Değerli Oktay Abi,sustum Şimdiye dek.Ancak susmak çare değilki be
ağabey…Hani demişti ya Fuzuli,SÖYLESEM TESİRİ YOK; SUSSAM, GÖNÜL
RAZI DEĞİL”misali…Nedir bu ağabey? vatanı sevenlerin hain
olması,vatan satanların baba olması…Nedir bu ağabey?? Bu cennet
vatanı sevmenin bedeli bu kadarmı ağır ? Hayatının en güzel yıllarını
Terörle mücadeleye adamış,Milletinin birliği,dirliği için kanını ve
bir parçasını canının bu toprağa katmış ve tek suçu bu sevdada
susamamış haksızlıklar karşında vatanına ve milletine yapılan
ihanetler karşısında susamamış….Teröristi konuşurken,haini
konuşurken,pezevenki konuşuşurken,işbirlikçisi konuşurken,kan emicisi
konuşurken… Şerefli bir Türk çocuğu,malül bir asker olarak, gazi
olarak kanını verdiği vatanına yapılan ihanetler karşısında susamamış
sen!!! Ne gariptirki bitti bellediğin askerliğin meğersem sürmekte
imiş ağabey..Daha bu vatana verecek çok kanın,çekecek çok çilen varmış
ağabey…Asker kardeşlerimiz cepheden cepheye koşarken…Bazıları
vurulup düşerken…Oktay ağabey…..Teröristin yuvasına kandil
dağına,kuzey Irak’a operasyon yolları gözlenirken,Ordumuzun ve bence
milletimizin kahraman komutanı Büyükanıt paşamız bu işi kafasına
koymuşken…Harcadılar ağabey…Bir gündeme harcadılar seni…Dediler
ki bu hem gazi hem vatan sever hemde sivri dilli…Harcayın
gitsin…Yazıklar olsun…Hem bir gazisine olmadık iftira kampanyaları
açanlara….Ya bize ne demeli ağabey????…. Elin terörist köpekleri F
tipi cezaevinde bir tane adamları için dünyayı yıkarken…Ardından bir
sürü yazılar yazıp sokakları yakarken…Demokrasi,İnsan Hakları bilmem
ne soytarılık lafları atarken… Bizim Gazi Oktay Ağabeyimizi aldılar
bir gece vakti..Biz GAZİ derdik,Onlar BOMBACI dediler…”Varlığım Türk
Varlığına Armağan Olsun”derdin hep…Varlığını Türk Milletinden
Armağan Olarakmı Aldılar Ağabey…Nedir bu Ağabey??vatanı sevenlerin
hain olması,vatan satanların baba olması…Nedir bu ağabey??
SÖYLESEM TESİRİ YOK; SUSSAM, GÖNÜL RAZI
DEĞİL…………………………………………..
( “ÖNCE VATAN DERGİSİ” OLARAK DEĞERLİ GAZİMİZ,AĞABEYİMİZ VE YAZARIMIZ
OKTAY YILDIRIM’A YAPILAN İFTİRA KAMPANYALARINI NEFRETLE KINIYOR,YÜCE
TÜRK TÜRK MAHKEMELERİNİN ADALETİNE YÜREKTEN İNANIYORUZ. )
NAİL KABALI- ÖNCE VATAN DERGİSİ GENEL YAYIN YÖNETMENİ.
***********************************************************************************************
BU MEKTUP,TERÖRİST KÖPEKLER İÇİN MEKTUP YAZANLARA KARŞI, KAHRAMAN TÜRK
MİLLETİNİN ŞEREFLİ EVLATLARINA İTHAFEN YAZILMIŞTIR….
*****************************************************************************************************
Bu bir mektuptur.
Kuş kanadına, suya, çöl kumlarına yazılmış mektupları okuyanlara veya
bu mektupları yazanlara ithaf edilmiştir.
Vatan üzerine.
Bayrak üzerine.
Onur üzerine.
Namus üzerine.
Vicdan üzerine.
Akıl üzerine.
Adı fark etmeyen ve ithal edilmiş tüm meseleler üzerine.
Kelimeler ve kelimeleri çirkinleştiren kalemler üzerine.
Kalemleri tutan riyakâr ve kan kokulu eller üzerine.
Kalemlerini sapladıkları şehitlerin ve kadınlarının ve çocuklarının ve
kardeşlerinin ve onların analarının yürekleri üzerine yazılmıştır.
Mayın, bomba, pusu, baskın, yazar, çizer ve ihanete alet olan her şey
üzerine.
İstemeyen okumasın.
Kanla yazılmış bir mektuptur bu. Güvercin kanadının gücü yetmez
taşımaya, karabaşlı kartal olsa nafile.
Ağırdır zira eskidir ve unutuldukça kanla yeniden yazılır, şehit
mezarlarının taşları üzerine.
Bu mektup binlerce yıl önce yazıldı ve binlerce yıldır yazılıyor, yeni
fark edenler utansın.
Kardeş kardeşi öldürmez, öldüren kardeş falan değildir, kalleştir olsa
olsa.
Kalleşlerin en kalleşi ise kardeşim diyerek kalleşlik yapan
kalleşlerdir.
Ve aslında en kahpesi, mayın değil onu Adil Binbaşıların, Davut
çavuşların yoluna döşeyen eldir, o eli alkışlayan ve ululayıp aklayan
kalemdir.
En az o el kadar suçludur o kalem, tarihin yanılmaz vicdanında.
O mayınlara basıp parçalanan bedenler, Edirnekapı’dadır ve bizim
yüreklerimizde ve hafızalarımızda yaşarlar.
Kemerburgaz’daki Kemer Country villalarından görünmez Edirnekapı, çok
uzaktır hem de çok.
DAĞLARDA YARIM KALDILAR VATAN İÇİN
Ellerimizde can verdi o parçalanan bedenlerin sahipleri, bayrakları
dalgalansın diye.
Vücudunda sigara söndürülerek, tüm kemikleri kırılarak, kafa derileri
yüzülerek işkence edilen, sonra da ağaçtan kazıklarla öldürülen ve
çığlıkları telsizlerden dinletilen vatan evlatlarının yeri bizim
yüreklerimizdedir, o çığlıkları duymayanların yanı başında durmaz
onlar.
Bir de katillerinin yanı başında dururlar, kulaklarında çınlar
haykırışları eğer bir yerlerinde bir parça insanlık kalmışsa.
Yazıklar olsun, can veren o yiğitleri hainlerle bir tutanlara.
“Ağabey” diyordu bana telefonda, Astsubay Zülfikar, “geçen gün kız
arkadaşımla gezdim biraz ve kimse bacağımın takma olduğunu anlamadı”.
“Ağabey” diyordu, “biraz daha uğraşırsam belki bisiklet bile
sürebilirim”.
Daha on dokuz yaşındaydı Zülfikar, mezun olalı tam yirmi gün olmuştu,
o kahpe ellerin döşediği mayınla ve bazı kalemler tarafından ululanan
o hainlerin, ilk izleriyle tanışırken.
Küskün veya kızgın değildi sesi, pişman veya acizde değildi.
Gururlu ve biraz pusluydu sadece, bisiklet sürebilse yeterdi.
Koşmayı, atlamayı, denize girmeyi feda etmişti vatanı için.
Bacağını payanda yapmıştı, Kemerburgaz’ın da üzerinde bulunan Türk
egemenlik örtüsüne.
Yazıklar olsun, çiçek toplayan küçük kızları öldürenlere ve yazıklar
olsun o katilleri ululayan kalemlere.
KAVGANIN BİR SEBEBİ VAR, İHANETİN DE
Kavganın sebebini unutmadık, çünkü bu kavga hiç bitmedi.
Kavganın sebebi vatandır çünkü bayraktır, onur ve namustur,
vicdandır.
Kimseye verilemeyecek olan, kimse ve hiçbir şey için vazgeçilemeyecek
olan egemenlik hakkıdır.
Atalarımdan bana kalmış olan ve benim çocuklarıma bırakmak zorunda
olduğum mirasın vicdani sorumluluğudur.
Hiçbir vicdana dayanarak reddedilemez, hiçbir çocuğun veya sevgilinin
sevgisiyle değiştirilemez.
Hiçbir aşağılık pazarlığa konu edilemez, namustur çünkü istiklal, öbür
ihtimal ölümdür.
Ben dilimle, bayrağımla, hudutlarımla yaşamak için ölmeyi kayıp veya
yazık değil, şeref sayarım.
Bu paha ne ile biçilirse biçilsin, kimseye yalvarmam durdurun diye,
benim olana uzanmışsa el, ben durdururum ellerimle.
Meğerki ölüm varmış, sevememek varmış, çiçek koklayamamak, ne gam?
Vermek vicdansa eğer, akılsa susmak, pusmak, yerle yeksan olmuştur
onur ve şeref.
MAYINLAR NEREDE
Mayınların yeri bilinmez, döşeyen şerefsizin yeri bilinmedikçe.
Ve dağlara döşenen mayından daha tehlikeli ve kahpecedir dimağlara ve
bilinçlere döşenen mayınlar.
Dağlara döşenen mayın tek kalır, tek can alır.
Ürer her doğumda, her okunmada zihinlere döşenen mayınlar ve ihanet
her doğumda bir daha artar.
Başka zihinlere bulaşır, mayınların en tehlikelisidir bu, yayılır.
Dağlardaki gibi otla ve toprakla gizlenmez, sevgiyle, barışla ve daha
ne kadar varsa tüm süslü kelimeler alet edilir bu gizlemeye.
İşte o anda ölür kelimeler, kahreder kaderine.
Kullanıcısını seçme hakkı yoktur çünkü.
Sevgi, bölen ve yıkanın ağzından, aşk yataklık edenin, sinsice
zihinlere mayın döşeyenin kaleminden dökülür.
Ölür kelimelerde sevgi.
Ve barış artık, en fazla parayı verenin yatağını doldurur, en fazla
paraya yazıp çizenin elinden.
pahalı kalemler pazarlar barışı, salyaları akan bölücülerin
sofrasına.
Bazen bir villanın çalışma odasında ve bazen bir gazete köşesinde
dokunaklı kelimelerle süslenip öylece pazarlanır barış. Pazarlığı
yapılmış ve satın alınmış bir fuhuş için.
Bölmek ve parçalamak için yapılan hain savaş, fuhuş yapar barışla,
tecavüz eder barışa hayâsızca ve pazarlayan kalemlerin nezaretinde.
Dedim ya, bu eski ve ağır bir mektuptur, Türk nereye gittiyse
obasıyla, ihanet en sondaki katırla takip eder göç kolunu.
Soylu atlar hızlıdır, bu yüzden biraz geç gelir ihanet, yolda haram
meralardan beslenerek.
Bu eski bir hikâyedir, ne kuşkanadı ne suya atılan şişe taşıyamaz,
ağırdır, kanla yazılmıştır, bir kısmı Edirnekapı’dadır, Çanakkale’de
bir kısmı ve Karsta, İzmir’de, Muş ovasında, Malazgirt’tedir,
Sakarya’dadır.
Bir kısmı hala yazılmaktadır, Cudi’de, Gabar ve Körkandilde, Masura
çayında, Ali boğazında, Cehennem deresinde cehennem sıcağında
yazılmaktadır, şehit Mehmetlerin kanıyla.
Yazıklar oluyor, onur ve şerefe, bayrağa, vatana, kutsal olan ne varsa
yazıklar oluyor, onursuz bir hayatla değiş tokuş edilirken.
BU YAZGIYI KİM YAZMIŞ?
Yazıklar oluyor yazgıya, çünkü yazgı ihanet edenin suçunu taşıyamaz,
can alanın, ev yakanın, çocuk öldürenin yükü yazgıya bile ağır gelir.
Kışlaya gidenin, askerden sonra evlenip çifte çubuğa bakmanın hayalini
güdenin yazgısı Allahın ise eğer, çocuk öldürenin, mayın döşeyip pusu
kuranın yazgısı kimindir.
Kim yazar bu yazgıyı ve hangi kalem bunu yazgı diye ulular, hangi akıl
buna inanır ve bu nasıl vicdandır.
Bu ağır ve eski bir hikâyedir, kanla yazılmıştır ve ne kuşkanadı ne
suya atılan şişe taşıyamaz, bir kısmı Edirnekapı’dadır ve Edirnekapı
çok uzaktır, Kemerburgaz’daki bir villanın çalışma odasına.
Adil Binbaşının bastığı mayının üzerinde “made in Italy” yazıyordu
İngilizce. Ama döşeyen eller İngilizce veya Latince değil Kürtçe
konuşuyordu ve Kürtçe de “mayın” kelimesinin nasıl söylendiği önemli
değildi, taşıdığı anlam ihanetti nasıl olsa.
Kimseyi haklı veya haksız bulmayan kalemler, hakkı yazar sonra, hak
için ölenlerin inadına.
Böylece hakkı, batıla pazarlar aynı sabıkalı eller ve kalemler, aynı
hayâsız fuhuş için.
Ne gariptir ki bu kalleş ellerin döşediği mayınlara daima anayasal
yolculuklara çıkanlar basar. Onlar ki; bu yolculuğa siyasal veya
mukaddes yolculuklar yapılabilsin diye çıkarlar.
Yazıklar olsun, baktıkları kırık camlı siyasal gözlükleri ile ödenen
bedellerin mukaddesatını göremeyenlere.
Yazıklar olsun!
DİL KAVGANIN VE İHANETİN SEBEBİ MİDİR YOKSA ARACI MI?
Korku salan ve öfke çağrıştıran meselelerin parçaları değil, esas
gerekçeleridir aslında Türkçe dışındaki başka diller.
Dil özgür olunca, Özgürlük dil olur artık ve bütün bölünmeler böyle
başlar.
Özgürlük daima yeni sınırlar ister.
Okul der, ayrı olsun.
Bürokrasi der, bu dilde anlayamıyorum ayrı olsun.
Bayrak der sonra, ayrı olsun dilim ayrı nasılsa, ben de ayrıyım ve bu
da varlığımın sembolüdür.
Toprak der arkasından, ayrı olsun birazını bana ver, nasıl olsa daha
önce dilinin, özgürlüğünün birazını vermedin mi?
Hem ne olacak, birazcık topraktan ne çıkar biz kardeş değil miyiz?
Özgürlük paylaşılmaz oysa.
Birinin özgür olduğu yerde, diğeri özgür olanın kurallarını ve
özgürlüğünü tehdit edinceye kadar özgürdür.
Yani dilin de kişinin de özgürlüğü esas mülk sahibinin özgürlüğünü ve
geleceğini tehdit edene kadardır.
Sonrası anarşi, sonrası terör, sonrası bölücülük, kahpelik ve
ihanettir. Sonra arkadan vurmalar ve mayın döşemeler başlar yollara ve
zihinlere.
Ama her hal ve şart altında, tüm bölücülerin yardım ve yataklığa
ihtiyaçları vardır. Gizli olmalıdır yardım ve yataklık, sinsice.
Kimse fark etmeden yapılmalıdır, Türkçe konuşmalıdır ama aslında başka
dilde anlaşılmalıdır.
Türkçe yazmalıdır işbirlikçi mektuplar ama başka lisanda
anlaşılmalıdır.
Acındırmalıdır ama aslında acımadan katletmelidir, dili, egemenliği ve
onun bekçilerini.
Yardım ve yataklık yapanın da yardıma ihtiyacı vardır.
Dışarıdan.
Çok uzaktan, denizler ve tarihler ötesinden. Eski kinlerden ve
hesaplardan ve o hesapların sahiplerinden beslenir yataklık yapan.
Para alır, vaat alır, AFERİN alır.
Bu eski ve çok ağır bir mektuptur.
Türk bağımsızlığını koruyanların kanları ile yazılmıştır.
Ne suya salınan bir şişenin ve nede kuşkanadının taşımaya gücü yetmez,
karabaşlı kartal olsa nafile.
Başlığı binlerce yıl önce atılmıştır ve Edirnekapıda’ki şehit
mezarlarının taşları üzerine yazılmaya devam etmektedir.
Emin olun binlerce yıl daha yazılmaya devam edecektir.
Türkçenin sahipleri yaşadıkça bu kanlı mektup yazılmaya devam
edecektir çünkü Türkçenin ve onun sahiplerinin özgür yaşamasını
istemeyenler, yollara ve zihinlere mayın döşemeye, parçalamak ve
bölmek için çabalamaya, parçalamaya çalışanlara yardım ve yataklık
etmeye devam edeceklerdir.
Bu eski mektup bir yazıttır aslında, Türk’ün var oluş destanıdır,
binlerce yıldır yaşlı dünyanın bağrına saplı kaidelere ve mezar
taşlarına yazılır.
Yazanlar asla diz çökmezler ve kimseye yalvarmazlar.
Kimsenin toprağını, dilini veya özgürlüğünü istemezler ve kendilerinin
olanı da kimseye vermezler.
Bu bir mektuptur.
Vatan, Bayrak ve Onur üzerine yazılmıştır.
Vatansızlar, dilsizler, hainler, bölücüler ve toprak hırsızları gibi
aczi ve acınmayı anlatmaz.
Var olduğu yerde kendinden gayri herşeyi önemsizleştiren, vatan ve
bayrak aşkını anlatır.
Onurlu ve egemen ölebilmenin, onursuzca ve esir yaşamaktan daha önemli
olduğunu anlatır.
Asla diz çökmeyeceğimizi anlatır.
Yüreği olan varsa gelsin de çöktürsün diye, Yüreği olan varsa okusun
diye yazılmıştır.
“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”
OKTAY YILDIRIM
29-07-2006












kaygısının bir ürünü değildir.Gercekten Safranbolu’da bulunan doğal güzellikler herhangi bir yerleşim yerini tek başına ön plana çıkarmaya yetecek düzeydedir. Ne var ki bir müzekent görünümdeki Safranbolu’yu üne kavuşturan geleneksel Türk evlerinin mükemmelliği ilçenin doğal güzelliklerini ikinci plana çıkarmaktadır. Ağırlığının yüzbin katı kadar sıvıyı sarıya boyayabilen ve adını kente vermiş olan safran bitkisi burda yetişmektedir ve bu kentin gözbebeğidir.Safranbolu’nun ün yapmış diğer ürünü Safranbolu Çavuş Üzümü’dür.Çavuş üzümleri içinde en çok tutulanı bu üzümdür ve yörede yaygın olarak yetiştirilmiştir. Safranbolu ayrıca lokumu ile de tanınmaktadır. İlçede çeşitli türlerde lokum yapan imalathaneler bulunmakta ve ilçe dışına lokum satılmaktadır.Safranbolu’nun tanıtılmasıyla birlikte artan ilginin yoğunluğu turizm olanaklarını da geliştirmektedir. Bugün Safranbolu kültürel turizm anlayışının ilgi odağıdır.
Kediler, davranışlarıyla eski çağlardan beri insanların dikkatini çekmiş ve sempatisini kazanmışlardır. Dünya kedi ırkları arasında Van Kedisi, kendine has özellikleri ile, insanların dikkatini çekmekte ve dünyanın çeşitli yerlerinde yıllardan beri yetiştirilmektedir. Ülkemizin ekolojik kültür zenginliklerinden olan Van Kedisinin sayıları giderek azalmakta ve eğer önlem alınmazsa, saflıkları da bozularak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Bu durum, son yıllarda Van kedilerine ilgi duyanların bazı çarelere başvurmalarına yol açmıştır. Bu amaçla, önceleri Van Tarım Meslek Lisesinde koruma ve yetiştirme çalışmalarına başlanmış, ancak yeterli bilgi ve tecrübenin olmayışı nedeniyle istenilen sonuç alınamamıştır. Dar denebilecek tel örgülü kümeslerde barındırılmaları da kedilerin psikolojilerini bozmuş ve doğallıklarından uzaklaşarak saldırgan bir hal almalarına sebep olmuştur. Halbuki Van kedileri evde insanlarla beraber olmayı sevmekte ve özgürlüklerine düşkünlükleriyle tanınmaktadırlar.