YAŞAM ANAYASASI ÜZERİNE BİR DENEME..

Ülkelerin, kurumların, velhasıl insanların dahil olduğu çeşitli
grupların işleyişini belirleyen anayasalar mevcut… Peki bir insanın
yaşamını düzenleyen bir “yaşam anayasası”ndan söz etmek  mümkün olamaz
mı?..

Aslında uzun süredir üzerinde düşündüğüm ve bir çok dostumla
paylaştığım bir konu bu yaşam anayasası… Ama sorun şurada : Ülke
anayasalarını, ilk başta kurucu meclis belirliyor ve belirli bir
çoğunluk sağlanırsa değiştirilebiliyor. Kurumların anayasası da,
kurucu üyelerinin oylarıyla belirleniyor ve değiştirilmesi de yine
aynı üyelerin belirlediği koşullara göre yapılıyor… İnsan yaşamı söz
konusu olduğunda ise  bir çok sorun ortaya çıkıyor…  Yaşamın bir
anayasası var mıdır ? Varsa bunlar nasıl belirlenmiştir ve bunların
kuralları nelerdir ?

Yaşama ilişkin bir “kurucu meclis” tartışması bizi çok değişik
noktalara götürebilir, aynen yaşama ilişkin kuralların yazılı olduğu
kaynaklardaki gibi… Bütün bu konulardan bağımsız olarak  sadece ve
sadece kişisel bilgi birikimi ve de özellikle deneyimlerimden yola
çıkarak, yaşama ilişkin bazı kuralların yaşamıma yön verdiğini
belirtmek istiyorum. Kuşkusuz bu kuralların (bugünkü anlayış
düzeyimizde) hiçbir bilimsel temeli yoktur. Yani bu kuralların
istatistiksel verilere dayanılarak kanıtlanması imkansızdır. Fakat
yine de, en azından bir kişinin ( o da benim…) yaşam düzleminde
kanıtlanmış ve gerçeklik kazanmıştır…

Yaşamıma yön veren kuralların, yazımın başlığında olduğu gibi, tüm
zamanlarda ve herkes için geçerli bir “anayasa” olduğunu iddia
etmiyorum, ancak “eğer yaşamın bir anayasası var sa ( her nasılsa…) ,
olsa olsa bunlar olmalıdır” diye düşünüyorum… Peki nedir bu anayasanın
önümüze koydukları :

* Yaşam bir okuldur…

Çoğumuz ilkokula başladığımızda, 5. sınıfa ulaşmayı çok uzak
görmüşüzdür. Derken orta okul, lise, üniversite yılları hızla gelip
geçer… Bu yıllarda amaç,  aldığımız derslerden geçmektir. Bu amaçla
çeşitli yazılı/sözlü sınavlar yapılır. Biz de o güne kadar
öğretilenleri, ama ezberleyerek, ama kopya çekerek sınavlarda
göstererek o derslerden geçeriz. Geçeriz ama, okul bittiğinde, daha
çoook öğrenilecek şeyin olduğunu anlarız…

İşin mesleki boyutunda daha öğrenecek çok şeyin olduğu açıktır… Benim
asıl vurgulamak istediğim, yaşamımızla ilgili de daha öğrenecek bir
çok şeyin olduğudur. Aslında okulda öğretilenler, yaşamımıza dair pek
fazla bir bilgi vermez. Yaşam kurallarını daha çok, ailemizden,
arkadaşlarımızdan, kısaca çevremizde bize yakın olanlardan
öğreniriz.

Yaşama dair kuralların bir çoğu gündelik sorunlarımızı çözmeye, daha
doğrusu yaşama uyum sağlamaya yöneliktir. Topluluk içerisinde nasıl
yemek yenileceğinden tutun da, dolmuşta ” müsait bir yerde inecek
var!” denilmesine kadar bir çok şeyi, kah birilerinin bize
anlatmasından, kah bizzat o durumun içerisinde bulunarak öğreniriz…

Yaşamın gündelik kurallarını, ya da “ritüellerini” öğrenmemiz, sadece
yüzeydedir ve ancak gündelik sorunlarımızı çözer. Oysa yaşama dair bir
çok sorun çok daha derindedir… Bunların çözümlenmesi bize
anlatılanların ve o güne kadar yaşadıklarımızın sınırlarının dışına
çıkar çoğu kez… Bu noktada her ne kadar başkalarının öğüt ve desteğini
alsak da, karşımıza çıkan olaylar, bize o güne kadar bilmediğimiz bir
çok şeyi öğretir.

“Bir musibet, bin nasihatten iyidir” lafı boşuna söylenmemiştir.
Çoğumuz, olgun yaşlarımıza rağmen, aynen sobanın sıcak olduğunu ancak
elini değdirdikten sonra anlayan bir bebek gibi, tüm yakınlarımızın
ısrarla aksini tavsiye etmelerine rağmen, bizzat o olayı yaşayarak
öğreniriz.  Bu sefer karşımızda bir öğretmen yoktur bize not tutturan…
Üstelik bir sınav da yoktur ardından… Ama yine de  fiilen
yaşadıklarımızı, zihnimizin bir köşesine nakşederiz…

“Öğrenmenin sonu yoktur” derler… Doğrudur… Mesleki/teknik konularda
bunu tartışmaya bile gerek yok… Bilim ve teknolojinin hızlı gelişimi
içerisinde, bu durum kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yaşam kurallarına
gelince, o da öyle… Bakmayın şimdi benim böyle bir anayasa ile ortaya
çıktığıma… Yaşadığım süre boyunca öğrendiklerim, tümünde olmasa bile
birkaç maddesinde değişikliğe yol açabilir bu anayasanın…

Sonuç olarak her geçen gün, yaşamımızda yeni bir şeyler öğreniriz. Bu
açıdan bakıldığında yaşam bir okuldur… Bu okulun sınavı,
öğrendiklerimizin düzeyiyle ilgilidir. Ne kadar çok öğrenmiş isek,
yaşamımız da o kadar kolaylaşır. Bu okulda geçme ya da kalma yoktur,
yaşamı zorlaştırma ya da kolaylaştırma vardır… Önümüze konan dersleri
kavramakta ne kadar  zorlanırsak, yaşam da o kadar zor hale gelir… Bu
okulun bildiğimiz anlamda karnesi yok, ama tasdiknamesi mezarlıklar
müdürlüğünden veriliyor J

* Her şey öğrenilene kadar tekrarlanır…

Bir kısmımız okuldaki derslerimizde başarısız olduğumuzda, bütünlemeye
kalırız, bu arada ek dersler alırız, ve sonuçta gerçekten o dersi
öğrenmesek bile, kah şansımızın yardımıyla, kah torpille,  kah
öğretmenin acımasıyla o dersten geçeriz… Ama yaşam dersleri, formal
eğitimden farklıdır : Her ders öğrenilene kadar tekrarlanır…

Bu açıdan bakıldığında yaşam, formal eğitime göre çok daha
acımasızdır. Eğer bize öğretilmek istenen bir şey varsa, bu, eninde
sonunda “kafamıza vurula vurula” öğretilir. Bu noktada bir çok kişinin
yaşamında “hata” yada “pişmanlık” olarak algıladığı olayların aslında
almamız gereken bir “ders” olduğunu vurgulamak istiyorum.

Hata yapmak insana mahsustur… Hiç birimiz mükemmel değiliz… ( olsaydık
bu Dünya’da işimiz ne?…) Hatalar, insanların  deneme-yanılma
yöntemiyle öğrenmesine yöneliktir. İnsanlar denerler, yanılırlar, ders
almazlarsa bir daha yanılırlar ve bu yanılma süreci insanlar ders
alana kadar devam eder… Ne zamanki yanılma son bulur, insanlar dersini
almış olarak bir sonraki derse geçerler… (yaşamın bir okul olduğunu
unutmayalım…)

* Her şey dönücüdür…

Aslında bu kuralı atalarımız çok basit bir şekilde ifade etmişler : Ne
ekersen, onu biçersin!… Bu atasözü, bu kuralın özünü oluşturuyor.
İyi, ya da kötü her ne yaparsak, kesinlikle bize geri döner. Buna
“Bumerang etkisi” diyebiliriz…

Yine atalarımızın “iyilik yap, denize at, balık bilmezse halik bilir”
deyişi de bu kuralı özetliyor… ( bu arada halik kimdir, ben de
bilmiyorum, Haluk diye bir arkadaşım var ama, bu deyişe Haluk’u
koyunca, anlamsız oluyor… Balıkla Haluk’un bir ilişkisi yok yani…)
Yaptığımız her ne ise, bize katmerli olarak geri dönüyor. Bu noktada
bir şeye dikkatinizi çekmek isterim : Yaptığımız iyilik yada kötülüğün
illa aynı kişiden geri dönmesi gerekmiyor. Yaptığımız şeylerin
karşılığını, genellikler o kişiden değil, çok daha farklı kişilerden
alırız.

Sonuç olarak, yaptığımız her eylemin karşılığını alırız. Bu biraz
zaman alabilir… Eylemlerimizin karşılığını kısa sürede alamamamız,
bizi umutsuzluğa düşürmemelidir. Her şey dönücü olduğuna göre ,
eylemlerimizin karşılığını mutlaka alırız. Aradaki zaman farkı, bu
kuralın geçerliliğini değiştirmez… İyi şeyler yapan için sabırsızlık
bu kuralın görülmesindeki en büyük engeldir… Kötü şeyler yapan için de
bu kural geçerlidir, ama çoğu kez bu kişiler yaptıkları ile başına
gelenler arasında bir bağlantı kuramazlar… İyi şeylerde olduğu gibi
kötü şeylerde de “dönücülük” esastır. Ama yaptığı işin kötülüğünü
idrak edemeyenler, bu esası algılamakta da güçlük çekerler….

* Yaşam devingendir… Her inişin bir çıkışı vardır… Her çıkışın bir
inişi olduğu gibi…

Değişim, yaşamın dinamiğidir.  Her şey, sürekli değişir.  Değişim, her
zaman gelişim yönünde olmayabilir. Yaşamımızdaki değişimler,
birbirlerinin üzerine oturmuş sinüs eğrileri gibidir. Sözgelimi anlık,
saatlik, günlük, haftalık, aylık, yıllık periyotlarda yaşamımızın
çeşitli bileşenlerinde sürekli iniş çıkışlar olur. Bizim belirli bir
andaki ruh halimizi, bu tüm iniş çıkışların toplam bileşimi belirler.

Bunların dışında bir de uzun dönemli iniş çıkışlarımız vardır. Bunlar
periyodik olmadığı gibi insanın gelişmişlik düzeyine göre çok büyük
farklılıklar gösterir. Sözgelimi bazılarında bu üç-beş yıl
olabilirken, bazılarında bütün bir ömrü kapsayabilir. Bu yüzden bazı
insanlar, tüm yaşamları boyunca belirli bir yönde gidiyormuş gibi
görünebilir. Dışsal görünüş (kariyer, para, yaşam tarzı vb.) böyle
olsa da bu aslında kişinin insani gelişiminin düşük düzeyde olduğu
anlamına gelir.

Belirli bir gelişmişlik düzeyinde olan insanların yaşamları boyunca
birden fazla uzun dönemli iniş çıkışları olur. Gelişmişlik düzeyi
arttıkça, uzun dönemli iniş çıkışların periyodu kısalır, sayısı
artar : Aynen heyecanlandıkça artan kalp atışları gibi… (hatta beyin
kıvrımlarının sayısı ile uzun dönemli iniş çıkışların sayısı arasında
doğrusal bir ilişkinin olduğunu bile düşünüyorum. J )

Gerçek gelişim, uzun dönemli iniş çıkışlarımızın trendinin artış
yönünde olması ile gerçekleşir. Bunun anlamı, her inişimizin, bir
önceki dip noktamızdan daha yüksekte, her çıkışımızın zirvesinin de
bir öncekinden daha yüksek olması gerektiğidir. Aslında dip ve zirve
noktaları, bizim dışsal görüntümüzdür. Biz her zaman trendimizin
işaret ettiği noktada bulunuruz. Dışsal durumumuz, içinde bulunduğumuz
nokta konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bu yaklaşımın iki önemli sonucu
vardır :

Öncelikle, zirve noktalarımızda dışsal durumumuzun iyi olmasının
büyüsüne kapılıp, şımarmamalıyız. Ne de olsa ne oldum dememeli, ne
olacağım demeli… Eğer zirvemizde, dışsal durumumuza göre davranırsak,
dip noktalarımızda da bize dışsal görünümümüze göre davranılmasını hak
etmiş oluruz. Dışsal durumumuza göre değil de, trendimiz üzerinde
olması gereken yere göre davranırsak, dışardan mütevazi olduğumuz
şeklinde algılanırız. Oysa bu mütevazilik değil, haddini bilmektir…

İkinci olarak, dışsal durumumuzun dip noktalarda olması da bizi
ümitsizliğe sevketmemeli, kendimize olan saygımızı yitirmemeli ve
kendimize güvenmeliyiz. Eğer dip noktalarımızda dışsal durumumuza göre
davranırsak, diğer kişiler de öyle olduğumuza inanır. Çünkü
başkalarının bize duyduğu saygı, en fazla bizim kendimize duyduğumuz
saygı kadar olabilir. Dışsal durumumuza göre değil de, trendimiz
üzerinde olması gereken yere davranırsak, bu kez de kendini beğenen,
ukala bir kişi olarak algılanabiliriz. Yine bu kendini beğenmişlik
değil, değerini bilmektir….

Sonuç olarak dışsal durumumuz ne olursa olsun, başkaları tarafından
nasıl değerlendirildiğine aldırmaksızın, trendimiz, yani ana çizgimiz
üzerinde bulunduğumuz noktaya göre davranmalı, haddimizi ve değerimizi
bilmeliyiz… Kuşkusuz bunun için kendimizi tanıma ve trendimizi
algılama yönünde çaba göstermeliyiz.

* En değerli bilgi, kendimize ilişkin olandır…

Yaşamımız boyunca dışımızdaki bir çok kaynaktan bir çok bilgi alırız.
Dışımızdaki bilgi, her geçen gün hızla artıyor. Yine de tüm
bilinenler, zaman içerisinde bilinebileceklerin çok küçük bir bölümünü
oluşturuyor. Biz de tüm bilinebilenlerin çok ama çok küçük bir
bölümünü bilebiliyoruz. Üstelik yeni bir şeyler öğrendikçe, en azından
bizim açımızdan bilinmeyenle olan sınırımız da giderek arttığı için ve
böylece öğrenecek daha çok şeyin olduğunu anladığımız için, kendimizi
giderek daha fazla bilgisiz hissediyoruz. (Bu yüzden, kendimi en fazla
bilgili olarak hissettiğim dönem, üniversitelerin birinci sınıfları
olmuştur. Sınıfları atladıkça, giderek kendimi daha bilgisiz
hissetmişimdir…)

Bilgi, değer verildiği toplumlarda bir güç unsurudur. Geleceğimiz
bilgi toplumuna doğru ise, bilgimizi sürekli artırmak, gücümüzü de
artıracaktır. Ancak gerçek güç dışsal bilgide değil, içsel bilgidedir.
Yani kendimize ilişkin bilgidedir. Bu yüzden dışsal bilgiyi kazanmak
için gösterdiğimiz özeni, kendimize ilişkin bilgiyi araştırmaya, kendi
derinimize inmeye de göstermeliyiz. Yunus Emre’nin dediği gibi ;

İlim, ilim bilmektir,

İlim, kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsen,

Ya nice okumaktır.

* Yaşam, seçimlerimizdir…

Yaşamımız boyunca karşımıza bizi karar vermeye zorlayan bir çok seçim
süreci  ortaya çıkar. Bu kararların bir çoğu gündelik yaşamımıza
ilişkin sıradan kararlardır. Sözgelimi o gün hangi kıyafeti
giyeceğimiz, öğlen hangi yemeği yiyeceğimiz, akşam sinemaya
gittiğimizde hangi filmi seyredeceğimiz, bu tür sıradan kararlara
örnektir. Bu tür kararları çoğu kez, aslında bir seçim yaptığımızın
bile farkına varmadan alırız. Ama bu tür sıradan kararların bile
belirli bir özelliği vardır : En azından o zaman dilimi içerisinde
diğer alternatiflerden vazgeçmek zorunda kalırız…  Yani her
seçimimizin bize, diğer alternatiflerden o süre için vazgeçilmesi gibi
bir maliyeti vardır. Yine de bu tür seçimlerimizin etkisi de sınırlı
olduğu için, bu maliyeti gözardı ederiz. Çünkü vazgeçilecek
alternatifleri sonraki günlerde yapabileceğimiz umarız.. (Ve bu umutla
da çoğu kez o an yaşanması daha doğru olacak şeyleri ıskalarız, yani
yaşamı erteleriz.)

Günlük, sıradan seçimlerimiz bile, yaşamımızın akışını değiştirebilir.
Sözgelimi bir arkadaş grubunun cumartesi akşamı için yaptığı programa
katılmakla evde kalıp maç seyretmek, o gün iş görüşmesine giderken
açık kahverengi yada lacivert takımı giymek , önemli bir randevuya geç
kalmamak için ağır işleyen bir trafikte araba kullanmaya devam etmek
ya da trafiği daha az olacağı varsayılan bir yola sapmak, sıradan
seçimler gibi görünse de, bu seçimlerimizin sonucunda daha bunun gibi
bir sürü “anlık” sıradan seçimlerimizin bileşimiyle hiç ummadığımız
noktalara ulaşmamız işten bile değildir. Bu yüzden sıradan
seçimlerimiz bile o günümüzün farklı şekillerde gelişmesine neden
olabilir. Ama çoğu zaman o gün beklemediğimiz , hoşumuza gitmeyen bir
gün geçirdiğimizde, böyle bir sonucun ortaya çıkmasını tesadüflere,
şanssızlıklara, aksiliklere bağlarız. Oysa bu sonucun ortaya
çıkmasında hiç farkında olmadığımız ve önemsemediğimiz “küçük”
seçimlerimizin “çok büyük” bir rolü olmuştur.

Küçük, sıradan seçimlerimiz bile önemlidir. Çünkü, anlık seçimlerin
bileşimi günlük yaşamımızı, günlük seçimlerimizin bileşimi de
yıllarımızı, yıllarımız da tüm yaşamımızı oluşturmaktadır. Yaşamımızda
gerçek şans yada tesadüflerin yeri, yok denecek kadar azdır. Bizim
şans yada tesadüf olarak tanımladığımız bir çok şey aslında birçok
seçimimizin bir araya gelmesinden oluşan doğal bir sonuçtur.

Gündelik, sıradan seçimlerimizin bile tüm yaşamımızı etkileme
olasılığını göz önünde bulundurursak, yaşamımızı önemli ölçüde
etkileyebilecek seçimlerde ne denli dikkatli olmamız gerektiği de
ortaya çıkar. Ailemizi seçemeyiz ama, arkadaşlarımızı, dostlarımızı,
eşimizi biz seçeriz. Okuyacağımız okulları, alacağımız eğitimi,
yapacağımız işi biz seçeriz. (bu noktada işsizlik ortamında bile
işimizi yine de bizim seçtiğimizi belirteyim. En azından çok daha
düşük ücretlere razı olarak, farklı işleri yapabileceğimizi gözden
kaçırmayalım.) Bu tür seçimler, gündelik seçimlere göre hem daha
doğrudan, hem daha uzun süre yaşamımızı etkiler.

Yaşamımız boyunca yaptığımız tüm seçimlerin, en doğru seçimler olması
olasılığı nerdeyse yok gibidir. Bu olasılık, tüm yaşamı boyunca
Borsada faaliyet gösteren bir yatırımcın her an en iyi kağıtlara
oynaması olasılığı kadar düşüktür. Borsacı da tüm alış ve satış
kararlarında en doğru kararı veremez : bazen kazanır, bazen kaybeder.
Önemli olan belirli bir zaman dilimindeki portföyün değerinin önceki
döneme göre artmış olmasıdır. Biz de yaşamımız boyunca aynı bir borsa
yatırımcısı gibi bir çok doğru ve yanlış kararlar veririz, önemli olan
seçimlerimizin toplam yaşanmışlık değeri üzerindeki etkisinin artı bir
değer bırakmasıdır.

Birçoğumuz, yanlış seçimlerimizi “pişmanlık” olarak değerlendirir ve
“keşke diğer yolu seçseymişim” diye kendimizi suçlarız. Oysa seçimin
“yanlış olması” ile “yanlışlığın sonradan ortaya çıkması” arasında çok
önemli farklar vardır. Bir çok durumda seçimlerimizin yanlış olduğunu
sonradan anlarız ama yine de pişmanlık duyarız. Oysa “yanlışlığı
sonradan anlaşılan” seçimlerimiz için hiçbir pişmanlık duymamıza gerek
yoktur. Çünkü biz o seçimi elimizdeki bilgilere göre içinde
bulunduğumuz duygu ve ruh hali ile yaparız. Eğer elimizdeki bilgilere
ve içinde bulunduğumuz ruh haline göre yaptığımız seçim doğru ise,
buna ilişkin davranışımız da doğrudur ve bundan bir pişmanlık
duymamamız gerekir.  Ancak çoğu kişi geçmişteki seçimleri
değerlendirirken seçimin yapıldığı andaki bilgilere ve ruh haline göre
değil, şu andaki bilgilere ve ruh haline göre yargılama yapar. Oysa
aradan geçen süre içerisinde hem seçim konusu şeye ilişkin
bilgilerimiz, hem de seçim anına göre ruh halimiz değişmiştir.
Geçmişte yaptığımız seçimin yanlışlığı, şu andaki bilgilerimize ve
değerlendirme ölçütlerimize göredir. Yani seçimin yanlışlığı sonradan
ortaya çıkmıştır.  Bu yüzden gerçekte pişman olunacak ve keşke
denilecek bir durum yoktur.

Şimdi geriye dönüp tüm pişmanlıklarımızı bu bakış açısıyla
değerlendirirsek, gerçekte geçmişimizde yaptığımız ve bugün yanlış
olarak değerlendirdiğimiz seçimlerimizin aslında bu kategoride olduğu
görülecektir. Diyelim ki seçim yaptığımız andaki koşullarımıza göre
bile yanlış bir karar verdik. En azından yaptığımız seçim sonucunda
bir eylem yapıyorsak, bu, yaşamımıza zenginlik katar ve eğer bu
yanlışlığımızdan bir ders almışsak yine de pişmanlık duymamamız
gerekir.

Asıl pişmanlık duyduğumuz konular bu yüzden yaptıklarımızdan değil,
yapmadıklarımızdan kaynaklanır. Çünkü o anda yapmadıklarımızı çoğu kez
bir daha yapma fırsatı bize tanınmaz… Yaşam bir akarsu gibidir… Aynı
suda iki kere yıkanamayız….  Bu yüzden çoğu kez farkında olmadan,
yaşamımızın yönünü değiştirebilecek bir çok olayı gözden kaçırırız…
farkında olamamak, doğaldır… Ama öyle olaylar vardır ki, adeta
gözümüzün içine sokulmuştur ve biz onu görememişizdir.  İşte
pişmanlıkların kaynağı da buradadır…

Yaptıklarımızdan değil de, yapamadıklarımızdan pişman olduğumuza göre,
içinde bulunduğumuz anda olası tüm yaşantı seçenekleri için gözümüzü
açık tutmalıyız.  Hata yapmamaktan korkmamalıyız, çünkü hatalarımız
derslerimizdir almamız gereken… Eğer dolu dolu yaşamak istiyorsak, ne
kadarı mümkünse yaşantı seçeneklerimizden, o kadar fazlasını
denemeliyiz…

* İçimizdeki ses, doğruyu gösterir…

Yaşamımız  seçimlerimiz olduğuna göre, doğru seçimleri bize kim
gösterecek ?…  Çoğumuz, yaşamımızla ilgili önemli karar aşamalarına
geldiğimizde çevremizdeki kişilerin fikirlerini alırız. Özellikle bu
kişiler, “yaşam okulu”nda bizden daha üst sınıflarda ise, onların
fikirlerine daha çok güveniriz.

Bir çoğunuzun karşı çıktığını duyar gibiyim, ama, ille de birilerinden
fikir alacaksak, bu anne ve babalarımız olmalı… Neden mi ? Her ne
kadar kuşak çatışması olsa ve birbirimizi bir türlü anlamıyor gibi
görünsek de, anne ve babalar, çocuklarının iyiliklerini yürekten
isterler ve bize nazaran daha tecrübelidirler…  Sonra yakın
dostlarımızın fikirleri de bizim için önemlidir… Çünkü gerçekten bizim
iyiliğimizi isterler… Üstelik anne ve babalarımızla
paylaşamadıklarımızı çoğu kez onlarla paylaşırız… Ama çoğu kez yaşam
okulunda onlar da bizimle aynı sınıftadır… Ve biz ilkokul birinci
sınıf öğrencisinden, okuma yazma dersi almaya çalışırız.

Seçimlerimiz, hele de önemli seçimlerimiz öncesinde çevremizde her
kafadan bir ses çıkar… Deyim yerindeyse kafa karış oluruz…  Ailemiz ve
dostlarımız bir yana, tavsiyede bulunan o kadar çok kişi olur ki, bir
anda kendimizi, Nasreddin Hoca ve oğlunun eşekle pazara gitmesi
fıkrası ortamında buluveririz. Bir de bakmışız ki, eşeği
sırtlanıvermişiz…

Çevremizde, tavsiyelerine güvenebileceğimiz birileri olmalı, ama, her
tavsiyeyi, akıl ve gönül süzgecimizden geçirmeliyiz. Sonuçta tavsiyede
bulunan da bir insandır ve o da hata yapabilir… Öyleyse, bize en doğru
yolu kim gösterecektir ? Cevap açık, içimizdeki ses…

Çoktan seçmeli sınavları hatırlayın, doğru cevabı bilmiyoruz,
seçenekleri en az üçe yada ikiye indirgiyoruz… O anda bir atış
yapmamız lazım, atıyoruz… Fakat sınavın ortalarında bu atışımızı
siliyor ve başka bir cevapla değiştiriyoruz… Sınavdan sonra
öğreniyoruz ki, ilk attığımız doğru imiş !… İster sezgi deyin, ister
içimizdeki ses deyin, içimizdeki bir şeyler, bize farkında olmadan
doğruları göstermekte… Ama biz kulaklarımızı çevremizin sağır eden
gürültüsüne o kadar açmışız ki, içimizden gelen cılız sesi
duyamıyoruz…  Oysa, kendimizi tanımak için çıkacağımız iç yolculukta
bu sesleri daha yakından duyarız… Bu sesler bize yönümüzü gösterir. Bu
yüzden, eğer içinizdeki sesi duyabiliyorsanız, onu dinleyin ve
“yüreğinizin götürdüğü yere gidin…”

* Her işte bir hayır vardır…

Yaşamımızın iniş çıkışları arasında, yolumuzun bütününü göremeyiz
( çoğu kez buna imkan da yoktur) ve içinde bulunduğumuz durumu sadece
o anın koşullarına göre değerlendiririz. Eğer o andaki sonuç, bize
olumlu görünüyorsa seviniriz, olumsuz görünüyorsa üzülürüz… Tüm bu
sevinç ve üzüntüler, bir sonraki adımı dikkate almadan gerçekleşir.
Çoğu kez sevindiğimiz noktanın biraz ilerisinde üzüntü, üzüldüğümüz
noktanın biraz ilerisinde de sevinç bekler bizi oysa…

Bu yüzden hiçbir şey göründüğü gibi değildir… An’ı yaşamak lazım ama,
ama o anın sürekli olmayacağını da bilmemiz lazım… Aslında ne çok
üzülecek, ne de çok sevinecek şeyin olmadığını bilmek, yaşamımızı daha
anlamlı kılacaktır…

Sevinçler için bir şey demiyorum ama üzüldüğünüz olayları
değerlendirirken lütfen bu kuralı göz önünde bulundurun : Her işte bir
hayır vardır… Bu kuralın özü, sizi o an içinde bulunduğunuz durumun,
bir süre sonra aslında o kadar kötü olmadığı, hatta iyi bile olduğu
gerçeğine dayanır… Başımdan öyle büyük olaylar geçti ki, “bundan daha
kötüsü olamaz” dediğim bir çok olayda bir süre sonra anladım ki,
olayın o şekilde gerçekleşmesi benim için çok daha iyi olmuş !… Siz
de içinde bulunduğunuz kötü olayları değerlendirirken, bir sonraki
adımın sizin için daha iyi olabileceğini her zaman göz önünde
bulundurun.

* Gerçeklerimiz, değerlerimizdir…

Yaşamımız böylesine değişken olduğuna göre, bugün için iyi olarak
değerlendirdiğimiz bir olayın, yarın bizim için olumsuz sonuçlanması,
ya da kötü olarak değerlendirdiğimiz bir olayın yarın önümüzde yeni
ufuklar açması mümkün olabildiğine göre, şu an içinde bulunduğumuz
durumun gerçekliğine ne kadar güvenebiliriz ?…

Her şey süratle değişiyor : Bu gün dost bildiklerimiz yarın
düşmanımız, bugün kötü bildiklerimiz yarın melek olabiliyor… Tüm bu
değişkenlik arenasında, en azından zamanının değişim rüzgarına daha
güçlü tutunabilen bir olgu yok mudur ?  Elbette vardır : Bunlar
değerlerimizdir.

Farkında olarak, yada olmayarak, hepimizin yaşamında önem verdiği
değerler vardır.  Geçici, yada kalıcı olsun, bu değerlerimiz
yaşamımıza yön verir. Bu değerlerin bir kısmı, suya yazılan yazı gibi,
ilk meltem rüzgarında ortadan kaybolur. Ama bunların arasında öyle
değerlerimiz vardır ki kayaya kazınan yazı misali fırtınalar bile onu
yok edemez…  İşte bizim gerçeğimiz, kayaya kazınan yazı misali her
türlü fırtınaya dayanıklı değerlerimizdir. Bu değerler ki, biz var
olmadan önceden de vardılar, biz yok olduktan sonra da varolacaklar…
Artık buna göre düşününün, sizin gerçekleriniz ne ?… (Para demeyin
sakın J , para icat edilmeden önce de bunlar vardı…)

* Sınırlarımız, düşüncelerimiz ve hayallerimizdir…

Yaşam hepimize aynı olanakları sunmaz, kimimiz çok daha gerilerden
başlarız yaşam okuluna… Çoğu kez, yaşamımızın kötü gidişatını
bağlayacak bir çok sebep buluruz dışarımızdan… Ve deriz ki kendi
kendimize “saha yok, tesis yok, benden bu kadar, daha fazlasını
yapamam!…”

Şu anda, bu yazıyı okuduğunuz anda geriye yaslanın ve düşünün : ” Neyi
yapamıyorum ?, Niye yapamıyorum ?” Neyi yapamadığınızı kuşkusuz çok
açık ortaya koyabilirsiniz, çünkü henüz yapmamışsınızdır. Ama niye
yapamadığınız konusunda biraz daha derinlemesine düşünün derim. Sakın
bu gerekçeler, sizin o şeyi yapamayacağınız düşüncesinden
kaynaklanıyor olmasın : )

Çoğu kez yapamadıklarımızın en esaslı nedeni, bizim onu
yapamayacağımıza dair düşüncemizdir. Çünkü bu düşünce ile kendimizi
yapamayacağımıza inandırdıktan sonra, neden yapamadığımıza ilişkin
mazeretler üretmeye başlarız. Oysa o şeyi yapabileceğimizi
düşünseydik, bu kez onu nasıl yapabileceğimizi araştırmaya başlardık.
Bir kez bu araştırma başladıktan sonra (liberal ekonomideki “görünmez
el” gibi) onu nasıl yapabileceğimize ilişkin bir çok ipucu önümüze
seriliverir…

Her şeyinize sınır koyabilirsiniz, ama asla düşüncelerinize ve
hayallerinize sınır koymayın… Çünkü ulaşabileceğiniz en son nokta,
düşünebildiğiniz, hayal edebildiğiniz yerdir, onun ötesine ulaşmanız
mümkün değildir. Bu yüzden çıtayı yüksek tutmalıyız !

Hayallerimiz, rüyalarımızdır… Rüyalarınızı düşünün bir kez… Orada
herhangi bir sınır koyuyormusunuz ?… Koyamazsınız, çünkü rüyalarınızı
yönlendiremezsiniz…  Rüyalarımızda alabildiğine özgürüz… Zaman, mekan,
kurallar, hiç biri bizi bağlamaz… Ama uyandığımızda ( ya da
uyuduğumuzda) kendimizi çevreleyen bir çok duvara bağlanmış bir çok
zincire sahibizdir. Aslında ne bir duvar, ne de bir zincir vardır.
Çocukluğumuzdan itibaren bize onların varolduğu söylenmiştir ve  bizde
düşüncemizde onları varsaymışızdır.

Aranızda mutlaka gördüğü iç içe rüyaların etkisinden uzun süre
kurtulamamış olanlarınız vardır : Bir türlü uyanamıyorsunuz ! ( Halk
arasında karabasan da denir…)  Gerçekten (!) uyandığınızda ise, neyin
rüya, neyin bu yaşam olduğunu karıştırıyorsunuz… Bu deneyimi
yaşayanların aklına ister istemez şu soru geliyor : Ya bu da bir
rüyaysa ! ( Rüya olmadığını anlamak için de hemen bir yanımızı
çimdikleriz, sanki rüyamızda kesilen parmağımız acımıyormuş gibi !)

Rüyalarımızdaki özgürlüğümüz, yaşamımıza da yön göstermeli…
Rüyalarımızda koymadığımız sınırları yaşamımızda niye koyuyoruz
ki ?…  Çünkü koyduğumuz tüm bu sınırlar bize ya başarısızlık, ya da
pişmanlık olarak geri dönüyor. Başarısızlık, bir sonraki deneyimle
atlatılabilir, ama yaşanmamışlıklardan doğan pişmanlığı kim telafi
edebilir ki?….

* Mutluluk; düşünce, söylem, eylem birliğinde gidilen yoldadır…

Mutluluk üzerine o kadar çok söylenmiş ve yazılmış ki… Mutluluğun
resmi çizilmez, anlatılmaz da… Sadece yaşanır, o kadar…  Bir çoğumuz
mutluluğu belirli bir hedefe varma olarak görürüz:  Okulu bitirmek, iş
bulmak, istediğimiz birisiyle evlenmek, terfi etmek … Oysa bu
hedeflere ulaştığımızda, kendimizi bir boşluk içerisinde hissederiz…
“Tamam, diplomayı aldım, ama ya sonra… İş buldum ama, ya sonra…
Evlendim ama ya sonra…” Sonrası meçhul… Bizi mutlu edeceğini
sandığımız şeyin, aslında onu elde etmede değil de, “elde etme uğrunda
gösterdiğimiz çabalarda” olduğunu, ancak onu elde ettikten sonra
anlarız. Aslında gidilen yer değil, gidilen yoldur mutluluk veren…

Eğer mutluluğunuzu gelecekteki bir takım olayların gerçekleşmesine
bağlamış iseniz, büyük bir yanılgı içerisindesiniz demektir. Çünkü
asıl mutluluk kaynağını, yani ona ulaşmak için gösterdiğiniz çabaların
değerini es geçmişsiniz demektir. An’ın değerini, anında yaşayın…

An, ne zaman değerli olabilir ? Ve biz bunu nasıl hissederiz ?  On
puanlık uzmanlık sorusu… Kuşkusuz bu sorunun bir tek cevabı yoktur.
Olsa olsa burada kendi yaklaşım açımı ortaya koyabilirim… An, düşünce,
söylem ve eylem birliğinde değerlidir. Fazla söze gerek yok, anlamı
kendiliğinden ortaya çıkıyor : Ne zamanki düşüncelerimizi sözlerimize
yansıtamıyor ve ne zaman ki söylediklerimizi yapamıyor ve yaşayamıyor
isek, o anı tam olarak yaşamıyoruz demektir. Tam olarak yaşanmayan bir
an’ın ise mutluluk vermesi mümkün değildir…Şimdi sandalyenizden geriye
yaslanın ve düşünün : Yaşamınızın ne kadarını “tam” olarak
yaşıyorsunuz ?  Ve sizce tüm bu eksikliklerine rağmen, mutluluk
beklentiniz biraz fazla değil mi ?….

* Yaşam, sevgidir…

Yaşam, 168 kenarı olan ( attım, kimse ukalalık yapmasın…) bir elmas
gibidir… O kadar çok yüzeyi ve köşesi (bıçak sırtı dengesi) vardır ki…
Bu yazımda bu yüzey ve köşelerden bir kısmına, ancak benim için en
önemli olanlarına değiniyorum… Bu yazıyı on yıl sonra kaleme alacak
olsam, daha bir çok yüzey ve köşelerine değinebilirdim. Ancak,
şimdilik benden bu kadar…

Yaşamın algılayabildiğim yüzeylerini aktarmaya çalışırken;
hammaddesini, özünü vermez isem eksik kalacağını düşündüm. Bu da, bir
çok insanın gündelik yaşamda ağzından düşürmediği, ancak içinde
bulunduğu ruh haline göre tanımladığı, çoğu zaman da eksik algıladığı
bir kavram : Sevgi…

Sevgi deyince ilk anda karşı cinsle ilgili hissettiğimiz duygular akla
gelir… Hepimiz insanız, bundan doğal bir şey de yok… Ama sadece bu
kadar mı ? Sevgi bu kadar basit mi ?…

Aranızda annesini ve babasını sevmeyen var mı ? ( Hain evlat Ökkeş,
elini gördüm, indir o elini, yoksa…) Ya peki kardeşini… ( Bak,  eli
hala havada, doktorlar yetişse bari…)  Aranızda kedisi olan var mı ?
Ya da köpeği ? Ya da akvaryumu olan ? Ya da saksıda menekşesi,
fesleğeni olanlar ? Tüm bunlara karşı hissettiğiniz şey sizce nedir ?
(Bazılarınızın aklında hala karşı cins kaldı ve bir alaka kurmaya
çalışıyorsunuz değilmi ? bekleyin, kuracaz… )

Sevgi, sevdiğimizi ileri sürdüğümüz şeye verdiğimiz değer, ve bunun
için duyduğumuz saygıdır aslında… Bu öylesine bir değerdir ki, bizim
yakın çevremizde yer alır, bizim varlığımızdan güç alır ve varlığı
bize güç katar…  An’larda kendimizi sevdiklerimizle ve bizi sevenlerle
tanımlarız. Diğer bir deyişle, bizi var eden ve bizle var olan sevgi
ile yaşarız.

Hepimiz, farkında olsak da olmasak da, bir çok şeyi seviyor ve bir çok
şey tarafından seviliyoruz. Bir an için yaşamımızda, sevginin hiçbir
türünün olmadığını varsayalım : Buna yaşam denir mi ? Sevgi, bizi yaş

Mehmet Cemil Özden

5 Yanıt to “YAŞAM ANAYASASI ÜZERİNE BİR DENEME..”

  1. hndan Says:

    saçmaaa…!

  2. dolunay kartal Says:

    zihnine sağlık ii olmuş:))

  3. gürhan kayar Says:

    herkese slm şu kitabı birtürlü bulamıyorum sadece yapamadıklarımızdan pişman oluruz; ya bu kitabı nerde bulurum yardımcı olurmusunuz filmde süper olmuş tebrikler

  4. ömür Says:

    bence de saçma ama gerekli

  5. mehmet Says:

    onnn

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: