SAKIN KİMSEYE ” ANGUT ” DEMEYİN,İLTİFAT ETMİŞ OLURSUNUZ !…

SAKIN KİMSEYE “ANGUT” DEMEYİN, İLTİFAT ETMİŞ OLURSUNUZ!…
(
Bu yazı, bu cennet vatan için can baş koyan tüm yurtseverlere; “Yiğit Turnalar”a adanmıştır.)
 
           YİĞİT TURNALAR  (Vefa-1)   Vefa nerde diye, düştüm yollara; çok oldu, kervanı geçti dediler.
  Bir de dostluk sordum, şaştım kullara; toprağa karıştı, göçtü dediler.
                                                          (“Vefaaa!” adlı şiirimden)
  Vefa da dostluk ta fedakarlık gerektiriyordu. Maddi ya da manevi.
Cüzdandan, zamandan, bedenden, hayattan…
Dağda, taşta “ÖNCE VATAN!” yazıp dururken;
“Önce can, sonra canan!” düşüncesi sarmıştı kulları.
Daha da kötüsü, “Herkes kendi başının çaresine bakmalı”, “gemisini kurtaran kaptan”dı.
“Menfaat dünyası, kardeşim!”di… “Mühim olan, çıkarlar!”dı.
En kötüsü de, “Düşene bir tekme de sen vur!” telkiniydi.
Hasılı, “çıkarlar” Ademoğlu’nu insanlıktan çıkarıyordu.
Oysa biz bu aleme insan olmaya gelmiştik; “Kal-u bela, Ahde vefa” diye birşey vardı…
Acaba “vefa” denen şey, en son, Fatma hanımın Beyrut’taki mezarı başında mı görülmüştü (veremden-1885).
Abdülhak efendi’nin, günlerce kabri başında geceleyip gözyaşı döktükten sonra “Makber” şiirini yazdığı…
Bir büyük efendi’den işaret geldi:
  “Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
   Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir.” diyordu koca Akif…
Evet evet… Cevabı göklerde aramalı; turnalara, kazlara sormalıydım.
Para pul, makam mevki, şan şöhret derdinde olmayan, yoldaşını satmayan kuşlara yanmalıydım derdimi…
Yaban kazları pek yamandılar: zeki, uyanık, eşine sadık, hisleri çok kuvvetliydi.
Fırtınaları, depremleri önceden algılar; bekçilik yapar; hava saldırılarına karşı radar gibi iş görürlerdi.
Fedakarlıklarına şahit olan kullar, “Acaba biz insan mıyız?” diyerek kendilerine sorar; gözyaşlarına mani olamazlardı.
Onlar, “önce can” diyenlerden değildi. “Anca beraber, kanca beraber”, “Ya canan, ya ölüm!” diyorlardı.
“Ya istiklal, ya ölüm!” der gibi.
Hayat yoldaşları için canlarını vermekten çekinmiyorlardı.
Hele angıtlar (Angut- Tadorna ferruginea)…
Eşleri ve yavruları için canlarını sebil eden angıtlar…
Vurulmuş veya yaralı eşlerini terketmemek için avcının kalan kurşunlarına bedenini hedef edip, canını telef eden angıtlar…Ademoğlu, kuşların bu fedakarlığını, “Ahmaklık, budalalık, aptallık” olarak değerlendiriyor; enayi ve aptal yerine “Kaz ve angut” diyordu.Fedakarlığın, vefanın adı, ne zamandan beri aptallık olmuştu?
Bir de turnalar…
Türk milletinin kültüründe, geniş ve köklü bir yer tutan turnalar…
“Bir yazdan, bir güzden derdimizi deşen” turnalar…
Dosttan, yardan, sıladan haber sorduğumuz turnalar…
Gelirken pek ses vermeyip te, giderken feryat eden; ayrılığın acısını bilen turnalar…
Eşleri, can yoldaşları vurulunca çığlıkları vadileri çınlatan, deli divane olan ve avcıya hedef olarak sevdiğiyle beraber mahşere yollanan…Yiğit turnalar… Vefakar turnalar… İnsan olanı duyguya boğan, kalplere rahmet çağıran turnalar…
Onlara göre, “hayat” dediğin şey neydi ki?
Ya, “adam gibi” yaşanırdı ya da Ademi imrendirip utandıracak şekilde can verilirdi. Yiğitçe… Yüreklice… “Türk gibi”…Pek nankör olan Adem, turnayı da argoya bulaştırmış; kumarda batıran şahsa “turnaya döndü” demiştir.
Oysa, turna hangi davayı kaybetmiştir; kumarbaz hangi davayı?…
……………………………………………….
Hayattan geçen başka turnalara gelince:
“Önce vatan!”, “Vatan sana canım feda!”, “Ya istiklal, ya ölüm!” diyen… Bu ülkeyi karşılıksız seven…
Ömrünün baharında, bu uğurda organlarını, bedenini ve canını feda eden…
Elleri, kolları, bacakları kopmuş, yüzü parçalanmış, gözlerini de kaybetmiş.
“Bir isteğin var mı?” diye soran komutanına:
“Gözlerimi istiyorum komutanım… Bana gözlerimi geri verin komutanım.” demişti.
“Bana, önceki sağlam bedenimi geri getirin.” dememişti.
“Ben onu bunu bilmem komutanım!. Alemin enayisi, aptalı ben miyim?… Ben anlamam!… Benim sağlığımı geri getirin!!!…”demek istediğini hiç düşünemem. Şehadet yolcusuna yakışmaz…
Vatan için nöbet tutan neferin, önce gören gözlere ihtiyacı vardı.
Hakkını helal et, Levent yiğidim. İsteğini vaktinde yetiştiremedik.
Başımız çok kalaba, işimiz başımızdan aşkındı… Feryadın kargaşaya karıştı…
İrtica kökü kazımaktan ve baş örtüsüyle uğraşmaktan fırsat bulamadık.
Ne inatçı kökmüş; sittin (altmış) senedir kazı kazı bitmiyor.
Bir de Hatçe’nin baş örtüsü yok mu, ayaklarımıza dolaştı koşturamadık.
Hatçe de amma inatmış haa!… Canını verecek, örtüsüne dokundurtmayacak.
Kapkaççılar, çantasını bırakmak istemeyenleri sürüklüyorlardı yollarda;
Biz de, örtüsünü bırakmak istemeyen Hatçeleri süründürüyorduk kaldırımlarda.
Bunlar, terörist filan değillerdi, öç alma peşinde hiç değillerdi.
Devletine bağlı, ülkesini seven ; bu vatana asker yetiştiren analar, bacılardı. Senin gibi vatan evlatlarını yetiştiren. Cephede “Allah Allah” diye kutsal vatanı savunan yiğitleri doğuran; binbir çile ile yetiştirip askere yollayan…
Garib insanlardı; Mevla’larından başka kimseleri olmayan…
(O’na malik olanlar, neden yoksun; O’ndan yoksun olanlar neye maliktir).
 Ağlamaktan başka ellerinden birşey gelmiyordu… İstismarcıların ise, her zaman olduğu gibi işleri tıkırındaydı.
Zaten bu millet, farklı kutuplardaki istismarcıların arasında ezilip sindirilmiyor muydu?
Birileri bu milletten intikam alıyordu; düzeni, kendi çıkarları doğrultusunda uydurup duran.
Şehid cenazeleri başında ağlaşanlar hep başörtülü Türk ana bacıları değil miydi?
Onlar bu vatana evlatlarını kurban verirken, biz onlara ambargo uyguluyoruz; ayaklarının altını öpmemiz gerekirken…
Atatürk’ün hiç istemediği kepazelikler sergileniyor; Türk, öz yurdunda köle yapılmak isteniyordu…
Bir kamusal (salak diyesim gelir) alanı ziyarete gelen kadına:
“Teyze, başınız bu şekilde kapalı olursa buraya giremezsiniz. Eğer çıkarıp yeniden şu şekilde bağlarsanız, mesele yok.” denildi.Kadıncağız bu duruma karşılık (kendisinin; bütün operasyonlardan yara bile almadan sıyrılıp, bir uçak kazasına kurban giden özel harpçi şehidin anası olduğundan hiç söz etmeyip) ziyaretten vazgeçtiğini söyledi.Ardından da; Anadolu’nun yiğit analarına yaraşır şu hatırlatmayı yaptı:
“Gidin de, bu kuralı koyanlara şunu söyleyin:
BENİM BAŞIMI NASIL KAPATACAĞIMA ONLAR KARAR VERİRSE;
OĞULLARIMIN NEREDE VE NE ŞEKİLDE ASKERLİK YAPACAKLARINA DA BEN KARAR VERİRİM!!!…”
(Ayak altları öpülesi gazi ve şehid yakınlarımız!!!… Duygu ve hatıralarınızı bizimle paylaşınız… torlakon@yahoo.com) Her neyse Levent astsubayım… Her neyse…
3 Kasım 2004’te uçurduk seni Arş-ı Ala’ya… Önden giden turnaların yanına…
Selam eyle Bahtiyar Aydın’a, Bedri Karabıyık’a, Mesut Kuru’ya, Recep Güngör’e, Hüseyin Güvercin’e ve cümle yoldaşlarına.Anadolu’nun yiğit turnalarına…
Orada; yeryüzünde olan mercan gözlülerin göremediklerini de görürsün, gözlere ihtiyaç duymadan.
Belki, geride bıraktığın gazi, yaren ve yoldaşların da yanına gelmelerini arzuluyorsun tez elden.
Yakınlarının, mezar başlarındaki gözü yaşlı, mahzun halleri sana ızdırap veriyordur şüphesiz.
Vefayı umuyor, kadirbilirleri gözlüyorsundur;
Bedenini feda ettiğin vatan toprağını geriye bıraktığın kullardan.
Müsterih ol… Sahipsiz kalmayacak şehidin emaneti.
Son turna arşa doğru uçmadan…        13 Mayıs 2005
       TORLAKON  
 torlakon@yahoo.com
Günün önemi: “Şimdengerü hiç gimesne; kapıda, divanda, mecliste, seyranda TÜRK DİLİNDEN ÖZGE SÖZ SÖYLEMESİNLER.”
13 Mayıs 1277  ( Karamanoğlu MEHMET BEY )

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: