarak bir sonraki derse geçerler… (yaşamın bir okul olduğunu
unutmayalım…)

* Her şey dönücüdür…

Aslında bu kuralı atalarımız çok basit bir şekilde ifade etmişler : Ne
ekersen, onu biçersin!… Bu atasözü, bu kuralın özünü oluşturuyor.
İyi, ya da kötü her ne yaparsak, kesinlikle bize geri döner. Buna
“Bumerang etkisi” diyebiliriz…

Yine atalarımızın “iyilik yap, denize at, balık bilmezse halik bilir”
deyişi de bu kuralı özetliyor… ( bu arada halik kimdir, ben de
bilmiyorum, Haluk diye bir arkadaşım var ama, bu deyişe Haluk’u
koyunca, anlamsız oluyor… Balıkla Haluk’un bir ilişkisi yok yani…)
Yaptığımız her ne ise, bize katmerli olarak geri dönüyor. Bu noktada
bir şeye dikkatinizi çekmek isterim : Yaptığımız iyilik yada kötülüğün
illa aynı kişiden geri dönmesi gerekmiyor. Yaptığımız şeylerin
karşılığını, genellikler o kişiden değil, çok daha farklı kişilerden
alırız.

Sonuç olarak, yaptığımız her eylemin karşılığını alırız. Bu biraz
zaman alabilir… Eylemlerimizin karşılığını kısa sürede alamamamız,
bizi umutsuzluğa düşürmemelidir. Her şey dönücü olduğuna göre ,
eylemlerimizin karşılığını mutlaka alırız. Aradaki zaman farkı, bu
kuralın geçerliliğini değiştirmez… İyi şeyler yapan için sabırsızlık
bu kuralın görülmesindeki en büyük engeldir… Kötü şeyler yapan için de
bu kural geçerlidir, ama çoğu kez bu kişiler yaptıkları ile başına
gelenler arasında bir bağlantı kuramazlar… İyi şeylerde olduğu gibi
kötü şeylerde de “dönücülük” esastır. Ama yaptığı işin kötülüğünü
idrak edemeyenler, bu esası algılamakta da güçlük çekerler….

* Yaşam devingendir… Her inişin bir çıkışı vardır… Her çıkışın bir
inişi olduğu gibi…

Değişim, yaşamın dinamiğidir.  Her şey, sürekli değişir.  Değişim, her
zaman gelişim yönünde olmayabilir. Yaşamımızdaki değişimler,
birbirlerinin üzerine oturmuş sinüs eğrileri gibidir. Sözgelimi anlık,
saatlik, günlük, haftalık, aylık, yıllık periyotlarda yaşamımızın
çeşitli bileşenlerinde sürekli iniş çıkışlar olur. Bizim belirli bir
andaki ruh halimizi, bu tüm iniş çıkışların toplam bileşimi belirler.

Bunların dışında bir de uzun dönemli iniş çıkışlarımız vardır. Bunlar
periyodik olmadığı gibi insanın gelişmişlik düzeyine göre çok büyük
farklılıklar gösterir. Sözgelimi bazılarında bu üç-beş yıl
olabilirken, bazılarında bütün bir ömrü kapsayabilir. Bu yüzden bazı
insanlar, tüm yaşamları boyunca belirli bir yönde gidiyormuş gibi
görünebilir. Dışsal görünüş (kariyer, para, yaşam tarzı vb.) böyle
olsa da bu aslında kişinin insani gelişiminin düşük düzeyde olduğu
anlamına gelir.

Belirli bir gelişmişlik düzeyinde olan insanların yaşamları boyunca
birden fazla uzun dönemli iniş çıkışları olur. Gelişmişlik düzeyi
arttıkça, uzun dönemli iniş çıkışların periyodu kısalır, sayısı
artar : Aynen heyecanlandıkça artan kalp atışları gibi… (hatta beyin
kıvrımlarının sayısı ile uzun dönemli iniş çıkışların sayısı arasında
doğrusal bir ilişkinin olduğunu bile düşünüyorum. J )

Gerçek gelişim, uzun dönemli iniş çıkışlarımızın trendinin artış
yönünde olması ile gerçekleşir. Bunun anlamı, her inişimizin, bir
önceki dip noktamızdan daha yüksekte, her çıkışımızın zirvesinin de
bir öncekinden daha yüksek olması gerektiğidir. Aslında dip ve zirve
noktaları, bizim dışsal görüntümüzdür. Biz her zaman trendimizin
işaret ettiği noktada bulunuruz. Dışsal durumumuz, içinde bulunduğumuz
nokta konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bu yaklaşımın iki önemli sonucu
vardır :

Öncelikle, zirve noktalarımızda dışsal durumumuzun iyi olmasının
büyüsüne kapılıp, şımarmamalıyız. Ne de olsa ne oldum dememeli, ne
olacağım demeli… Eğer zirvemizde, dışsal durumumuza göre davranırsak,
dip noktalarımızda da bize dışsal görünümümüze göre davranılmasını hak
etmiş oluruz. Dışsal durumumuza göre değil de, trendimiz üzerinde
olması gereken yere göre davranırsak, dışardan mütevazi olduğumuz
şeklinde algılanırız. Oysa bu mütevazilik değil, haddini bilmektir…

İkinci olarak, dışsal durumumuzun dip noktalarda olması da bizi
ümitsizliğe sevketmemeli, kendimize olan saygımızı yitirmemeli ve
kendimize güvenmeliyiz. Eğer dip noktalarımızda dışsal durumumuza göre
davranırsak, diğer kişiler de öyle olduğumuza inanır. Çünkü
başkalarının bize duyduğu saygı, en fazla bizim kendimize duyduğumuz
saygı kadar olabilir. Dışsal durumumuza göre değil de, trendimiz
üzerinde olması gereken yere davranırsak, bu kez de kendini beğenen,
ukala bir kişi olarak algılanabiliriz. Yine bu kendini beğenmişlik
değil, değerini bilmektir….

Sonuç olarak dışsal durumumuz ne olursa olsun, başkaları tarafından
nasıl değerlendirildiğine aldırmaksızın, trendimiz, yani ana çizgimiz
üzerinde bulunduğumuz noktaya göre davranmalı, haddimizi ve değerimizi
bilmeliyiz… Kuşkusuz bunun için kendimizi tanıma ve trendimizi
algılama yönünde çaba göstermeliyiz.

* En değerli bilgi, kendimize ilişkin olandır…

Yaşamımız boyunca dışımızdaki bir çok kaynaktan bir çok bilgi alırız.
Dışımızdaki bilgi, her geçen gün hızla artıyor. Yine de tüm
bilinenler, zaman içerisinde bilinebileceklerin çok küçük bir bölümünü
oluşturuyor. Biz de tüm bilinebilenlerin çok ama çok küçük bir
bölümünü bilebiliyoruz. Üstelik yeni bir şeyler öğrendikçe, en azından
bizim açımızdan bilinmeyenle olan sınırımız da giderek arttığı için ve
böylece öğrenecek daha çok şeyin olduğunu anladığımız için, kendimizi
giderek daha fazla bilgisiz hissediyoruz. (Bu yüzden, kendimi en fazla
bilgili olarak hissettiğim dönem, üniversitelerin birinci sınıfları
olmuştur. Sınıfları atladıkça, giderek kendimi daha bilgisiz
hissetmişimdir…)

Bilgi, değer verildiği toplumlarda bir güç unsurudur. Geleceğimiz
bilgi toplumuna doğru ise, bilgimizi sürekli artırmak, gücümüzü de
artıracaktır. Ancak gerçek güç dışsal bilgide değil, içsel bilgidedir.
Yani kendimize ilişkin bilgidedir. Bu yüzden dışsal bilgiyi kazanmak
için gösterdiğimiz özeni, kendimize ilişkin bilgiyi araştırmaya, kendi
derinimize inmeye de göstermeliyiz. Yunus Emre’nin dediği gibi ;

İlim, ilim bilmektir,

İlim, kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır.

* Yaşam, seçimlerimizdir…

Yaşamımız boyunca karşımıza bizi karar vermeye zorlayan bir çok seçim
süreci  ortaya çıkar. Bu kararların bir çoğu gündelik yaşamımıza
ilişkin sıradan kararlardır. Sözgelimi o gün hangi kıyafeti
giyeceğimiz, öğlen hangi yemeği yiyeceğimiz, akşam sinemaya
gittiğimizde hangi filmi seyredeceğimiz, bu tür sıradan kararlara
örnektir. Bu tür kararları çoğu kez, aslında bir seçim yaptığımızın
bile farkına varmadan alırız. Ama bu tür sıradan kararların bile
belirli bir özelliği vardır : En azından o zaman dilimi içerisinde
diğer alternatiflerden vazgeçmek zorunda kalırız…  Yani her
seçimimizin bize, diğer alternatiflerden o süre için vazgeçilmesi gibi
bir maliyeti vardır. Yine de bu tür seçimlerimizin etkisi de sınırlı
olduğu için, bu maliyeti gözardı ederiz. Çünkü vazgeçilecek
alternatifleri sonraki günlerde yapabileceğimiz umarız.. (Ve bu umutla
da çoğu kez o an yaşanması daha doğru olacak şeyleri ıskalarız, yani
yaşamı erteleriz.)

Günlük, sıradan seçimlerimiz bile, yaşamımızın akışını değiştirebilir.
Sözgelimi bir arkadaş grubunun cumartesi akşamı için yaptığı programa
katılmakla evde kalıp maç seyretmek, o gün iş görüşmesine giderken
açık kahverengi yada lacivert takımı giymek , önemli bir randevuya geç
kalmamak için ağır işleyen bir trafikte araba kullanmaya devam etmek
ya da trafiği daha az olacağı varsayılan bir yola sapmak, sıradan
seçimler gibi görünse de, bu seçimlerimizin sonucunda daha bunun gibi
bir sürü “anlık” sıradan seçimlerimizin bileşimiyle hiç ummadığımız
noktalara ulaşmamız işten bile değildir. Bu yüzden sıradan
seçimlerimiz bile o günümüzün farklı şekillerde gelişmesine neden
olabilir. Ama çoğu zaman o gün beklemediğimiz , hoşumuza gitmeyen bir
gün geçirdiğimizde, böyle bir sonucun ortaya çıkmasını tesadüflere,
şanssızlıklara, aksiliklere bağlarız. Oysa bu sonucun ortaya
çıkmasında hiç farkında olmadığımız ve önemsemediğimiz “küçük”
seçimlerimizin “çok büyük” bir rolü olmuştur.

Küçük, sıradan seçimlerimiz bile önemlidir. Çünkü, anlık seçimlerin
bileşimi günlük yaşamımızı, günlük seçimlerimizin bileşimi de
yıllarımızı, yıllarımız da tüm yaşamımızı oluşturmaktadır. Yaşamımızda
gerçek şans yada tesadüflerin yeri, yok denecek kadar azdır. Bizim
şans yada tesadüf olarak tanımladığımız bir çok şey aslında birçok
seçimimizin bir araya gelmesinden oluşan doğal bir sonuçtur.

Gündelik, sıradan seçimlerimizin bile tüm yaşamımızı etkileme
olasılığını göz önünde bulundurursak, yaşamımızı önemli ölçüde
etkileyebilecek seçimlerde ne denli dikkatli olmamız gerektiği de
ortaya çıkar. Ailemizi seçemeyiz ama, arkadaşlarımızı, dostlarımızı,
eşimizi biz seçeriz. Okuyacağımız okulları, alacağımız eğitimi,
yapacağımız işi biz seçeriz. (bu noktada işsizlik ortamında bile
işimizi yine de bizim seçtiğimizi belirteyim. En azından çok daha
düşük ücretlere razı olarak, farklı işleri yapabileceğimizi gözden
kaçırmayalım.) Bu tür seçimler, gündelik seçimlere göre hem daha
doğrudan, hem daha uzun süre yaşamımızı etkiler.

Yaşamımız boyunca yaptığımız tüm seçimlerin, en doğru seçimler olması
olasılığı nerdeyse yok gibidir. Bu olasılık, tüm yaşamı boyunca
Borsada faaliyet gösteren bir yatırımcın her an en iyi kağıtlara
oynaması olasılığı kadar düşüktür. Borsacı da tüm alış ve satış
kararlarında en doğru kararı veremez : bazen kazanır, bazen kaybeder.
Önemli olan belirli bir zaman dilimindeki portföyün değerinin önceki
döneme göre artmış olmasıdır. Biz de yaşamımız boyunca aynı bir borsa
yatırımcısı gibi bir çok doğru ve yanlış kararlar veririz, önemli olan
seçimlerimizin toplam yaşanmışlık değeri üzerindeki etkisinin artı bir
değer bırakmasıdır.

Birçoğumuz, yanlış seçimlerimizi “pişmanlık” olarak değerlendirir ve
“keşke diğer yolu seçseymişim” diye kendimizi suçlarız. Oysa seçimin
“yanlış olması” ile “yanlışlığın sonradan ortaya çıkması” arasında çok
önemli farklar vardır. Bir çok durumda seçimlerimizin yanlış olduğunu
sonradan anlarız ama yine de pişmanlık duyarız. Oysa “yanlışlığı
sonradan anlaşılan” seçimlerimiz için hiçbir pişmanlık duymamıza gerek
yoktur. Çünkü biz o seçimi elimizdeki bilgilere göre içinde
bulunduğumuz duygu ve ruh hali ile yaparız. Eğer elimizdeki bilgilere
ve içinde bulunduğumuz ruh haline göre yaptığımız seçim doğru ise,
buna ilişkin davranışımız da doğrudur ve bundan bir pişmanlık
duymamamız gerekir.  Ancak çoğu kişi geçmişteki seçimleri
değerlendirirken seçimin yapıldığı andaki bilgilere ve ruh haline göre
değil, şu andaki bilgilere ve ruh haline göre yargılama yapar. Oysa
aradan geçen süre içerisinde hem seçim konusu şeye ilişkin
bilgilerimiz, hem de seçim anına göre ruh halimiz değişmiştir.
Geçmişte yaptığımız seçimin yanlışlığı, şu andaki bilgilerimize ve
değerlendirme ölçütlerimize göredir. Yani seçimin yanlışlığı sonradan
ortaya çıkmıştır.  Bu yüzden gerçekte pişman olunacak ve keşke
denilecek bir durum yoktur.

Şimdi geriye dönüp tüm pişmanlıklarımızı bu bakış açısıyla
değerlendirirsek, gerçekte geçmişimizde yaptığımız ve bugün yanlış
olarak değerlendirdiğimiz seçimlerimizin aslında bu kategoride olduğu
görülecektir. Diyelim ki seçim yaptığımız andaki koşullarımıza göre
bile yanlış bir karar verdik. En azından yaptığımız seçim sonucunda
bir eylem yapıyorsak, bu, yaşamımıza zenginlik katar ve eğer bu
yanlışlığımızdan bir ders almışsak yine de pişmanlık duymamamız
gerekir.

Asıl pişmanlık duyduğumuz konular bu yüzden yaptıklarımızdan değil,
yapmadıklarımızdan kaynaklanır. Çünkü o anda yapmadıklarımızı çoğu kez
bir daha yapma fırsatı bize tanınmaz… Yaşam bir akarsu gibidir… Aynı
suda iki kere yıkanamayız….  Bu yüzden çoğu kez farkında olmadan,
yaşamımızın yönünü değiştirebilecek bir çok olayı gözden kaçırırız…
farkında olamamak, doğaldır… Ama öyle olaylar vardır ki, adeta
gözümüzün içine sokulmuştur ve biz onu görememişizdir.  İşte
pişmanlıkların kaynağı da buradadır…

Yaptıklarımızdan değil de, yapamadıklarımızdan pişman olduğumuza göre,
içinde bulunduğumuz anda olası tüm yaşantı seçenekleri için gözümüzü
açık tutmalıyız.  Hata yapmamaktan korkmamalıyız, çünkü hatalarımız
derslerimizdir almamız gereken… Eğer dolu dolu yaşamak istiyorsak, ne
kadarı mümkünse yaşantı seçeneklerimizden, o kadar fazlasını
denemeliyiz…

* İçimizdeki ses, doğruyu gösterir…

Yaşamımız  seçimlerimiz olduğuna göre, doğru seçimleri bize kim
gösterecek ?…  Çoğumuz, yaşamımızla ilgili önemli karar aşamalarına
geldiğimizde çevremizdeki kişilerin fikirlerini alırız. Özellikle bu
kişiler, “yaşam okulu”nda bizden daha üst sınıflarda ise, onların
fikirlerine daha çok güveniriz.

Bir çoğunuzun karşı çıktığını duyar gibiyim, ama, ille de birilerinden
fikir alacaksak, bu anne ve babalarımız olmalı… Neden mi ? Her ne
kadar kuşak çatışması olsa ve birbirimizi bir türlü anlamıyor gibi
görünsek de, anne ve babalar, çocuklarının iyiliklerini yürekten
isterler ve bize nazaran daha tecrübelidirler…  Sonra yakın
dostlarımızın fikirleri de bizim için önemlidir… Çünkü gerçekten bizim
iyiliğimizi isterler… Üstelik anne ve babalarımızla
paylaşamadıklarımızı çoğu kez onlarla paylaşırız… Ama çoğu kez yaşam
okulunda onlar da bizimle aynı sınıftadır… Ve biz ilkokul birinci
sınıf öğrencisinden, okuma yazma dersi almaya çalışırız.

Seçimlerimiz, hele de önemli seçimlerimiz öncesinde çevremizde her
kafadan bir ses çıkar… Deyim yerindeyse kafa karış oluruz…  Ailemiz ve
dostlarımız bir yana, tavsiyede bulunan o kadar çok kişi olur ki, bir
anda kendimizi, Nasreddin Hoca ve oğlunun eşekle pazara gitmesi
fıkrası ortamında buluveririz. Bir de bakmışız ki, eşeği
sırtlanıvermişiz…

Çevremizde, tavsiyelerine güvenebileceğimiz birileri olmalı, ama, her
tavsiyeyi, akıl ve gönül süzgecimizden geçirmeliyiz. Sonuçta tavsiyede
bulunan da bir insandır ve o da hata yapabilir… Öyleyse, bize en doğru
yolu kim gösterecektir ? Cevap açık, içimizdeki ses…

Çoktan seçmeli sınavları hatırlayın, doğru cevabı bilmiyoruz,
seçenekleri en az üçe yada ikiye indirgiyoruz… O anda bir atış
yapmamız lazım, atıyoruz… Fakat sınavın ortalarında bu atışımızı
siliyor ve başka bir cevapla değiştiriyoruz… Sınavdan sonra
öğreniyoruz ki, ilk attığımız doğru imiş !… İster sezgi deyin, ister
içimizdeki ses deyin, içimizdeki bir şeyler, bize farkında olmadan
doğruları göstermekte… Ama biz kulaklarımızı çevremizin sağır eden
gürültüsüne o kadar açmışız ki, içimizden gelen cılız sesi
duyamıyoruz…  Oysa, kendimizi tanımak için çıkacağımız iç yolculukta
bu sesleri daha yakından duyarız… Bu sesler bize yönümüzü gösterir. Bu
yüzden, eğer içinizdeki sesi duyabiliyorsanız, onu dinleyin ve
“yüreğinizin götürdüğü yere gidin…”

* Her işte bir hayır vardır…

Yaşamımızın iniş çıkışları arasında, yolumuzun bütününü göremeyiz
( çoğu kez buna imkan da yoktur) ve içinde bulunduğumuz durumu sadece
o anın koşullarına göre değerlendiririz. Eğer o andaki sonuç, bize
olumlu görünüyorsa seviniriz, olumsuz görünüyorsa üzülürüz… Tüm bu
sevinç ve üzüntüler, bir sonraki adımı dikkate almadan gerçekleşir.
Çoğu kez sevindiğimiz noktanın biraz ilerisinde üzüntü, üzüldüğümüz
noktanın biraz ilerisinde de sevinç bekler bizi oysa…

Bu yüzden hiçbir şey göründüğü gibi değildir… An’ı yaşamak lazım ama,
ama o anın sürekli olmayacağını da bilmemiz lazım… Aslında ne çok
üzülecek, ne de çok sevinecek şeyin olmadığını bilmek, yaşamımızı daha
anlamlı kılacaktır…

Sevinçler için bir şey demiyorum ama üzüldüğünüz olayları
değerlendirirken lütfen bu kuralı göz önünde bulundurun : Her işte bir
hayır vardır… Bu kuralın özü, sizi o an içinde bulunduğunuz durumun,
bir süre sonra aslında o kadar kötü olmadığı, hatta iyi bile olduğu
gerçeğine dayanır… Başımdan öyle büyük olaylar geçti ki, “bundan daha
kötüsü olamaz” dediğim bir çok olayda bir süre sonra anladım ki,
olayın o şekilde gerçekleşmesi benim için çok daha iyi olmuş !… Siz
de içinde bulunduğunuz kötü olayları değerlendirirken, bir sonraki
adımın sizin için daha iyi olabileceğini her zaman göz önünde
bulundurun.

* Gerçeklerimiz, değerlerimizdir…

Yaşamımız böylesine değişken olduğuna göre, bugün için iyi olarak
değerlendirdiğimiz bir olayın, yarın bizim için olumsuz sonuçlanması,
ya da kötü olarak değerlendirdiğimiz bir olayın yarın önümüzde yeni
ufuklar açması mümkün olabildiğine göre, şu an içinde bulunduğumuz
durumun gerçekliğine ne kadar güvenebiliriz ?…

Her şey süratle değişiyor : Bu gün dost bildiklerimiz yarın
düşmanımız, bugün kötü bildiklerimiz yarın melek olabiliyor… Tüm bu
değişkenlik arenasında, en azından zamanının değişim rüzgarına daha
güçlü tutunabilen bir olgu yok mudur ?  Elbette vardır : Bunlar
değerlerimizdir.

Farkında olarak, yada olmayarak, hepimizin yaşamında önem verdiği
değerler vardır.  Geçici, yada kalıcı olsun, bu değerlerimiz
yaşamımıza yön verir. Bu değerlerin bir kısmı, suya yazılan yazı gibi,
ilk meltem rüzgarında ortadan kaybolur. Ama bunların arasında öyle
değerlerimiz vardır ki kayaya kazınan yazı misali fırtınalar bile onu
yok edemez…  İşte bizim gerçeğimiz, kayaya kazınan yazı misali her
türlü fırtınaya dayanıklı değerlerimizdir. Bu değerler ki, biz var
olmadan önceden de vardılar, biz yok olduktan sonra da varolacaklar…
Artık buna göre düşününün, sizin gerçekleriniz ne ?… (Para demeyin
sakın J , para icat edilmeden önce de bunlar vardı…)

* Sınırlarımız, düşüncelerimiz ve hayallerimizdir…

Yaşam hepimize aynı olanakları sunmaz, kimimiz çok daha gerilerden
başlarız yaşam okuluna… Çoğu kez, yaşamımızın kötü gidişatını
bağlayacak bir çok sebep buluruz dışarımızdan… Ve deriz ki kendi
kendimize “saha yok, tesis yok, benden bu kadar, daha fazlasını
yapamam!…”

Şu anda, bu yazıyı okuduğunuz anda geriye yaslanın ve düşünün : ” Neyi
yapamıyorum ?, Niye yapamıyorum ?” Neyi yapamadığınızı kuşkusuz çok
açık ortaya koyabilirsiniz, çünkü henüz yapmamışsınızdır. Ama niye
yapamadığınız konusunda biraz daha derinlemesine düşünün derim. Sakın
bu gerekçeler, sizin o şeyi yapamayacağınız düşüncesinden
kaynaklanıyor olmasın : )

Çoğu kez yapamadıklarımızın en esaslı nedeni, bizim onu
yapamayacağımıza dair düşüncemizdir. Çünkü bu düşünce ile kendimizi
yapamayacağımıza inandırdıktan sonra, neden yapamadığımıza ilişkin
mazeretler üretmeye başlarız. Oysa o şeyi yapabileceğimizi
düşünseydik, bu kez onu nasıl yapabileceğimizi araştırmaya başlardık.
Bir kez bu araştırma başladıktan sonra (liberal ekonomideki “görünmez
el” gibi) onu nasıl yapabileceğimize ilişkin bir çok ipucu önümüze
seriliverir…

Her şeyinize sınır koyabilirsiniz, ama asla düşüncelerinize ve
hayallerinize sınır koymayın… Çünkü ulaşabileceğiniz en son nokta,
düşünebildiğiniz, hayal edebildiğiniz yerdir, onun ötesine ulaşmanız
mümkün değildir. Bu yüzden çıtayı yüksek tutmalıyız !

Hayallerimiz, rüyalarımızdır… Rüyalarınızı düşünün bir kez… Orada
herhangi bir sınır koyuyormusunuz ?… Koyamazsınız, çünkü rüyalarınızı
yönlendiremezsiniz…  Rüyalarımızda alabildiğine özgürüz… Zaman, mekan,
kurallar, hiç biri bizi bağlamaz… Ama uyandığımızda ( ya da
uyuduğumuzda) kendimizi çevreleyen bir çok duvara bağlanmış bir çok
zincire sahibizdir. Aslında ne bir duvar, ne de bir zincir vardır.
Çocukluğumuzdan itibaren bize onların varolduğu söylenmiştir ve  bizde
düşüncemizde onları varsaymışızdır.

Aranızda mutlaka gördüğü iç içe rüyaların etkisinden uzun süre
kurtulamamış olanlarınız vardır : Bir türlü uyanamıyorsunuz ! ( Halk
arasında karabasan da denir…)  Gerçekten (!) uyandığınızda ise, neyin
rüya, neyin bu yaşam olduğunu karıştırıyorsunuz… Bu deneyimi
yaşayanların aklına ister istemez şu soru geliyor : Ya bu da bir
rüyaysa ! ( Rüya olmadığını anlamak için de hemen bir yanımızı
çimdikleriz, sanki rüyamızda kesilen parmağımız acımıyormuş gibi !)

Rüyalarımızdaki özgürlüğümüz, yaşamımıza da yön göstermeli…
Rüyalarımızda koymadığımız sınırları yaşamımızda niye koyuyoruz
ki ?…  Çünkü koyduğumuz tüm bu sınırlar bize ya başarısızlık, ya da
pişmanlık olarak geri dönüyor. Başarısızlık, bir sonraki deneyimle
atlatılabilir, ama yaşanmamışlıklardan doğan pişmanlığı kim telafi
edebilir ki?….

* Mutluluk; düşünce, söylem, eylem birliğinde gidilen yoldadır…

Mutluluk üzerine o kadar çok söylenmiş ve yazılmış ki… Mutluluğun
resmi çizilmez, anlatılmaz da… Sadece yaşanır, o kadar…  Bir çoğumuz
mutluluğu belirli bir hedefe varma olarak görürüz:  Okulu bitirmek, iş
bulmak, istediğimiz birisiyle evlenmek, terfi etmek … Oysa bu
hedeflere ulaştığımızda, kendimizi bir boşluk içerisinde hissederiz…
“Tamam, diplomayı aldım, ama ya sonra… İş buldum ama, ya sonra…
Evlendim ama ya sonra…” Sonrası meçhul… Bizi mutlu edeceğini
sandığımız şeyin, aslında onu elde etmede değil de, “elde etme uğrunda
gösterdiğimiz çabalarda” olduğunu, ancak onu elde ettikten sonra
anlarız. Aslında gidilen yer değil, gidilen yoldur mutluluk veren…

Eğer mutluluğunuzu gelecekteki bir takım olayların gerçekleşmesine
bağlamış iseniz, büyük bir yanılgı içerisindesiniz demektir. Çünkü
asıl mutluluk kaynağını, yani ona ulaşmak için gösterdiğiniz çabaların
değerini es geçmişsiniz demektir. An’ın değerini, anında yaşayın…

An, ne zaman değerli olabilir ? Ve biz bunu nasıl hissederiz ?  On
puanlık uzmanlık sorusu… Kuşkusuz bu sorunun bir tek cevabı yoktur.
Olsa olsa burada kendi yaklaşım açımı ortaya koyabilirim… An, düşünce,
söylem ve eylem birliğinde değerlidir. Fazla söze gerek yok, anlamı
kendiliğinden ortaya çıkıyor : Ne zamanki düşüncelerimizi sözlerimize
yansıtamıyor ve ne zaman ki söylediklerimizi yapamıyor ve yaşayamıyor
isek, o anı tam olarak yaşamıyoruz demektir. Tam olarak yaşanmayan bir
an’ın ise mutluluk vermesi mümkün değildir…Şimdi sandalyenizden geriye
yaslanın ve düşünün : Yaşamınızın ne kadarını “tam” olarak
yaşıyorsunuz ?  Ve sizce tüm bu eksikliklerine rağmen, mutluluk
beklentiniz biraz fazla değil mi ?….

* Yaşam, sevgidir…

Yaşam, 168 kenarı olan ( attım, kimse ukalalık yapmasın…) bir elmas
gibidir… O kadar çok yüzeyi ve köşesi (bıçak sırtı dengesi) vardır ki…
Bu yazımda bu yüzey ve köşelerden bir kısmına, ancak benim için en
önemli olanlarına değiniyorum… Bu yazıyı on yıl sonra kaleme alacak
olsam, daha bir çok yüzey ve köşelerine değinebilirdim. Ancak,
şimdilik benden bu kadar…

Yaşamın algılayabildiğim yüzeylerini aktarmaya çalışırken;
hammaddesini, özünü vermez isem eksik kalacağını düşündüm. Bu da, bir
çok insanın gündelik yaşamda ağzından düşürmediği, ancak içinde
bulunduğu ruh haline göre tanımladığı, çoğu zaman da eksik algıladığı
bir kavram : Sevgi…

Sevgi deyince ilk anda karşı cinsle ilgili hissettiğimiz duygular akla
gelir… Hepimiz insanız, bundan doğal bir şey de yok… Ama sadece bu
kadar mı ? Sevgi bu kadar basit mi ?…

Aranızda annesini ve babasını sevmeyen var mı ? ( Hain evlat Ökkeş,
elini gördüm, indir o elini, yoksa…) Ya peki kardeşini… ( Bak,  eli
hala havada, doktorlar yetişse bari…)  Aranızda kedisi olan var mı ?
Ya da köpeği ? Ya da akvaryumu olan ? Ya da saksıda menekşesi,
fesleğeni olanlar ? Tüm bunlara karşı hissettiğiniz şey sizce nedir ?
(Bazılarınızın aklında hala karşı cins kaldı ve bir alaka kurmaya
çalışıyorsunuz değilmi ? bekleyin, kuracaz… )

Sevgi, sevdiğimizi ileri sürdüğümüz şeye verdiğimiz değer, ve bunun
için duyduğumuz saygıdır aslında… Bu öylesine bir değerdir ki, bizim
yakın çevremizde yer alır, bizim varlığımızdan güç alır ve varlığı
bize güç katar…  An’larda kendimizi sevdiklerimizle ve bizi sevenlerle
tanımlarız. Diğer bir deyişle, bizi var eden ve bizle var olan sevgi
ile yaşarız.

Hepimiz, farkında olsak da olmasak da, bir çok şeyi seviyor ve bir çok
şey tarafından seviliyoruz. Bir an için yaşamımızda, sevginin hiçbir
türünün olmadığını varsayalım : Buna yaşam denir mi ? Sevgi, bizi yaş

Mehmet Cemil Özden

KADININ TEPESİNİ ATTIRMAYACAKSIN..

Mayıs 8, 2007

whikery_yuz.jpg

 Kadının tepesini attırmayacaksın.

Bu mitinglerde neden hiç kavga çıkmadı düşündünüz mü?

Orada da fikir ayrılıkları yok muydu?

Vardı. Ama kimse kimseye saldırmadı.

Sloganlar, dövizler nasıl yaratıcı, yumuşak ama
anlamlıydı… Neden?

Neden biliyor musunuz?

Çünkü kadınların mitingiydi…

Kadınların muhtırası…

5 yıldır susan kadınların…

Kadın işte böyledir aslında.

Her yerde böyledir. Evde, işte, kocasıyla,
sevgilisiyle, annesiyle, çocuğuyla…Böyledir. Hoş
görür, susar.

O anlasın ister önce…

Sonra ufak tefek sitemlerde bulunur. Olmadı mı?

Son çaresi muhtıradır.

Pardon, sondan bir evvelki…

Son çare duruma, konjonktüre veya adamına göre
değişir.

Mesela evde…

Önce “Herkes kendi dağınıklığını toplasın” diye
uyarır. “Bak bu sefer ben topluyorum ama bir daha
yapmam” der.

Sonra küser. Surat asar. Ama hâlâ kimse onu ciddiye
almaz.

Sonra bir gün eve geldiklerinde her yerin dağınık
olduğunu, bulaşıkların yıkanmasını bırak, sofradan
bile kaldırılmadığını, yatakların darmadağın,
kirlilerin yerlerde süründüğünü görürler. Evi b.k.
götürüyordur yani… Yemek mi? Ne yemeği?

O zaman anlarlar. Annenin tepesi atmıştır.

Bu bir nevi muhtıradır.

Herkes kendine gelir. En azından bir süreliğine…

Kocasıyla farklı mı sanki…

Saçını kestirir, fark etmez. Yine de, “Nasıl olmuş? ”
diye sorar, “Ne nasıl olmuş? ” cevabını alır.

Akşam makyajlı, şık kıyafetli karşılar, “Ne o?
Hayırdır? Bir heves mi geldi sana, nedir? ” gibi alay
konusu olur.

– Şunu yapalım?

– Hayır.

– Bunu yapalım?

– Hayır!

Eeee… İşte o zaman bir bakarsın ki kadın işe
giderken çekmecesinde duran ve uzuuun zamandır elini
bile sürmediği sutyenini giymiş.

Dantelli, bordo olanı…

Bilmem anlatabildim mi?

Bu da bir nevi muhtıradır…

Sevgilisiyle peki?

Bir iki defa aradığında telefonun açmaz adam. Araması
gerektiğinde aramaz ya…

Ya da bir gece ortadan kaybolur. Söylediği gerekçeye
de bir türlü inanmaz kadın hani…

Ne yapar?

O da telefonunu kapatır.

Anlayana tabii…

Bu muhtıra değil de nedir?

Kadın çabalar. O, söylemeden anlasın ister.

Ama…

Anlamıyorsa…

Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri,
tepesi atmış kadındır.

Akıllı olacaksın.

Kadının tepesini attırmayacaksı n.

Hı, bu arada “son çare” demiştim ya, “Kadının son
çaresi muhtıra değildir” diye…

Son çaresi nedir biliyor musunuz? Çeker gider.

Ama inanın ki kadınsız o ev, o kalp, o ten bir işe
yaramaz.

Kadınsız ülkede de yaşanmaz

ALDATILDIĞINI HİSSETMEK(GERÇEK BİR OLAY )

Şubat 20, 2007

12.gif

Bir adam anlatıyor ve bir avukat dinliyor:
— Karımı 1998’in sonbaharında kaybettim…Yedi senelik evliliğimizin iki
senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.Karım , her evlilik
yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, “Bunlar bizim hayatımızın
gölgeleri” derdi.. Öldüğünde,yedi tane resmimiz vardı.97’in bir gecesinde
onu aldattım.Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar
sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi
tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece “Biliyorum” dedi.
İzmir’e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim.Fotoğraflarımıza
bakıyordum yine… Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün
fark
ettim.A.R.K.A.S.I.N. Gerisi için yılları yetmemişti.Ama sanırım “Arkasına
bak”yazmaya filan niyetlenmişti.
Hemen çerçevelerin arkasına baktım.Hiçbir şey yoktu.Sonra birşey dürttü
beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyormusunuz,herbirinin
arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler
yazmıştı.1997’dekiresmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden

şu sözler çıktı: “14 Mart1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi
baktı /Söylemene gerek yok,biliyorum…” 2002’deyiz. Onu kaybedeli
4,aldatalı 5 yıl oluyor.İçim acıyor şimdi. Çünkü kadınlar biliyor,
hissediyor..Sadece paylaşmak istedim.seni seviyorum diyenin sevgisinden
şüphe et.Çünkü;aşk sessiz,sevgi dilsizdir

YERDE ÇAMUR GÖKTE YILDIZLAR !!!!

Şubat 18, 2007

YERDE ÇAMUR GÖKTE YILDIZLAR! ! !
İkinci Dünya Savaşı sırasında kocam, Kaliforniya’daki Mojave çölüne yakın bir askerî üste görev almıştı. Ona yakın olmak için ben de bu beldeye taşındım. Fakat bu yerden nefret ediyordum. Hayatımda bu kadar mutsuz olduğumu hiç hatırlamıyordum.
Derken, kocamın Mojave çölünde manevraya çıkmasıyla küçük bir evde tek başıma kaldım. Sıcak tahammül edilemez bir dereceydi; nadir kaktüslerin gölgesinde, sıcaklık 52 dereceye kadar yükseliyordu.
Etrafımda Meksikalılar ile Kızılderililerden başka kimse yoktu. Onlar da İngilizce bilmiyorlardı. Mütemadiyen rüzgâr esiyor; yediğim yemekler, soluduğum hava kumla doluyordu.
O kadar mutsuzdum ki, dayanamayıp annemlere bir mektup yazdım ve baba evine döneceğimi haber verdim. Bu hayata bir dakika daha tahammül edemeyeceğimi, hapishanelerdeki hayatın bile bundan bin kat iyi olduğunu söyledim.
Babam mektubuma iki satırla, evet, sadece iki satırla cevap verdi. Öyle iki satır ki, onları ömrüm oldukça unutamayacağım. İşte hayatımı değiştiren iki satır:
İki adam hapishane parmaklarından dışarı bakıyorlardı. Biri yerdeki çamurları, öteki gökteki yıldızları görüyordu.
O iki satırı defalarca okudum. Kendi kendimden utanıyordum. Babamın bu kısa ama çok net uyarısı karşısında, benim durumumda neyin iyi olduğunu keşfetmeye karar verdim: Benim de yıldızlara bakmaya alışmam gerekiyordu.
İlk işim, yerli Kızılderililerle ahbaplık kurmaya çalışmam oldu. Onlar da bu çabamı boşa çıkarmadılar. Bilakis, yaptıkları dokumalar ve çanak çömleklerle ilgilenmem üzerine bana turistlere satmaya yanaşmadıkları en güzel parçalarını hediye ettiler.
Sonra, kaktüslerin ve diğer çöl bitkilerinin ayrı ayrı türlerini inceledim. Bozkır hayvanlarını öğrendim, çölde güneşin batışını seyrettim ve çöl kumlarının okyanusun dibi gibi olduğu milyonlarca yıl öncesinden arta kalmış deniz kabuklarını aradım.
Bendeki bu büyük değişiklik neden ileri gelmişti? Mojave çölünden mi? Hayır, çöl daha önce ne idiyse, gene oydu. Kızılderililer de değişmemişlerdi. Değişen, bendim. Daha doğrusu, bakışımı değiştirmiştim. Böyle yaparken de, üzücü bir tecrübeyi hayatımın en heyecanlı bir macerası haline getirmiştim. Bu heyecanın tesiriyle oturup bir de roman yazdım.
Kendim için kendi ellerimle kurduğum hapishanenin dışarısına bakmış ve en sonunda yıldızları keşfetmiştim…

Thelma THOMPSON

Artık biliyorsunuz…

Şubat 15, 2007

Artık Biliyorsunuz….


Genç ve yeni evli çift balayına gidiyorlar… eve döndükten sonra düğün hediyelerini toparlıyorlar, tablolar duvarlara asılıyor, vazolar ve süsler evin dört bir yanına yerleştiriliyor, derken sıra mektupları açmaya gelince bir de bakıyorlar çok şık bir zarfın içinde, ertesi akşam için çiftin en sevdikleri operete en iyi yerden bir davetiye… ve zarfın üzerinde sadece şu yazıyor:
‘Bu iyiliği sizin için kim düşündü biliyor musunuz..?’
Karı koca birbirlerine bakıyorlar, bunu yapacak kimse akıllarına gelmiyor. Ama yine de ‘Ne düşünceli dostlarımız var, ne hoş bir sürpriz?’ diye mutlu oluyorlar…
Ertesi akşam operaya gidiyorlar, izlemeye doyamadıkları son derece güzel bir gece geçiriyorlar, ve eve dönünce bir de bakıyorlar ki… kapı açık, ev tamtakır olmuş, ne var ne yoksa gitmiş, bütün o güzel düğün hediyeleri, gelinin mücevherleri, kasadaki bütün paralar… Hepsi gitmiş! Karı koca şoktalar ve deli gibi evin içinde dolanırken adam masanın üzerinde bir not buluyor. Davetiyenin üzerindeki el yazısıyla aynı ve şu yazıyor:
‘Artık biliyorsunuz…’

alıntı.

Mimar Sinandan Mektup Var

Şubat 11, 2007

k_osman_k_suleymaniye.jpg

 

Mimar Sinandan Mektup Var

Birkaç yıl önce, Süleymaniye Camii’sinin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm bulunamazsa, koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. Caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. Ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş.

Hemen Türkiye’nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış. Tartışmalar sürerken caminin içinde büyük bir karmaşa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü mimar, mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken, kazara, gizli bir bölme bulmuş. Bölmede, üzerinde eski yazı olan bir not varmış. Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu belgelenmiş.

Bu kağıt parçası bizzat Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan bir mektupmuş. Mektupta yazılanlar tercüme ettirilince ortaya şöyle bir metin çıkmış. ‘Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz.’ Koca Sinan, kademe kademe, kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyormuş. Heyet Sinan’ın söylediklerini aynen yapmış. Süleymaniye camisi böylelikle kurtarılmış. Bu mektup şu an Topkapı Sarayı’nda saklanıyormuş.

alıntı

“OY” KIYMETİ BİLMEK.

Şubat 8, 2007

                                         “OY” KIYMETİ BİLMEK

Bir ülkenin millet meclisinde…
Komunistler, faşistler, liberaller, tutucular,
ateistler, teistler, deistler, inanmışlar…

Olur mu?

Seçilebilmişlerse olur tabii…!

Rejimi inkâr eden söylemlerle seçim kazanmışsa,
“kazanandan” Cumhurbaşkanı olur mu?

Evet …!

Birlik ve beraberlik, huzur ve barış olur mu?

İşte o olmaz…!

Denizce

 

Çaresizseniz, çare “siz” siniz !