Ben dürüst, hiç kanuni suç işlememiş, vergisini muntazam ödeyen, trafik kuralları dahil her türlü kanun ve kurala uyan bir vatandaşım. Bir şahsa hakaretim bile yoktur…….Ama başkaları tecavüz ediyor, alkollü araba kullanıp sakat bırakıyor, insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor.v.s….ben onları vergimle hapishanede besliyorum ve çıktıklarındada mutlaka onlara iş veriyorum, ayrıca aramıza alıyorum ki tekrar tecavüz etsinler, sakat bıraksınlar, öldürsünler. Ben de düşünüyorum, aklediyorum ve sistemde yanlışlar buluyorum. Sivil Toplum Kuruluşlarıyla çalışıyorum, yazıyorum, oy veriyorum….. Ama başkaları bölüyor, dağa çıkıyor, bomba atıyor, ağlamayana meme yok diye kırıyor, döküyor ve öldürmeye devam ediyor…….Ben onların maaşını ödüyorum, liderlerini besliyorum ve kardeşlerimi öldürdüğü için affetmeye zorlanıyorum. Ben tek çocuk sahibiyim. Doğuramadığım için değil. Sevgimi, ilgimi, bilgimi ve maddi gücümü en iyi şekilde bu insana yatırıp, onu onlarca insana bedel, akıllı, manevi değerler üretebilen ve yaşatabilen, kutsal sisteme saygılı bir insan yapmak istediğim için…..Ama başkaları 10’larca çocuk dünyaya getiriyor. Korunamadıkları için değil. Sayısal üstünlük sağlamak için. Sevmiyorlar, ilgilenmiyorlar. O çocuk dağa çıkıyor, o çocuk kapkaç yapıyor, o çocuk tinerci oluyor, o çocuk okumadığı için özgür olamıyor ağasına maraba oluyor yada bakamadıkları için dedesi yaşındaki birisine 13 yaşında satılıyor ve 14 yaşında oda doğurmaya başlıyor…….. Sonra benden o insanlara merhamet duymamı ve benden alınan vergiler onları beslemeye yetmediği için ayrıca çocuklarını okutmamı istiyorlar. Ben marabaların kızlarını okutayım ki ağaları kendi kızlarına kilolarca altın takılan 40 gün 40 gece düğünler yapabilsin. Evlerini ısıtıyorlar benim vergilerimle yada kimbilir o kömürleri satıp sigara parası yapıyorlar. Oysa ben bu kış zamlı doğalgazı nasıl ödeyeceğimi düşünüyorum. Onlar 10’ar 10’ar doğurduğu için işsiz kalıyorlar ve batıdaki fabrikaları doğuya taşımaya zorluyorlar. Öyle ya merhamet etmek lazım. Batıdakiler işsiz kalsada olur malum onların sesi çıkmaz. Oysa toprak reformu, aşiretleri çözmek kimsenin işine gelmiyor. Çünkü oy için 10 000 insanı ikna etmek kolay değildir ama ağasını ikna etmek kolaydır. Ben daha maaşımı almadan vergim kesiliyor……. Ama başkaları vergi ödemiyor ve sıksık affediliyor. Benim maaşım belli. Ama stadyumda sünnet düğünü yapanın geliri nasılsa belli değil. Oysa biz evlendiğimizde düğün bile yapamadık. Biz evlendiğimizde alacağımız mobilyalarla doğaya zarar vermişizdir endişesi ile nikaha gelen herkese şeker yerine yüzlerce ağaç fidanı dağıttık, doğadan aldığımızı doğaya geri verelim diye……Ama başkaları ormanı yakıp yerine ev yaptılar, sattılar, kiraladılar, zengin oldular ve 2B ile affoldular. Benim babam ev alabilmek için 12 sene aynı işçi parkası ve pençeli ayakkabısı ile gezdi Çok şükür şimdi evleri var………ama başkalarının babası devletin arazisi üzerine gecekondu yaptı şimdi mütahite sattı ve bir sitede 60 dairesi var. Ben dişimi fırçalarken suyu devamlı kapatıyorum. Meyve yıkadığım suyla balkonu yıkıyorum..v.s. Malum suyu israf etmeyeceğiz ya……… Ama başkaları golf sahaları yapıp çimleri için tonlarca su kullanıyor. Yada biryerlerde kaçak kullanıp para vermiyorlar. Ben bakanımızında tavsiyesine uyarak saçımı havluyla kuruluyorum. Ayrıca Maliye bakanımızın kızına katkısı olsun diye evlerimizi tasarruflu ampullerle donatıyoruz. A+ makinelerimiz var……. Ama başkaları kaçak elektrik kullanıyor ve faturalarını ben ödüyorum. Ben sağlık sigortamı istemesem bile ödüyorum……..ama başkaları yeşil kartla gidip benim paramla muayene oluyorlar. Gerçekten ihtiyacı olana son kuruşuna kadar helal olsun. Ama bu ülkede kaç milyon yeşil kartlı var? Kaçı hak ediyor ? Ben sabrediyorum, bir yaratıcının var olduğuna bunların bir imtahan olduğuna inanıyorum. Ben doğru yol, iyi iş (salih amel) den hedef ne olursa hiç bir gerekçe ile (cihad, takiye..vs) her ne olursa olsun taviz vermiyorum……Ama onlar takiye diyor, cihad diyor, bu daha iyi diyor, uyduruyor, dinimi bölüyor, kullanıyor. Vergimle bakılan camide, vergimle beslenen imamın arkasında başım açık olduğu için namaz kılamıyorum.Oysa sadece Yaratıcınınn çağrısına uyup bir iman eden olarak Cuma namazlarında kardeşlerimle sorunlarımı paylaşmak istiyorum….Ama onlardan bazıları ritüel (adet) diyor, bazıları günah diyor, ellerinde başörtüleri ile gelip cami kapısında bekleyip bizi riyaya zorluyor, kendilerinde bizi camiden atma yetkisi olduğunu söylüyorlar. Yetkilerini Memur oldukları hükümetten alıyorlar, demek hükümet öyle istemiş diyorum. Rabbim istemez çünkü biliyorum Ama çok şükür onun bana şah damarımdan daha yakın olduğunu, camide olmadığını da biliyorum….Yinede keşke demekten kendimi alamıyorum. Öyle uzunki bu liste…biliyorum uzun yazıları okumayı sevmiyorsunuz. Her türlü adaletsizliğe rağmen doğru bildiğim yoldan asla dönmeyeceğim. Çok sevdiğim bir fıkra ile bitireyim Adamın biri dünyada hiç kimseye bir kötülük yapmamış, her türlü kurala uymuş, içmemiş, zina yapmamış, uyuşturucu kullanmamış, kimseyi pataklamamış. Neyse bir gün ölmüş büyük bir sevinç ve beklenti ile sorgu meleğinin önüne gelmiş melek sormuş : içmemişsin Adam : evet Melek : Kimseye el bile kaldırmamışsın Adam: evet Melek : Kendi karından başkasına yan gözle bile bakmamışsın Adam : evet Onlarca sorudan sonra sorgu meleği yanındaki meleğe dönerek : bir çift kanat getirin Adam heyecanla : Melek oluyorum değilmi? Melek : hayır kaz oluyorsun Fıkradır ama doğruyu söylemek gerekirse korkum kaz olmaktır. O.A.S.
‘Güzel Yazılar’ Kategorisi için Arşiv
İzmir
Nisan 1, 2009
Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben.
Simite gevrek deriz biz…
Çekirdeğe çiğdem.
Kordon elektrik aleti değildir.
Kumru da kuş değildir bizim için…
Yengen’i yeriz.
Sen sigorta dersin…
Biz asfalya deriz.
Uzatmayız…
Gidiyom geliyom deriz.
Domates dediğin, domat işte.
Evimiz isterse 800 metrekare olsun, balkonda otururuz. Hıdrellez filan
gibi mazeretler uydurur, sabaha kadar sokaklarda içeriz. Bi oturuşta
60′ar 80′er midye yeriz, istifno severiz, cibez’e bayılırız; gece 3-4
gibi boyoz’a dalmazsak, kan şekerimiz düşer! Boş lafa karnımız toktur
bu arada, tırışkadan teyyare gibi atasözlerimiz vardır…
- Paraşüt kulesinden atlamayana kız vermezler; kızlarımızı da
tavlayamazsın ha… Canı çekerse, o seni tavlar! Liseye giden kızının
erkek arkadaşının olması kasmaz babaları; kendilerinin de kız arkadaşı
vardı lisede… Bak iddia ediyorum, okey şampiyonası düzenlense,
İzmirli kadınlar alır kupayı… Erkekleriyle kahveye giderler çünkü…
Şaşırdın di mi? Al buna da şaşır, nargile içerler… Askılı giyerler,
şortla gezerler, öküz gibi bakarsan, bi çakar, bi de duvardan
yersin… Gönül Yazar’ız, Sezen Aksu’yuz; bir gül takıp da saçlarına,
çıktı mı deprem sanırdın kantosuna, Karantinalı Despina’yız… Sensin
Varoş! Biz tenekeli mahallede bile el ele gezeriz.
- Erkeklerimiz de fena değildir hani… Detaya girmeyeyim, Ayhan Işık,
Metin Oktay, Mustafa Denizli mesela, bi fikir verir sana… Ertuğrul
Özkök’ün kırdığı cevizleri okuyoruz; eşi kafasına ütü atmış… Ayıptır
söylemesi, Mahsun Kırmızıgül’le Alişan’ı ayırt edemeyiz biz.
- Gülümseriz.
- Enginarın başkentidir; İzmirlidir incir. Kazandibi hemşeri… 78 çeşit
köftemiz olduğu için, McDonald’s’ın bunalıma girdiği tek şehirdir…
Zeytinyağı severiz, dünyanın en boktan durumuna bile düşsek,
zeytinyağı gibi üste çıkmayı daha çok severiz… Sana ne birader,
keyfimizin káhyasıyız, yazlıklara gitmek için 8 şeritli otoyol yaptık;
Güzelbahçe, Seferihisar, Urla, Karaburun, Çeşme, öbür tarafta Dikili,
Foça, çipurayız… Pak Bahadur’u özleriz… Durup dururken faytona
bineriz, bi yere gitmeyiz aslında, öööle turlarız… Hava güzel,
daralırız, okulu ekeriz. Mezun olduktan sonra öğretmeniyle kadeh
tokuşturmayan öğrenciyi zor bulursun İzmir’de.
- Siz sembol diyorsunuz ama, saat kaç diye Saat Kulesi’ne bakanı
bulamazsın, altında buluşanlar bile zahmet edip kafasını kaldırmaz,
birbirine sorar saati! Rahatızdır… Çocukları Kemeraltı’da
kaybederiz, alışverişe devam ederiz, esnaftan biri bulup getirir,
çıkışta Kemeraltı Karakolu’ndan alırız… Ağlayıp zırlamak bi yana,
çoğu dondurmayı bitirmediği için ayrılmak istemez karakoldan, iyi
mi… Aceleye gelemeyiz! Bir sene önceden duyurmaya başla, de ki, 22
Ağustos saat 20′de tiyatro başlıyor… 20.30′da geliriz… Sanatçılar
da İzmirliyse, tiyatro zaten 21′de filan başlar… Uçak 6 saat rötar
yapsın, istifimizi bozmayız, bizim için ekstra bira içme vesilesidir
bu… Kuyruk olmaz, çünkü kuyruk varsa, İzmirli sıkılır, gider.
Pratiktir… 201 sokağı bulduysan, yanındaki 202′dir. Tek tek isim
vermeye üşeniriz.
- 35′imiz var.
35 buçuğumuz da var.
34 plaka gördük mü, kapışırız… Arkadan sirenleriyle isterse
Cumhurbaşkanı gelsin, bana mı sordu, tarladan gitsin, makam arabasına
yol vermeyiz.
- Özetle, arızayız!
- Erkek çocuklarına en çok “Efe” adı konulan şehirdir orası… Zeybek
duyduğumuzda, içimiz cız eder, kalkar oynarız. Hasan Tahsin orada,
Kubilay orada, Latife Hanım orada, Zübeyde Hanım bize emanet, bize…
Mustafa Kemal de, ağlar kadınlarımız… Sokak sokak, bulvar bulvar,
Milli Mücadele Müzesi’dir… İstanbul’daki gibi Birinci Ahmet Çeşmesi
falan yoktur orada… Ankara’daki gibi Cinnah Caddesi, Arjantin
Caddesi de bulamazsın pek… Recep Tayyip Erdoğan Kavşağı’nı teklif
etmez hiç kimse.
- Bakın, Tayyip Erdoğan dedim, aklıma geldi… İzmir’de miting
yapacakmış Başbakan.
- Kendisine ev sahibi olarak, Ayla Dikmen’in Kordon’da üstü açık
otomobille gezerken söylediği ve Türkiye’nin anca yıllar sonra
keşfettiği parçasını armağan ediyorum: “Ben söylerken gülmedin mi?
Falımızda ayrılık var demedim mi? Anlamazdın, anlamazdın…”
Netten alıntıdır.
BEN ÇOK DEĞERLİYİM……..
Mart 28, 2009
Bir konuşma sırasında adamın biri kadının birine sormuş:
‘Nasıl bir erkek arıyorsun?’
Kadın bir süre sessiz kaldıktan sonra adamın gözlerinin içine
bakarak sormus: ‘Gerçekten bilmek istiyor musun?’
Adam biraz isteksiz, ‘Evet’ demiş.
Ve kadın baslamış anlatmağa…
‘Bugün ve bu yaşta bir kadın olarak, bir erkeğe onun benim için
benim kendime yapabilecegimden fazla ne yapabileceğini soracak
konumdayım.
Kendi masraflarımı karşılayabiliyorum; bir erkeğin yada bir başka
kadının yardımına gerek duymadan evimi idare ediyorum.
Böyle olunca, ‘Sen masaya ne koyuyorsun?’ sorusunu sorma
konumundayım.
Adam kadına bakmış. Paradan söz ettigini düşünüyormuş.
Kadın hemen bu düşünceyi düzeltmiş: ‘Sözünü ettiğim, para değil.
Ondan öte bir şey istiyorum. Hayatın her alanında mükemmeliyeti
arayan bir erkeğe ihtiyacım var.’
Adam arkasına yaslanıp kollarını kavuşturarak kadından biraz
daha açıklama istemiş. Kadın başlamış anlatmağa:
‘Kendini zihnen mükemmelleştirmeye çalışan birini istiyorum,
çünkü sohbet ve zihnen uyarılma arıyorum. Basit bir adama ihtiyacım yok.
Ruhen mükemmelleşmeye çalışan birini arıyorum, çünkü dengesiz
bir birleşmeye ihtiyacım yok.
Inananlarla inanmayanların bir araya gelmesi felakete yol açar.
Bir kadın olarak yaşadıklarımı anlayacak kadar duyarlı,
ayağımı sağlam basmamı sağlayacak kadar güçlü bir erkek arıyorum.
Saygı duyabileceğim birini arıyorum. Ona boyun eğmem için
onu saymam gerekir. Ben ona ne kadar dürüst ve açıksam,
onunda bana dürüst ve açık olması gerekir.
Kendi işini , hayatını yürütemeyen adama boyun eğemem.
Boyun eğme konusunda sorunum yok… yeter ki buna değer biri olsun.
Tanrı kadını erkeğe eş ve yardımcı olarak yaratmış.
Kendine yardım edemeyen adama ben yardım edemem.’
Kadın aklından geçenleri böyle döküverdikten sonra adama bakmış.
Adam yüzünde şaşkın bir ifadeyle oturakalmışmış:
‘Çok fazla şey istiyorsun.’ demiş.
‘Değerim çok fazla.’ diye yanıtlamış kadın.
Değeri çok fazla olan bütün kadınlara…
Kişilik..
Mart 28, 2009
| Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.“Bakın” diyor. “Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…” Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor: “Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar”. Bir (0) daha… “Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz”. Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek… disiplin… sevgi… Eklenen her yeni (0)’ ın kişilişi 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca… Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor: “Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir.“ Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür… |
|
İçimdeki çocuk…
Mart 28, 2009
Adın ,yaşadığın şehir aklıma geldiğinde uzaklara dalıp, gözlerimden akan yaşa engel olamıyorum, senin yanında çocuk olmayı başarabildiğim, içimdeki o yaramaz, sevecen, muzip çocuğu ortaya çıkarabildiğin için belki de..büyümek ya da öyle görünmek zorunda olmak ne kadar da yormuş beni..senin yanında kısa bir süre de olsa çocuk olmanın tadını buldum..
Bir çocuk bayramı daha geliyor, içimdeki çocuğu göremiyorum artık…
Büyüttük o çocuğu el birliğiyle, büyüdü, büyüdü o kadar büyüdü ki, terketti sonunda… bir umut ortaya çıksın diye, pamuk şeker alıyorum, topladığım kır çiçeklerini vermek istiyorum ama yok..
Çayda çıra oynayalım diyorum, yine ses yok..dikkatimi çeken , uçurtmalar..uçan bir uçurtma görsem
İçimden gelen yaşlara engel olamıyorum, o zaman anlıyorum ki, buralarda bir yerde.. ama, büyümüş, belli ki…
Çocuk olmanın bedelini ödemiş, bir daha asla o çocuk ortaya çıkmayacak, bildiğim her çocuk bayramında içimden gelen yaşlara engel olamayacak olmam, sessizce ağlayacak, yalnız olarak..ona ulaşmanın imkanı yok biliyorum, bir daha kırılmamak adına ortaya çıkacağını zannetmiyorum..hoşçakal çocuk..yaramaz, sevecen , muzip çocuk…ben yine burada yanında olacağım, her şeye rağmen…
netten..alıntıdır..
Korkuyoruz! (Doğan Cüceloğlu)
Mart 22, 2009Yarın gözümüzü ekonomik krize açıp bir anda borçlarımızın katlanmasından… Durakta beklerken bir bombayla paramparça olmaktan… Hiç beklemediğimiz bir anda işsiz kalmaktan… Tüm yaşamımızın bir anda değişmesinden… Çocuklarımıza karanlık bir dünya bırakmaktan… Korkuyoruz! Korktukça içimize kapanıyoruz, yalnızlaşıyoruz, mutsuzlaşıyoruz! Tam da mutsuzluğun dibine vurduğum bir günde Bir kitapçı vitrininde karşılaştım Doğan Cüceloğlu’nun son kitabıyla. Kitap adıyla tavladı beni : Korku Kültürü! Kitabın alt başlığı adından bile güzel: Niçin Mış Gibi Yaşıyoruz? Psikoloji Profesörü Cüceloğlu ile TV8′de Cumartesi sabahları yayınlanan programının çıkışında konuştuk. Uzun ve epey öğretici konuşmanın sonunda anladım ki Türkiye’nin suyu hasta! Niye mi? İşte Doğan Cüceloğlu’nun ağzından nedenleri… Bir arkadaşım anlatmıştı: Japon balığı almış. işten sonra evine gidip balığını seyrediyormuş. Şahaneymiş seyretmesi, böyle dalga dalga gidiyormuş balık. Ama bir süre sonra balık yan yatmış, debelenmeye başlamış.Kavanoza koyup deniz biyoloğu olan bir arkadaşına götürmüş. Biyolog incelemiş, demiş ki; – ıyi haberim var, kötü haberim var, hangisinden başlayayım? – Hangisinden istersen – ıyi haberim balık hasta değil. Kötü haberim suyun hasta. – Su hasta olur mu ya? – Evet olur, iyi oksijen almıyor bu su. Bundan dolayı bir bakteri girmiş . Ve bu bakteri balığın sinir sistemini böyle etkilemiş. – Ne yapmam lazım? – Balığın suyunu, bir de pompanı değiştireceksin. Su değişince, pompa sistemi değişince gerçekten de balık iyileşmiş bir süre sonra. Balık yine şahane biçimde dalga dalga gitmeye devam etmiş! Bizim suyun hastalığı ne peki? Korku kültürü. Korku kültürü kavramını biraz açabilir misiniz? Korku kültürü yaşamda gücü temel olarak kabul eder… Hayatta en önemli şey güçtür. Bu nedenle yaşam sürecinin kendisini sıfırlar. Mutluymuşsun, coşkuluymuşsun, zevk alıyormuşsun hiçbir önemi yok. Seni güçlü kılıyor mu kılmıyor mu ona bakacaksın. Bu da sonuçlarla belli olur. Mevki edindin mi, para kazanıyor musun, şöhretli misin, göster bana! Böylelikle yaşamın bir süreç olarak değeri yok, güç temel değerdir. Güçlü olan haklıdır, çünkü o güçlüdür. Güçlü olanın denetleme hakkı vardır, çünkü o güçlüdür. Yönlendirir. Böylelikle tüm ilişkiler ve yaşam onun üzerine oluşmaya başlar. O nedenle böyle bir toplumda insan insana ilişki yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Kadın erkek ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Patron işveren ilişkisi yoktur, güçlü güçsüz ilişkisi vardır. Bir toplumda “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye soruluyorsa o toplumda “güçlü-güçsüz” ilişkisi vardır! Korku kültüründe insanların ilk karşılaştıklarında akıllarından geçen şudur: şimdi burada kimin borusu ötecek? O yüzden kolay kolay gülümsemezler, başka tarafa bakarak el sıkarlar. Yani diyor ki: Yersen, burada baba benim. Böyle durumlarda ben kendimi nasıl tanıtacağım: Ben, Profesör Doktor Doğan Cüceloğlu. Mutlaka mevkimi söyleyeceğim. Yani işte 15 kitap yazdım, tv programı yapıyorum, filan, filan… Bir kıdem listesi yapacağım sana güçlü olduğumu göstermek için. Çingeneler kavga ettiğinde “bende bu var, sende ne var ” diye atışırlarmış ya… Bizdekinin aynı.Adam kitap yazıyor, üzerine Profesör, bilmem kim diye titrini yazdırıyor, Ne gerek var? Korku kültüründe eşit ilişki yoktur, Kim daha güçlü, kim daha üstün ilişkisi var. Daha evlenirken bu karı koca ilişkisinde kendini belli eder, ilk gece gözünü korkutuyor, ilk gece. Anne baba çocuk ilişkisinde de öyle. Anne baba ilişkisinde nasıl? Çocuk bir kere 0 – 7 yaş arasında müthiş bir mücadele veriyor. Ne mücadelesi veriyor? Varolma mücadelesi veriyor. “Yemiyeceğim” diyor, “Doydum” diyor. “Yiyeceksin” diye ağzına tıkıyoruz kaşığı. “Aç değilim” diyor. “Hayır açsın” diyoruz. Düşünebiliyor musun ya? şu işkenceyi düşünebiliyor musun? Geçen gün üniversite öğrencilerinden oluşan 70 kişilik bir gruba konuştum. Bir kız öğrencinin önüne gittim. “Merhaba” dedim ama görüyorum nasıl korkuyor. inşallah doğru cevap veririm kaygısı var yüzünde. “Sabahleyin karşılaşsak ben sana sorsam ‘Uykunu alabildin mi?’ diye.Uykunu alıp almadığını bilebilir misin?” dedim.”Bilmem, belki” dedi. Bu çok acı bir şey. “Peki” dedim “Senin uykunu alıp almadığını senden daha iyi bilecek kim var?” Ona da cevap veremedi.Üniversite öğrencisi bu! Yandaki arkadaşa döndüm. “Aç mısın tok musun bilir misin?” dedim.Cevap veremedi, ııığğğ filan yapıyor. “Senin aç ya da tok olduğunu senden daha iyi bilebilecek biri var mı?” dedim. “Lokantacı “dedi. Bunlar üniversite öğrencisi! Bunlar, bu kadar sınavdan sonra üniversiteye girebilmiş seçilmiş insanlar! Ama düşünün öyle bir yaşamı boşaltma durumu var ki çocuk aç mı uykusuz mu bilmiyor. Ve ben psikolog olarak şunu söylüyorum. Bir insanın yaşamının temeli 0-7 yaş arasında atılıyor. Bir vatandaşın vatandaşlığının temeli de 0 ile 7 yaş arasında atılıyor. Neye benziyor bu biliyor musunuz, eğer siz bir çocuğa 0 – 7 yaş arasında Türkçe öğretemezseniz, ondan sonra da düzgün Türkçe konuşamaz, ona benziyor. Eğer çocuklarınıza 0 ile 7 yaş arasında vatandaş olma bilinci veremezseniz ondan sonra ikinci dil öğrenirmiş gibi zorlukla ağır ve aksak öğreneceklerdir. O zaman o üniversitelinin aç olup olmadığını bilmemesinin nedeni de annesinin çocukken aç olmadığı halde zorla yedirmesi mi? Onun adına kararlar vermesi mi? Bu ufak bir örnek. Genel olarak çocuğa verilen mesaj önemli. “Sen küçüksün bilmezsin, büyükler bilir. Sen kimsin ki…?” Bu genel mesaj yerleşince ” Ben kimim ki, otorite daha iyi bilir” inancına dönüşüyor. Korku kültürünün özü bu! Öyle olunca yaşam tamamıyla gerçeğin araştırılması değil, özgürce bir yolculuk değil, bireylerin, grupların, cemaatlerin birinden daha güçlü olma mücadelesine dönüyor. Türkiye’de siyasal anlamda yaşanan da bu değil mi? Evet! ışte bu korku kültürünün aksi olan saygı kültüründe çok temel bir değer vardır. O da gerçeğe saygıdır. Üniversite neden vardır? Gerçeği keşfedip, öğrenip, yaymak için vardır. Oysa bu korku kültürünün umurunda değil. Korku kültüründe üniversite makam için vardır, mevki için vardır, daha güçlü olmak için vardır. Araştırma yapmaktan daha çok nasıl kulis faaliyetleriyle, ayak oyunlarıyla makam elde edileceği öğrenilir.Ayakta kalanlar, mevki, makam sahibi olanlar bunlardır.Ve bunlar, bir öğrenci çok akıllı ve yetenekliyse korkarlar, onu asistan almazlar. Sadece üniversitelerde değil, hiçbir yerde çok akıllı adam istemezler, Türkiye’de. Evet, çünkü tehlikesin. Ama, ben 25 yıl yurtdışında bulundum. Orada adamın seni sevmesi veya sevmemesi üçüncü dördüncü derecede ilgilendiği bir şey. “Sevmem ama harika bir kafası var, ondan dolayı buraya getirmek zorundayım” diyor. “Arkadaşım olarak görmem ama hakkını veririm” diyor. Şöyle düşünmek lazım. Hepimiz bir ekibin parçasıyız. Ben şu çocuğun ( parkta oynayan çocuğu işaret ederek) daha mutlu olmasının bir parçasıyım. Herkes böyle düşünmeli. O çocuk mutsuzsa emin ol şu veya bu şekilde o mutsuzluk benim hayatımı etkiler. Trafiği düşün, her bir kişinin araba kullanışının kalitesi diğerinin hayatını etkiler. Sarhoş ise, yorgun ise, hızlı ise trafikteki herkes etkilenir. Toplumda da öyle. Ben buna “biz bilinci” diyorum. Korku kültüründe biz bilincinin gelişmesi mümkün değil. Ya “ben bilinci” denilen “arsız, saldırgan kültür” gelişir, ya da “sen bilinci” denilen “ezik, kişiliksiz kültür” gelişir. Arsızlar ezikleri daha da eziyor yani o zaman? Zaten sen diyenler “Meee” diyor, “Çoban yok mu? Uykum var mı yok mu bana söylesin, biri benim hakkımı korusun.” Mesela sınıfa girin öğretmen olarak. Korku kültürüyle yetişmiş çocuğa güleryüzlü davranın, “Günaydın çocuklar nasılsınız?” filan deyin. Üç dört ders sonra size parmak atmaya kalkarlar. Siz üzülürsünüz ben bunlara insan muamelesi yapıyorum, yaptıklarına bak diye. Size süratle öğretirler nasıl öğretmen olunması gerektiğini. Demek ki korku kültüründe korkutulma ihtiyacının giderilmesi için korkutan birisinin olması lazım. El ve eldiven gibi. Ve bu bir yaşam felsefesi. Mesela korku kültüründe yetişmiş kadınlar da korkutan erkek ister.Onları korkutmayana “Ne biçim erkek” derler. Türkiye’de yüzde kaç korku kültürü hakim? şimdi belirli bir azınlık grup var.İnsan hakları, çocuk hakları diyen, insanca bir yaşam isteyen, birbirlerine “Günaydın” demek isteyen, trafik kurallarına uyan… Benim gördüğüm kadarıyla çok az…Ve bu insanlar çok yalnız. Eğer Türkiye’de “uygar insan” gibi yaşamaya çalışırsanız süratle kendinizi “keriz” olarak görürsünüz. O sınıfa girip de “Günaydın” diyen öğretmenin durumuna düşersiniz. Başınıza gelmedik kalmaz yani? Kendinizi korursunuz ama o zaman da kendinize yabancılaşırsınız. Bir mutsuzluk yaşamaya başlarsınız. Ve altını çizmek lazım. Kimsenin kabahati yok. Kimse kötü niyetle yapmıyor bunu. Bildiği başka bir şey yok. 0 – 7 yaş aralığında bunu öğreniyor. Bildiğini de gelecek nesle bağırta çağırta aktarıyor. Bu böyle gidiyor… Nasıl ki alfabeyi değiştirmek için seferberlik yaptık, köy köy gezip anlattık. Bence bizim ana babalığı öğrenmemiz için de aynı şey lazım. Çok ciddi olarak ve bilimsel olarak….. Ve bunu herhangi bir ideolojinin, herhangi bir güç kapma yarışının parçası haline getirmeden yapmak çok önemli. Türk politika tarihinde korku kültürü ne kadar hakim? Hep korkutularak mı yönetilmiş Türkiye? Korku kültürünün dışında başka bir akım olmamış. Avrupa’nın yaşadığı aydınlanma, birey olma hakkı mücadelesi olmamış.ışte Atatürk devrimleriyle bunu yapmaya çalışmış. Fakat korku kültüründe yetişmiş insanlar onu da hemen bir canavar haline getirip iki kampa ayrılmış, hangisi güçlü olacak mücadelesi yapıyor. Iki tarafın da anlaştığı temel değerler nedir konusunda bir araştırma içerisine girmiş değiliz. Ben şimdi olanların hepsini korku kültürü içinde bir mücadele savaşı olarak görüyorum, Bu da bana acı veriyor. Bir de bu savaşın, bu en tepedeki güç savaşının bizlerde, sıradan insanlarda yarattığı korkular var. Herkes endişeli, kaygı içinde ve mutsuz. Gerçeğe saygı bir değer olarak kurumlarda yaşamıyorsa o zaman benim çok dikkat etmem gereken şeyler var. Ailem var, işim var, düzenim var. Yaşamımı devam ettirmek için benim ya çok güçlü olmam lazım ya da çok güçlü bir ekibin parçası olmam lazım. Bütün mücadele böyle dönüyor şimdi Türkiye’de. Karşı tarafın hakları umurunda değil, zerre kadar ilgilendirmiyor. Bir onların gözüyle bakayım diye kimse demiyor. Çünkü bakarsa gücünü kaybediverir. O yüzden herkes yüzde yüz haklı olduğunu iddia ediyor. O yüzden de diyalog imkânı ortadan kalkıyor. Diyalog imkânının olabilmesi için herkesin “Arkadaş sen de ben de farklı bakıyoruz ama müşterek bir gayemiz var” diyebilmesi lazım. Müşterek kabul ettiğimiz kriterler olması lazım. Bu kriterler yok. O yüzden ben sana baktığımda acaba hangi taraftan diyorum. Sana da sormuyorum, güvenim yok, alttan alttan anlamaya çalışıyorum. Benim gördüğüm kadarıyla hem parti içi, hem partiler arası politika güç mücadelesinden başka bir şey değil. Kim mevkiye makama gelirse nemalanma durumu olarak görüyor bunu. ıçten içe hepimiz de bu böyle olur diye kabul etmişiz. O nedenle korku kültürünü bizim en önemli baş belamız olarak görüyorum. Henüz daha farkında değiliz nasıl ki balık suyun farkında değil, biz de korku kültürünün farkında değiliz. Bizim de suyumuz mu hasta? Aynen öyle, akvaryumun suyu aynı olduğu sürece yeni balıklar koysan bile bir süre sonra onlar da hastalanır. şimdi biz ne yapıyoruz?Milletvekillerini suçluyoruz. Sanki onlar gökten zembille indi. Onlar da bizim balığımız! Peki suyu iyi etmek için ne yapmak lazım? Suyun ilacı ne? Değerler! İlk değer gerçeğe saygı.Anne baba olarak çocuğunun gerçeğine saygı duyacaksın. İkinci değer, gerçeğe sevgi.Anne baba olarak çocuğunu seveceksin. En önemlisi de yaşama saygı. Çocuğun kendi yaşamında kendisi olarak var olabilmesine saygı duyacaksın! 23.03.2008
Doğan CUCELOGLU
FIRTINA
Mart 5, 2009
Fırtına
Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.
Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.
Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın haline bakıp ‘çiftlik işlerinden anlar mısın?’ diye sormadan edemedi çiflik sahibi. ‘Sayılır’ dedi adam, ‘fırtına çıktığında uyuyabilirim’.
Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çaresiz adamı işe aldı.Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: ‘Kalk, kalk! Fırtına çıktı.
Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.’ Adam
yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: ‘Boşverin efendim, gidin yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştimya.’ Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu kovmak
olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak Gerekiyordu.
Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı.
Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini kapatırken mırıldandı:
‘Fırtına çıktığında uyuyabilirim’
Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir) hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca.
Sevgiyle kalın.
(KIZGINLIKLA KARAR ALMAYIN, MUTLULUKTAN UÇTUĞUNUZDA SÖZ VERMEYİN. İKİSİ DE SARHOŞLUK ÂNIDIR, AKIL BAŞTA DEĞİLDİR
GÜÇLÜ KADINLAR
Mart 2, 2009
Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan.Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen.Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler.Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar.Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler.Faturalarını kendileri yatırırlar.Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar.Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler.Özgürlüğü severler,dik durmayı da, güçlüdürler çünkü…Âşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra,akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde,hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan,o her neredeyse onun olduğu yere giderler.
Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü.Para var mı,işyerinde sıkıntı mı oldu,birine canı mı sıkıldı,hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği.Çünkü istemezler kimse onlara acısın.
Sonra da bir bakarlar ki,bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz.Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür.Enkaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar,bu sefer de sorunlu kadın,kaprisli kadın,tahammül edilmez kadın damgasını yerler.Bu yüzden de sevgili yada kocalarından ayrıldıkların da bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Ayrıldıkları erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini,içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber.
Sonra bir dosttan,eşten,ya da tanıdıktan duyarlar ki ayrıldıkları adam,erkeğe muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış.Erkekler çok severler böyle kadınları.Birinin ona muhtaç olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin.Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır.
Mesela fatura filan yatıramazlar,anlamazlar çünkü.Nerden yatırılır onu da bilmezler.Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar,çünkü taşıyamazlar onca torbayı.Hep yorgun olurlar,bütün gün spor salonları,kuaför,o mağaza,bu mağaza gezerler.Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. akşam eşleri eve geldiğinde,bugün nereye yemeğe gidelim,diye sorarlar.En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler.Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere.Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar. Huysuzluk da ederler, ama bu erkeğin hoşuna gider,çünkü kadın ona muhtaçtır,söylenmeyen güçlü kadının aksine, hiçbirşeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar.Pek teşekkür etmezler,kıskançlık krizlerini de severlerKocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler.Çünkü o güçsüz,kırılgan bir kadındır.Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur.Koruyup kollanmalıdır her an o!
Zayıf kadınlar hiç çökmez,buruşmaz ve yıpranmazlar.Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır.Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.
Hayat Bana Mutlu Olma Şansı Vermedi Ey Sevgili…….
Gülten AYHAN
FiYAT VE DEĞER ARASINDAKİ FARK…
Mart 2, 2009
Avrupa’nın ünlü sanat merkezilerinden birinde, çocuğun biri, vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablonun bedeli oldukça yüksektir.
Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile
mağazaya gider.
Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır. İçeri girer, tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve;
“Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da bu kadar” der.
Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve çocuğa satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.
Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar:
“Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar düşük bir rakama sattın?”
Ressam cevap verir:
“Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?…”
SÖZÜN ÖZÜ:
Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor, fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.
Oscar WILDE
BİR KADINI AĞLATMAK….
Şubat 22, 2009
BİR KADINI AĞLATMAK...
Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya… En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir. Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe!
Işte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra. Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli… Ve kadın ağlar; hem de çok!
Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü. Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler.
Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren!
Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları. Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar. Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı…
Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür.. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan…
İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar. Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E o zaman niye sarılsınlar ki!
Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.
O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!
AZİZ NESİN