Fedakar Polis…

Çocuk küçük, üstelik de felçliydi. Su soğuk ve oldukça da derindi. Bilmem kaç kulaçtı. Çocuğun eceli bu suda mıydı neydi… Onu, boyuna bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Çocuk, suyun sinsi düşüncesinden habersiz eğilmişti. Her şey o anda olup, bitmişti. Bir şey de düşünemiyordu. Ölüm korkusu tüm benliğini sarmıştı.

Çocuk, suda çırpınırken halkalar çiziyor, arada dalıp, çıkıyordu. Her çırpınışıyla biraz daha yoruluyor, ümidini biraz daha tüketiyordu. Bilinçsizce suyun üstünde durabilmek için bundan başka yapacak herhangi bir şeyi de yoktu. Zaman zaman ve suyun üstünde olduğu zaman ancak,

“Kurtarın, kurtarın beni!”diye feryat ediyordu.

Etraf bir anda kalabalıklaştı. Fakat suda boğulmakta olan çocuğu kurtarmak İçin herhangi bir faaliyette bulunmayan, eylemsiz kupkuru bir kalabalıktı. Sadece yöneticilik kalkışmasında bulunan, “Şöyle yap, böyle yap” diye muhatap olmak istedikleri insanları dahi etkilemekte başarılı olamayan bu insanlar, suda boğulmak üzere olan çocuğun kurtarılması için herhangi bir girişimde bulunamıyor, sadece:

“Vah, vah, vah!” diye hayıflanıyorlar. Can pazarındaki çocuk:

“Kurtarın beni.”diye feryat ediyor. Kalabalığın,

“Hay Allah boğulacak!.”felsefi yaklaşımı, çocuğun,

“Kurtarın beni…”feryadıyla karışıyor. Kalabalığın,

“Oğlan mı kız mı?”merakına karşılık, çocuk,

“Kurtarın beni…”feryadında. Ruhsuz kalabalığın,

“Kaç yaşında?”takıntısının yanında çocuk,

“Kurtarın beni…”diye adeta haykırıyor ama onlar bu haykırışı duymadan, yaşanan faciayı algılayamadan çocuğun nehre nasıl düştüğünü irdelemenin hesabında,

Nasıl düşmüş acaba?” yorumunda bulunurken, çocuk,

“Kurtarın beni…”diye haykırıyor ama nafile!

Etraftakiler sadece lüzumsuzluklarını, beceriksizliklerini ve korkaklıklarını koro halinde seslendiriyorlardı. Yaşanan sahne insanlık adına tam bir trajediydi. Biri de çıkıp, kendini suya atma cesaretini gösteremiyor, masum yavruyu boğulmaktan kurtaramıyordu.

O koca kalabalıkta hiç mi hiç yüzme bilen yoktu? Hiç mi cesaretli yoktu-kadınlar bir yana-erkekler arasında? Hani “Ben böyleyim, ben şöyleyim” diyerek, kendilerini halka dev aynasında göstererek, pahalıya satmaya çalışanlar, hani kendilerini onların derdine derman olarak sunanlar neden ortaya çıkmıyor, neden saklanıyorlardı.

Bu kalabalık dahi iş yapamayan, herhangi bir becerisi olmayan insanların benzeri bir kalabalık türünden bir kalabalıktı. Demek oluyordu ki onların kahramanlıkları da çenelerindeydi. 

Her şey bir yana çocuk göz göre Porsuk’un bataklığına saplanıp gidecekti. Hayır gitmemeliydi!.. O da bir insandı. Kimin olursa olsun, nasıl olursa olsun. O yaşa kadar nasıl gelmişti Boyunca emek ve para sarf edilmişti.

Mutlaka, onun da bir ana-babası, geleceklerini ona bağışlamış bir ailesi vardı. Hayır, hayır yok olup gitmemeliydi. Henüz hayata açılmamış bu tomurcuğun yok olması yazık olurdu.

Meçhul bir şahıs “şrap” diye suya atlayıverdi. Su ile beraber oradakiler de sevinçle, hayretle, şaşkınlıkla, umuda ve hayranlıkla çalkalandı. Kalabalık tek ağızdan, “Atlayan kim?” diye birbirlerine sordu. Komutanlarını karşılayan ve kutlamalarına hep bir ağızdan cevap veren eğitimli asker gibiydiler. Aynı disiplinle,

“Bir Polis!.” diye cevap verdiler ama, kendi sözlerine de inanamadılar.

“Sahi mi?” diye yine birbirlerinin yüzüne bakarak sordular. “Tabii, başka kim olabilir?” şeklindeydi.

Evet, kim olabilirdi? Atlayan şimdiye kadar kendini naza çeker miydi hiç… “Çok yaşa Polis! Yine senden fayda var.” düşüncesi kalabalığın hakim düşüncesi oldu. İçlerinden polise dua ediyorlardı.

Çocuğu çelik kollarıyla sardığı gibi çekip kurtarıverdi suyla gelebilecek ölümün insafsız pençesinden. Tepeden tırnağa iliklerine kadar ıslanmıştı. Suyun ıslaklığıyla oluşan soğukluk iliklerine kadar işliyordu.

Soğuk hava giysilerini üstüne yapıştırıvermişti. Ama onun haline aldırdığı yoktu. Çocuğa bakıyor, ona hayat vermeye çalışıyordu. Kalabalık, düşüncelerini mırıldanmaya başladı.

“Sucuk gibi ıslandı.”

“Allah razı olsun.”

“Vallahi kurtarma saydı, boğulacaktı.”

“Tanrı razı olsun.”

“Nasıl da adadı!.” 

“Allah razı olsun.”

“Çocuk sayesinde kurtuldu.”

“Allah razı olsun.”

Kurtarıcı, normal bir hareket yapmış gibi davranmasına karşılık, halkın gözünde vatan kurtaran aslan gibiydi. Fazla görülmesin. Elbette olacaktı. Sonuçta bir vatan bekçisini, bir canı göçüp gitmekten kurtarmıştı. Bu kahramanlığı kaç kişi yapabilirdi? Veya kaç kişi yapmıştı?

Bu eylemi, kendi canını ortaya koyarak, hayatını ve geleceğini hiç düşünmeden yapmıştı. Bu asil manzara karşısında duygulanan yaslı bir teyze için için ağlıyordu ama, döktüğü göz yaşı acıdan, korkudan değil, sevinçten ve mutluluktan kaynaklanıyordu.

“Böyle kahraman Polislerimiz oldukça asla boğulmayız.” değerlendirmesi, yaslı teyzenin düşüncesinde şekillendi, gizli bir elin yardımıyla kalabalığın beynine altın harflerle yazıldı. Artık o toplulukta Polise kötü diyen veya kötü diyebilecek hiçbir kimse bulunmuyordu.

Yaşlı teyze dosdoğru söylüyordu. Polisler kendilerini düşünmüyorlar. Onların amacı, denizde ve karada, hülasa her yerde can kurtarmaktır.

Onlar, fedakârdırlar, hep başkalarını düşünürler. Karşılık beklemezler. Can kurtarmaya çalışırken, halkı mutlu etmek isterken hep hakkı ve haklılığı düşünürler. Halka hizmetin hakka hizmet olduğunun bilincindedirler.

Her zaman cefakârdırlar. Asla başa kakmazlar Selde ve yangında kendilerini düşünmezler. 

Amaçları daima korumaktır, kurtarmaktır. Nefesleri hastaya derman olacaksa çekinmeden verirler.

Güçleri zavallıya destek olacaksa, ışıkları körü aydınlatacaksa düşünmeden, menfaat hesapları yapmadan insanların önüne koyarlar.

Kaynak : (Alıntıdır)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: